Issız Yol
Düşünceler savruluyor.
Bir deniz, martı ve bacasına bir tutam hapşırık kaçmış bir vapur…
Neylesin,neyleyem!
Umudu parlak cigara kağıtlarına sarıp Babıali’den yukarıya, heyecanla,koşarcasına…
Elde var iki.
Bu matematik beni niçin sevmez anlamadım.Oysa ben, gözyaşını tane tane, sevinçleri biner biner sayarım.Dahası elimin kınasına genç kızlık çeyizlerimi sarar, gazetelerden kestiğim ilanları beklemenin ayasına takarım.
Bir çocuk oluyorsam anla ki, görünce o mah-ı serireyi- ki bilmezsin sen,sana böyle seslendiğimi,ki ben de bilmiyorum- velveleye verir İstanbul’u, martıları susturur, sırrımı alnıma çakarım.
Süleymaniye’nin arka sokaklarında saklanbaç oynar mıyız?
Martılara simit atıp kaçar mıyız? Sanki sevmenin suç sayıldığı zamanlardaki gibi,utangaç?
Biz biraz dünyaya az mıyız? Çoğalamaz mıyız?
Hüznü ve umudu kıymalı pide arasına sıkıştırıp hiçbir yerde tat vermeyen vişneli sodalarla yuvarlarken, sokakları ve aç sokak çocuklarını genzimize düğüm diye takar mıyız?
Yine bunca şeyken, biz, az mıyız?
Suskun,dilsiz,ıssız…
Ne bir kelam,ne bir kimse…
Yol bunların hepsi.
Coşkuma denk düşemeyen, heyecanıma kısır kalan…Yol…
Yol hepsi.
Biliyor musun,resmimiz olmalıydı. Yan yana,delikanlıca.
Hani dünyanın çivisini çıkaran medeniyetimize inat, iki geveze bakış ve bir ince anlayış.
Diyorum ya, elde var iki. Bu matematik beni niçin sevmez ki!
: )
29 Ağustos 2008

Haziran 30, 2008 4:33 pm
Suskun, dilsiz, ıssız…
Acının bir başka acıya geçtiği yerindeydim zamanın. Ta ki sen manasına mana kattığın meydanda görünene kadar…
Çığlıklar kesilmişti.
Kirli yüzüme dokundurduğun busenin serinliği, hani “tadı damağımda kaldı” misali. Ne iyilik yapmıştım ki?
Hatırladım…
Üsküdar’daki topik güvercin, “teşekkür ederim.”
Bir bakış ve bir derin nefes…
Bütün anlamların anlatılmazlığı altındaydık/altındaydım. Yanaklarımda kararsız bir gök belirsizliği, gözlerimde ise her an kendine yetersiz, kötürüm bir aşk. İçimde sonsuz bir deniz var.
Öyle ki, sadece parmağını değdirsen kuruyacaktı sanki sularım.
Şaşırıyorum…
Zamanın birinde aynı gözle bakmak ümidi taşırdık, şehr-i Stanbul’un en nadide yerinde.
Baktık. Hem de aynı hüzünle…
Gerçeklerden bahsediyorsun bana. Oysa gerçekler tanık istemez.
“Sen gerçeksin” diyorum.
Gözlerimi kapatıyorum.
Sabırsız bir gülümseyişle karşılıyorsun beni ışığınla. Sonsuzluğa veriyorum bendeki seni. Şaşırmış bir çığlığı vardı uçuşunun. Bu da umurumda değil.
Sen gerçektin.
Bir fotoğrafımız olmalıydı, evet.
Sessizliğimizin ardına gizlenmiş hüznü, iki lâl bakışlı hatırası olarak sunmalıydık can ağrısı,yürek sancısı İstanbul’a…
Ve bir itiraf…
Ben, kıymalı pide hiç sevmem.
Kızma. Tarifi şu:
Ben sendeki benim olan her şeye sevdalandım!
ISSIZ
Ağustos 1, 2008 4:06 pm
Kırık bir kalbin onarılmayan parçaları mı var hâlâ dilimizde?
Söyle!
sessizliğimizin ardına gizlenmiş bir buhran mı kırıklarımız?
içlerinden geçilmiş haliyle direnen yaşama,
kalplerinin tuzuna ait bu şehirde bekleyişlerinin korkuluğuna tek ses olarak asılı duran,
alınları secdeye değdikçe öpüşlerinin ilk kelimesini aşka dair bilen, bedenlerinden kopan parçalarının yerine ilk kelimesi arayış olan bir yolculuğu sığdırmaya çalışan,bu çaresiz imgelerin bir serap hali olan ve ihanet büyüten toprağında anlatılan masallar, ısrarla bir mavi yolculuğa çıkarken pencere arkasında unutulan bir kırıklık mı bizimkisi?
Şimdi!
gecelerimizin yaması sökük yerinde saklanan bu akrep karanlığı kimleri bekliyor? Kalbimizn mağarasını ağlarıyla ören örümcek içerde kimin hicretini saklıyor?
Soru… Soru…
Boşver!
“*iyisimi sen kalk, geç karşıma aç gönlünü” nasıl olsa fırçanın değdiği yerden başlıyordu gözlerin!
ISSIZ
*Pinhani
Ağustos 17, 2008 10:11 pm
Seni özledim dost!… Özlemek ne çok!!!
Malatya’nın göğü nasıl?
Ölüm biraz daha soluğumda…
Sence ben bu acıyla mı ölürüm? Bu şehr-i viran, bu düpedüz yazgı.
Yaz, çiz, sil, boz…
Sonra alıp gitsin teknoloji… Puff…
Artık hangisi daha kötü bilemiyorum. Bilenmiş hüznümün gergefinde oyaladığım insanlar mı? Yoksa tükenen umudun nişanesi bu gözyaşları mı?
Nerelerdesin kimbilir? Hani çekilemeyen afilli resmimiz varya, gönlümün ucuna takılı kaldı. Ölmeden bir resmimiz olsun, herşey inadına. Nesnede bir cismimiz olsun. Sanki, yok gibiyiz. Dünya düzenine ters gibi… Ne var olabiliyor, ne yok olabiliyoruz.
Belki çoğul bile değiliz. Tekilim. Bir ortağım kalmadı prenses’im, hüznüme. Kalmayacak da. Yine mendil sallayan, masalcı olacağım. Önce ben inanmayacağım anlattığım masallardaki aşk hikayelerine.
“Sen imkansızsın…Sensizlik imkansız…Aşk imkansız…”
Şarkıları da al heybemde, öyle git! yok, gitmez, gidemez. Bilmiyor muyum? Bütün kavuniçi aylar ölüm satıyorlar. Ben ölümü ne çok seviyorum?
Bazen mazaoist olduğumu düşünüyorum, bütün bu çizikleri kalbime seve isteye attığımı. Ah, çize çize bitiremedim zindan günlerini. Gün ışığı yok!
Allah’ım… Ne keder! Ne gam!
Gözlerim var mıydı?
Öyle Özledim ki…
Özlemek öyle çok ki!!!
Bitti(!)
haaa???
Ekim 3, 2008 7:09 pm
Sevdayı kuşanıp yollara düşen; ayrılık, bir güle rengini sormakla başladı!
Her sokağında mecâzi bir sevda gezinen bu şehrin yüreğine yeni temizlenmiş bir bıçakla giriyorum. Her yanımdan kan akıyor.
aradan onca zaman geçti. Geçen zaman, sen de üç gün ben diyeyim dört… ki bunun ne önemi var zaman nezdimizde izâfi değil miydi? Ben seni özledim.
Ah! Hayır! Zamanın verdiği gaflet af ile dost!
Di’li geçmiş bir zamana sığmıyor özlemim. Ben seni öz-lü-yor-um!
O günlerde yarım bıraktığım öykünü bu gece bitirebildim. Sürekli kendi kendime konuşuyorum. Sürekli sayıklıyorum.
İşte yine bu saatte, acılarımın sen yanı surlarında kurduğum imgelerimleyim. Yine çocuk gibiyim. Dediğin gibi, büyümeme daha çok var. Yine eskimemiş yanlarımlayım. Küçük bir umudun izini sürerek yaşadığım halde hangi rüzgârlarla savrulduğumu hatırlamam. Bilirim çünkü bir zaman sonra, yitirdiğim her parçam bir bütün olarak bana geri döner mutlaka.
Dost!
ben, seni çok büyüttüm.
öyle ki, çoğu zaman bir çift kanat olur boğazım; ikiye bölünürüm, zorlanırım, aniden bir şey havalanır içimden şaşırırsın!
çığlığı mıydı bu sevda bırakılmanın, yoksa tozları mıydı gidişinin?!
anlayamazsın, kaçamazsın. Pencereni açıp çıkarsın. ardında yüzü kendinden ufak bir çocuğun ellerindeki çakıl taşlarını çalarsın…
bilirsin ki kaçılmaz, bir düşü gözlerinden çalan hırsızdan…
Sinan şahididir yaşanmışlıkların. Adımlarımızı saydığım arnavut kaldırımlarından en basılmadığa yazılacaktır adın âyine’m!
orada biz,
ki biz oradaydık. Hayal değildi!
Belki düş’lerimizi hapsettik o an’da diğer bir vuslat an’ına.
Gittin, bu şehre yalnızlık düştü
ve
“*Gittin ammâ ki kodun hasret-i cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile”
ISSIZ
*Neşâti
Ekim 18, 2008 9:30 pm
Bu şehrin hiç bir şeyini…
Bu göğü sevemiyorum inan ki,
nasıl da grisi gri… siyahı siyah…mavisi mavi… Tek düze…
İçimden çizip çiğdem açan Sitare’nin düşü özleme’lerimi siyah göğe salıyorum. İçimden bir kızıl ah yükseliyor, hedefi yine bu ten… Yok kimseye gücenikliğim… Yalnız kendime. Nasıl düşer suretim o çift kişilik patikaya? Yine yalnızlık nakaratları; yine aynı tekrar…
Sitare! Desem! Yokluğuna sarılıp gecelerce, ellerini düşünmekten çıldıran zavallı aklıma sığdıramıyorum hikayelerin bitimsiz ve sevimsiz hallerini.
Dost’um; unutulmuş muyumdur?
İstanbul’a sor!
Sonra Sahibim’e sor!
Beni bilen, beni bildiren, bilinmekliğini dileyip beni yaratan… Canım çekiliyor astığın yıldızın gölgesinden. Allah’ım şikayetim yok verdiğin kederden; yeter ki gün doğsun pencereme! Elin değsin kederli başıma, Afüvv düşüyor rengime çünki;
Dost!
Bir düşün rengini, onu koynunda saklayan bilir,değil mi?
Bir düş sakla benim için. Rengi dua’nda açsın! Bir gün duvağını ucunu titrek ellerimle tutarken ben, aç bana düşünün rengini.
Tebessümüm göğümden ne çabuk koptu! Ah bu Çin malı yapıştırıcılar! Hep eğretiler sahte mutluluklara…
Bir gün duvağının ucunda rengi kayıp bir perinin tünemiş olduğunu görürsen hüzünlenme! İlk ve son rengi bir beyaz gelinin koynunda can buluyor çünki;
..
Kasım 13, 2008 10:42 pm
Biletim yok!
Mutluluğun girişinde çok sıra var.
Daha ne kadar var? Kaç durak sonra sonsuzluk? Kaç durak sonra kum gibi mutluluk?
Ölümün kuyruğunda sırasını satmaya çalışanlar var Dost!
Biz onlardan mıyız!?
Ardımda yenidünya iklimleri…
Boşluğumdan boşluğuna avuçları kanayan bir sevda kumarbazı gibi ben;
Işığı hedef alan uçurumdayım hâlâ…
Pusudayım!
Yıkıntılar iç cebimde. Deniz, gemi, yollar ve yolcular, aynaların çekici boşluğuna emanet bıraktığımız bakışlar ve bütün bunların ardında, acaba dönecek minin sisten arınmış iskelesinde bekleyişimiz; varlığını, kendinde ararken bir başkasının olmak. Bir bardak çay içimine sığdırılmış düşünceler bunlar. Bunlar, zamanın beyaz tırnaklarından arta kalan yüzlerimiz.
Pusudayım!
Şimdi, kanatları ıslanmış bir kuşun gözleriyle bekliyorum güneşi…
Birazdan penceremi açacağım ve şafaklarını yitirmiş olacak kırlangıçlar.
Duvağımın ucundaki rengi kayıp peri!
sen,
gözleri ufuktan öte bir çizgi
el yordamıyla anlatılmış bir mutluluk
ben,
bu yorgun toprağın yeminli bedevisi
içinden bakılmış bir yüze gidiyorum, gelir misin?
ISSIZ
Aralık 1, 2008 6:10 pm
Herkes sarı ışıkların başında huzurla ısınırken
Ben,
Üşüyorum!
Nasıl üşüyorum bilemezsin! Ayaklarımın üstüne oturuyorum bir vakit, son yaprağı düşünüyorum. Gelini, damatı düşünüyorum. Bir düğün oluyor bizim sokakta… Bir sarı ışık daha yanıyor, halbuki ben donuyorum. Özlenilenden iki çıkınca bu yalnız ten kalıyor dost! Bak, işte matematik beni sevmese de ben seviyorum!
Özlemek-iki can= yalnız
Olacak değil mi? bir gün daha bekle, sevecek matematik beni! : )
Düğün dağılıyor, gelin pembe, damat pembe…
Sanki içime düşüyor suretleri. Ben tanıyorum bu damatı,bu gelini. Karanlığa düştü onların sarı ışıkları… Bir çivi batıyor duvara, yüreciğimde bir delik, “buraya asalım düğün fotoğrafımızı?olur mu?” müşfik bir tebessüm…
Ah… Yok, öyle bir resim! Yok öyle bir cisim!
Sicim gibi yağmur,ruhumdaki kuyuları dolduruyor,ümitler boğuluyor,kardeşleri vefasız, düşürmüşler kuyulara…
Herkesler sarı ışıklarında ısınıyor,ben ölesiye üşüyorum!
SORMA!
Artık, bu kaybedilenin yeniden açılacağı mevsim bulunur mu?
Ve ah makber, ne tatlı gelir senin kuytun şimdi üşümüş bu yüreciğime!
Kaldır at ne varsa Boğaz’a! Bizi boğan da bu şehir ikilemleri değil miydi?
Vallahi ben değildim, giyen,giydirdiler… Çünkü çekip gitmişti sarı ışığım, karanlık kalmıştı bu pencere!Çünki;
Yalnızlıklar büyüyor, kuruyan çiçeklerimin saksılarında, ışığım solduğundan beridir.
Vallahi, ben git demedim!
Demedim!
…
Aralık 3, 2008 8:12 pm
Kim kimin boşluğunu kimin boşluğuna düşerek dolduracak belli değil Perî kızı…
Düşeceğim.
Sadece düşeceğim ve düştüğüm yeri hiçbir zaman göremeyeceğim. Kendimi ne zaman hatırlamaya kalksam, düştüğüm boşluk ya da birlikte düştüğümüz boşluk bunu hemen unutturmaya çalışacak bize, hem de bir başkasının boşluğunu göstererek yapacak;
Boşluklarım,
göreceğim ki düşüşünü bile doldurmayacak Perî kızı. Tıpkı şu andaki gibi hep birlikte olup akacağız. Akarken tutunmaya çalıştığım şeyler, daha önce bıraktığım ve görmemezlikten geldiklerim olacak ve ben avuçlarımı hangi boşluğa tutunmaya çalışırken kanattığımı hiçbir zaman bilemeyeceğim,
bütün boşluklar hatırlamakla başlar;
düşlerim bunları tane tane içime bağışlarken,
hayat unutulmuş olanlarla daha da zenginleşecek.
Göğsünde ağır bir ayetle boşluğa doğru inmeye başlayan bu mah-ı serire’nin –ki senin nezdinde bu namzet vasfıma verilmiş- yolculuğunun başlarında tutunacağı hiçbir şey yok!
avuçları kanıyor…
Haritasını bilmediği bir masalda. Elinde bir define haritası, direklerine yelken yerine beyaz, bembeyaz bir el çekilmiş ve gideceği yerin umudundan daha uzun gelin gibi bir gemiydi hayali.
Bir an önce ulaşmak istiyordu, bütün ömründe yaptığı gibi; bir an önce varmak. Öncesi ve sonrası yaşanmış kayıpkazanç olarak kalan yolları henüz çizilmemişti, o şimdi sadece akmakta.
geri verilirken zorlanılan bir emanetti uyku.
kaç zamandır bir sevda ki hep sırtında taşıdığı, ardından gelen bir pişmanlık seferidir şimdi!
Perî namzetli,
son bulabilir mi bu yalnızlığın gezintileri
hepimizin harabeleriyken herkesin elleri!
Aralık 14, 2008 8:21 pm
Bir masalın en güzel yeri miydi ölüm?
Yaşamak gibi.
Yaşama uzanmaya çalışmak gibi.
Uzanırken bir şeyleri unutmak gibi.
Çocukluğumuzda dalların en ucundaki böğürtlenlere uzanmak anlatılmamış bir gize sahip olmaktı bizim için. Belki de bu yüzden kanardı avuçlarımız. Kim bilir, belki de
bir güzellik içindi uzanışlarımız.
Yani, bir güzelliği yaşıyorduk da güzellik ne demekti bilmiyorduk.
Bir güzellikle yatıyor bir güzellikle uyanıyorduk.
İki kişiydik.
Ben ve gizim.
Şubat 3, 2009 11:31 pm
“Bu ne güzel karşılama İstanbul, ayaklarıma serilmiş inci tanelerin ezanlarınla uyanır siyah suların…
Koynumdaki ürkek ve can havliyle tüten aşk da…” *
Hoş geldin… Hoş geldin… Hoşluklar getirdin Perî Kızı…
Gözbebeklerimde yüreğin için kalkan avuçlarım yorgundu belki… deniz bir düşten taşıp “başka bir yere” akmaya başlayacaktı.
Korkma!
Korkma!
Ben uyandım!
Öldükten sonra uyanmak için kalbimi hazırladım.
Söylesene Perî Kızı, ben eskidikçe sen hep güzelleşecek misin?
Suskunluğun neresinden dönebiliriz hayatın şah damarı dediğimiz noktaya?
Ben bunları düşünürken yıldızlar geziniyor başımın üstünde. Her şey senin gibi. Hüzünbâz geceleri avuçluyorum şimdi. Gözlerimin kendini zorlamasıyla çoğalıyor hüzünlerim. Yazdığım her cümle bir unutuşu, her unutuşsa bir sonrayı getiriyor önüme. Geç kalınmış zamanların çekici sarhoşluğu var bedenimde. İstanbul’a hep bir kaçamak bakış sıkıştırıyorum sesimle.
Şimdi göğsümde uykudadır bütün yıldızlar. Bundandır ki; içimdeki cüzamlı sevmelerimin hepsi pas tutmuş göğüs kuyumda, kanayan avuçlarımda tuttuğum aynalarımı ise sonsuzluğun bekçilerine verip, yalnızlığa sürgülenmiş bu kahrolası yaşamın en deli oyuncusu olmaya gözlerimi son kez yumarak devam edeceğim. İçimde karanlıkları savuramayan bir rüzgârın atları geziniyor. Kararmış çanlar durmadan çınlıyor beynimde.
Ve ben, bulutunu dağıtamamış bir gökyüzünün ortasındayım. Ölümüm bir çocuk uykusu gibi tatlı, bu yorgun bedenim gibi de hüzünlü olacak bilirim.
Bir mavi ışık gelip
bir sarı düş çıkıp
gidecek penceremden!
*Nergihan Yeşilyurt
Mart 13, 2009 11:15 pm
Gölgeler savaşı bu!
Karanlıkta bir pencerelik ay ışığında gölgeler vuruşuyor,herşey kaybeden.
Ellerimi saklıyorum yorganın altına,korkutuyor gölgeler karanlıkta parlayan bu kurak iklimleri. Susuz iklimlere sürgün ellerimi ürkütüyor şarkılar.
Bırak-tım!
Sussun şarkılar! Susun şarkılar! Vuruldum. Gölgeler savaşında ben vuruldum, sahici değil miydim? Nasıl da vuruldum!
Karanlıkla yarışabilir mi kopkoyu yalnızlıklarım? Elim yeter mi mehtaba?
Mehtabım! Uzaksın, gölgeler düşüyor pencereye. Gölgeler konuşuyor benle. Gölgeler savaşıyor benle.
Benim bu gölgelere gücüm yeter mi Yâ Rabbî?
Acımaz mısın sabahlara ey gece kuşu? Karanlıkta kaldı bir yanım. Çalıkuşu düşünde bir ağaç gördü baharda nasıl bülbüllere reva görülmüştü. Oysa çalıkuşu nasıl sessiz şen ve nasıl bilinmeyen hüzünlerde. Nasıl başı önünde ağaca yalvarmakatadır o mehtap bu ağacı gören pencereye düşecektir diye.
Nafile… Yâ Rabbim, ne zaman bir ses duysam dua düşürür yıldızlar pencereme. Bana adından bir lutuf…
Sırrını tutmayı bilmeyene de, adsız bir lisanda koy bir kapı!
……………….
Dost, buraları kuraklar vurdu, göçmesini unutmuş sakat kuşlar kondu damlara, can havli gözyaşları dondu bahar günü.Nasıl bir keşmekeşte yıkıldım fiskıyeler üstüne. Ellerimde sünbüller, toprağa değemeden taht-ı cân kırağısı kestiler. Yelkovan kaçtı saatlerden. Meydanı var buranın karanlık,kapkaranlık… Bir gong sesi deldi zihnimi. Saatlerden bu yüzden mi kaçtı yelkovan? Bilmiyorum.
Odam bile gömülmüş karanlığa…Çok koyu bir karanlık…Karanlıkta tek parlayan karşı duvarda sırtını dönmüş Hanzala,kocaman. Karanlıkta ve nurda! Hep sırtı dönük ve kocaman. Ümitlerden devşirme yaralı vakitleri koynumda boğuyorum inan!
…
Mayıs 31, 2009 8:58 pm
Şimdi ben bir çocuk bakışındayım ya…
Şimdi sen bana, “Sus, duymasınlar!” diyeceksin. Biliyorum diyeceksin. Bense yeni yumurtadan çıkmış haylaz bir serçeyim hâlâ… Nasıl öğreneceğim insanların koca koca adımlarında ezilen papatyaların neden suskun kaldığını? Nasıl? Nasıl bileceğim, yeşil bir buğu tüterken günbatımlarında. Sessiz adımlarım olmayacak mı hiç benim?Sessiz adımların? Hep bir serçe sekişi… Hep kaçırılmış bir misket… Hep tutulamayan bir çığlık… İşte işte…
Şimdi dokunsam ağlayacak gece kuşları. Vallahi, ben değil gece kuşları. Zaten hep ağlak şarkıları sevmişler, çal şunu,çal bunu deyip penceremin önünde ötüveriyorlar. Ah, inan hep bu gece kuşları gözyaşlarını çağırıyor yanaklar üzre.
Kuşansam ben meselâ, içinden geçtiğim şiirleri, yeni yetme susuşlarımı yine de sahte mi boynumdaki? Yok.Ağlamayacağım, korkuyorum bu sefer gece kuşlarını susturamamaktan.
Yok,ben hiç,ben hiç…
Söylesene sen Ey Saklanmış Ay -ki ben derdim bunu sana mah-ı serire’m-!
Bizim içinden geçtiğimiz bulutla kapalı gecelerde, yıldızlarda oturan meleklere altın sırmalı dua’ları hangi masallar taşıyordu cüz-i ruhlarımızdan? Artık masallar taşınmıyor, sırmalar da zaten soldu. N’oldu masallarına, ne oldu? Melekler küçücük avuçların dualarını öperken biz hangi gecenin bulutsuz göğünü düşlüyorduk?
Biz yine hangi duaya geç kalıyorduk? Biz yine niçin gece kuşları gibi inildiyorduk? Bu yüzden artık şiirler yeni yetme, suskularım gibi… Biz aslında hiçbir şey bilmiyorduk. Ne yapıyorsak, eskiyorduk. Nafile… Nafile…
Siyah-beyaz,sessiz filmler gibi…Eskiyor,eskiyorduk.
Biz bu zamanla yarışamaz iken, şimdi açsam pencereyi bir soluk bıraksam ruhum sana gelir mi Rabbim?
…
Çiçekler bahara teslim, ben de sana, ben de sana… Ne tatlı bu meltem, bu geceye doğan günışığı kelimelerin…Yâ Rabbî… Yâ Rabbî… Açsam sana şimdi bu bir kanadı kırık penceremi, bu nûr sabahı eder mi penceremde binbir hamd ile damıtılmış taptaze bir lütufla… Eğer Sen, Sen ki, seversen melekler tesbihte… Dünya çılgın bir divâne, bir mecnûn… Vecd ile… Âşk ile… Yâ Rabbî… Biz eskidikçe bu günahların islerinde, sen bizi yine,yeniden Rahmetine kar!
Amin.
Amin.
Amin.
Haziran 27, 2009 6:16 pm
Biz birbirimizin aynasıydık!
Aynı yolun yorgunu…
Zamanın aynasında kendimize kestiğimiz kumaş geleceğimiz için biçtiğimiz yaşamı saramadığına göre; biz hangi “kendimizle” giydireceğiz bedenimizi?
Her gidiş bir dönüşü terk eder.
Burkulursun.
Geriye dönüp baktığında aynadaki yüzünü tanıyamazsın, çünkü sen yolcusundur; bir yalnızlık yolculuğunun yolcusu, içinde, dağıttığın yerleri toplamak için sarı bir tramvayı beklemeden gidersin. Hangi zamanın hangi unutulmuş yolculuğudur bu, bilemezsin. Çünkü aynaya bakıyorsun Perî Kızı, yani sarı tramvayla gezdiğin içine, yani geçmişine, yani hem kendi gözlerin hem de bir başkasının gözleriyle, öyleyse, zamanın hangi köşesini döndükten sonra tanıyacağız bakışlarımızı?
Artık yalnızca bakışları düşünmeye başlarsın. İşte o andan sonra her şey anlamını yitirmeye başlar. Bir boşluk olur gözlerin, koca bir boşluk… Gözlerimizin kanlı mızrakları hazırdır artık. Çünkü yolculuklar yalnız başına yapılmaz, her şey bizimle gelir.
Çünkü geride şahit bırakmaz yolculuklar!
Senden gidenlere şaşıyorum… İndikleri basamaklarda tekrar seni bulmaları mümkün mü? Hiç sanmıyorum. Bunu hiçbir zaman bilemeyecekler. Bilirlerse merdivenlerindeki yolculukları biter; bilirsin sebepsiz yere kırılmaz aynalar.
Kendi gidişini seyredecek kadar uzun kalamayan bu balık
göçebe bir inancın gölgesini bir şiir gibi ardında taşıyan bu yer değiştiriş
yani demek istiyorum ki Perî Kızı,
yaşama aittir bütün aynaların karşısı
ve biz birbirimizin aynasıydık!
Yaşadıklarımız bir öykü yaratıyor farkında mısın?
Parçaladığımız bir şeyi mi arıyoruz?
Hı ne diyorsun?
Gene mi yolculuk?
Tut ellerimden, aynalara düşürelim suretimizi…
Eylül 5, 2009 9:36 am
Günün kadranı düşüyor,gözlerimi kırpmıyorum; önümdeki herşey karanlığın içinde eriyor. Karanlığa sıkı sıkıya tutunuyorum. Karanlık, kaybetmeye korktuğum bir şey sanki… Ölesiye korkuyorum sabahın olmasından. Işığın eşyanın üzerinde dolaşıp rengârenk hatıralara bulamasından odamı… Sabah olmasa diyorum, görünmez olsam karanlıkta.
Hatıraları, güze dönmüş renklerle, İstanbul’un gözlerime bakan tüm köşelerinde bıraksam… Onlar beni bu karanlık odamda bir an bile yalnız bırakmıyorlar ki… Her an yakacak biri ışıkları.Saklandıkları yerde ürkünç kıkırdamalarıyla kabuslarıma konuk oluyorlar. Ben geçmişi başımın üstünden üç kere geçirip tütsüleniyorum mıhlanıp kaldığım o hallerimle. Genzimde alışık olduğum bir tat: Yalnızlık…
Sen bana bakma, arada düşerim zifiri gecelerin sevdalı koynuna ben. Bulamam en çok da kendimi. Bulamam hiçbir yerde! Bana öyle bir yer söyle ki, bomboş bir levha üzerine silinebilir acılar yazılabilsin. Yazıldığı gibi rüzgârla silinsin, bu damağıımı yakan zehir. Yutmayacağım artık deva niyetine…
Anne,sen nasıl olur da söylemezsin bana bu acıların irin olacağını cehennemî boğazımda…
Nur, sen sabahın hayrı… Yoksa ben senden de mi korkuyorum? Ilık Eylülleri alıp giden de sen misin, çocuk tebessümlerinle? Geri gel! Geri getir dünyanın en güzel gülüşlü perisini de bana geri… N’olmuştu ona, kimse bilmiyor artık… Öldü desem,değil. Yaşıyor desem,değil. Hiçbir şey arafta kalmak kadar zalim değil.
Bana bir yer söyle Nur, gidelim… Gidelim ve hiç dönmeyelim… İnsanlar bilmesinler, Peri Kızlarının neden insan olmaya bu kadar heveslendiğini ve heveslerinin çiçek bakışları gibi nasıl soldurulduğunu… İnsanlar bizi hiç hatırlamasın!
Ki zaten hiç hatırlamazlar!
Sen hep çiçek bakışlarını benim için çocuk gülüşlerinin içine sakla, olur mu Mah-ı Serire?
…
Ekim 18, 2009 12:26 pm
Ağaçların yapraklarıyla düşüyorum takvimlerin meçhul kâbuslarına… Sevmiyorum sararan takvim yapraklarını,artık. Bütün masallar birden bire nasıl ölebilir Mah-ı serire?
Güz, buranın öğlen ninnisi… Güneş uyutmuyor; ninniler katilmiş meğer… Güpegündüz uyku harammış meğer… Aydım, uyandım mı dersin? Devler gerçekmiş, kahraman şovalyeler, prensler sahteymiş meğer… Öldürüyor bu masallar çocuk ellerimi.
Devler ezip geçerken bir bir güllerimi, ne söylesem boşa…
Bütün sözler kurumuş, kurumuş be gece bakışlı Mah’ım… Birşeyler söyle… Birşeyler söyle… Öyle özledim ki kendimi… Bul gönder,kurumuş sözlerim ile..