Anılar Koleksiyoncusu

Değersiz görünen, küçük ayrıntılara inanmaya ne zaman başladık? O küçük çöplükler neden sımsıkı sarıldığımız cevherler gibi göründü gözümüze?

İlk biriktirmeye başladığım şeyi çok iyi hatırlıyorum. İlkokul sıralarında zarif çizimli kokulu not defterlerinden birer sayfa alabilmek için birbirimize leblebi tozu ısmarlardık. Kimisi en özel parça yalnız bende olsun der, kimseyle paylaşmak istemezdi… 8-10 yaşlarında onun da bir piyasası vardı. Ardından resim derslerinde tamamladığımız kartpostallar birikmeye, toplanılan çiçekler kurutulup kitap arasında “solgun bir bahçe” olmaya başladı. İlk gençlik yıllarında, kimse neden başladığını bilmez, bir davetiye furyası sardı herkesi; ardından kitapların sonsuz iklimine ayraçlardan bir köprü ile geçilir, buna inandık. Sultanahmet Kitap Fuarı’nda ilk ayraçlarım için kitap aldığım almadığım bütün yayınevlerini gezdiğimi hatırlıyorum.

Yıllar geçtikçe başka şeyler biriktirmeye, başka amaçlarla biriktirmeye devam ettim. İnanıyordum ki bize hızla akan şehirlerden kalan yalnızca bu değersiz kâğıt parçalarıydı.

İlk sinema bileti, ilk oyun, müze… Sonra dostlarla yenilen bir yemeğin fişi; restoranın reklamı olan ıslak mendil paketleri, çiçeklerin içine iliştirilmiş pusulalar, çiçekçi kartları hatta tren, uçak, otobüs biletleri… Bir de daha çocukluk kokan biriktirmeler vardı doğru; şekerli sakızların içinden çıkan kâğıtlar, çokomel folyoları… Benim hayatımda bu örneklediğim kesitlerden, çöplerimi değer atfettiğim anlara iliştirme çabam oldu. Siz kendi küçük çöplüğünüzü bir düşünün.

Sevgilisinden gelen pusulaları saklayan ilk kadından bugüne, tarihin en büyük efemera koleksiyoncularının kadınlar olduğunu iddia etsem, çok büyük konuşmuş olur muyum? Duygu durumlarımıza göre bazı anları sıkıca tutmak anlamına gelen o küçük kâğıt parçaları, biletler, yemek fişleri, hatta kurutulup iki boyutlu hale getirilmiş ilk çiçekler kişisel tarihimiz açısından ne kadar önemliyse diğerleri için o kadar anlamsız birer çöp olduğu aşikârdır. Walter Benjamin’in değişiyle “hazzın nesneleri”dir geriye kalan bu atıklar.

Bu yazıda efemeranın tanımına girmeyeceğim. Ancak tarihin en eski ve en büyük efemera koleksiyoncularının sevgilisinin pusulalarını duvardaki oynak taşın, tahta tarabanın arkasında biriktiren kadınlar olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Bu duvar içlerinde biriken anıların bugünün efemera koleksiyonerleri için bir anlamı olmayabilir. O zaman dolapların içinde bir türlü atılamayan ayakkabı kutularına bakmalarını önereceğim. Bu ayakkabı kutularının gündem teşkil edemeyecek denli masum kâğıt parçalarını sakladığını göreceksiniz. Öteki için bir anlam ifade etmeyen bu kargo makbuzları (yazar burada kendi ıvır zıvırlarına göndermede bulunuyor), tek kullanımlık şehir içi biletler, yemek fişleri, çiçekçi kartları, kâğıt peçeteler anılar ağını zihnin boşluğuna bir güzel örerler. Bütün bunlar müzayedelere konu olmaz, ancak onlar “ıvır zıvır” ürünler olarak görülüp küçümsenmekle, dayanaksız ve günlük yaşamın bölük pörçük parçaları olmakla[1] çoktan efemeranın tanımı içindeki yerini alırlar.

Peki… “Nedir bu kıymetsizliğin koleksiyonculuğu? Geriye kalan bir bellek, bir arşiv. (Ali Akay, “Sanatın Dışkı-Atıklarla Başkaldırısı”, Cogito, sayı: 43) Duygu durumlarına göre değişkenlik gösteren bu biriktirme (ya da atma) neyin göstergesidir?

Baudelaire, modernliğin geçiciliğini ve uçuculuğunu vurgularken tam da geriye kalacak olanın bu küçük değersiz kâğıt yığınlarından geçtiğinden mi bahsediyordu. Sanatın doğasındaki gibi bir direnç kurmaktan bahsetmiyorum elbette. Zamanın silahlarına, göreli olarak hafızadan daha geç solacak, maddi dayanaklarla karşı durabilmek mi anı koleksiyoncusunun gayesi? Sanatçı çoktan istenmeyen, artık ederi olmayan bir şeyin peşine düşebilir, onu yeniden parlatıp kendi hazinesi içinde değerli kılabilir. Çünkü çöp yalnızca işlevsiz olan değildir, bir nedenden ötürü gözden düşmüş olandır, görmek istemediğimiz şeydir de. Peki, gündelik yaşamında insan neden çoktan pratik anlamını yitirmiş bir kâğıt parçasına, ıslak mendile, kurutulup iki boyuta indirgenmiş kırmızı güle yeniden ihtiyaç duyabileceğini düşünür. Nedir hafızayı bu denli güvenilmez kılan? Ya da nedir yaşananları somutlamaktaki bu ısrar?

Amelié’nin yolculuğunu başlatan sahneyi anımsarız (2001): Lady Diana trafik kazasında ölmüştür; şaşkınlıktan küçük dilini yutan Amelié Poulain, elinden kolonyasının kapağını düşürür. Duvardaki küçük karolardan birini yerinden oynatan bu küçük kapak sayesinde bir hazine keşfeder, senarist bu sahneyi bize şöyle anlatır: “Sadece Tutankamon’un mezarına ilk giren kişi Amelié’nin küçük bir çocuğun 40 yıl kadar önce sakladığı hazineyi bulduğunda yaşadığı heyecanı anlayabilir.” Amelié içinde çocukluktan kalma hatıraların, ıvır zıvırların bulunduğu bu kutunun sahibini ne olursa olsun bulacak ve kutuyu ona geri verecektir. Kutu üzerine araştırma yapmaya başlamazdan evvel bahçe sahnesinde babasıyla yaptığı konuşma bizi farklı bir yere götürür: “Söylesene baba, çocukken bir hazine kadar çok değer verdiğin bir şey bulsaydın nasıl hissederdin? Mutlu, üzgün, nostaljik, ne hissederdin?”

Bretodeau, kutusuna kavuştuğunda hatıraların tesiri ile ağlamaya başlar… Amelié’nin sorusu bir şekilde yanıtlanmış olur, ancak bu cevap bizim için yeterli mi? Hayatımızdaki kısa zamanlı işlevlerini yerine getirdikten sonra, anılar koleksiyonumuza giren bu ıvır zıvırlar, gün gelip bizi mutlu mu eder, hüzünlendirir mi, nostaljik mi hissettirir? Peki, bugün kenara köşeye sıkıştırdığımız o yemek fişi, on yıl sonra bizi ağlatacaksa, bunu kat’i olarak bilmek de mümkünse neden kendimize bunu yapıyoruz? Neden iyi-kötü bir duyguları hatırlamak ve yeniden yaşamak isteriz? Ya da ister miyiz? Çünkü belki bu biriktirmeler bir gün “atmalar”a da neden olacak ve artık gözden/  gönülden uzak olması istenen hazineden çöp hanesine hızla düşüş gösterecektir.

Nihayet, madde bizde temsillerin oluşmasının sebebidir, fakat kendisi temsil değildir. Bergson maddeyi “kendinde var olan bir imge” (une image qui existe en soi) olarak ele almayı önerir. Bunun sebebi madde ile ilişkimizin algı tarafından kuruluyor olmasıdır.[2] Bizi maddeye yüklediğimiz imajlar açısından ilgilendiren bu sava göre diyebiliriz ki: Bir kâğıt parçası göreli ve zamandan bağımsız olamadığı gibi, bir hakikatin mecazı, sahnenin dekoru olabilir. Yahut bütün dekoru yıkmak isteyebiliriz de.

Biriktirmekten, efemeradan bahsederken yalnızca biriken iki boyutlu materyalden değil, aynı zamanda hafızanın güvenilmezliği (ya da desteklenmesi gerekliliği) ile akli dengesizlikler sınırında gidip gelmesinden de bahsediyoruz elbette. Koleksiyoner nerede başlıyor hasta nerede? Bunun ayrımına varabiliyor muyuz? Biriken ıvır zıvırın hangi noktadan sonra kişinin ruhsal hasarları tarafından kontrol edilmeye başlar? Mesela neye göre bir biriktirme türü normaldir, neye göre değildir. Yoksa hepimiz anılarımızı somutlamaya çalışalım derken gerçeklik sınırını kaybeden çatlaklar mıyız? Son olarak bu soruları da psikiyatrı bilime paslayalım. Ya da aslında işin ticari hâle geldiği dünya efemera piyasasını düşünelim (bunun için efemera müzayedelerine bakılabilir): Anı koleksiyonundan ne ara zamanın ve nadirliğin kıymetlendirdiği bir ticaret metaına dönüştü bizim kişisel çöplüğümüz? Neden her şeyin ederi ennihaye banknotlara evrilmek zorunda olsun ki? Siz iyisi mi, çikolata kaplı marşmelovların kâğıtlarını düzeltip yine kitaplarınızın arasına koyun. Varsın dünyada pullar, eski zaman afişleri, bilmem hangi müzenin kataloğu fahiş fiyatlara alıcı bulsun…

Hece Dergisi 226, Ekim 2015, Efemera Dosyası.

[1] Ş. Nihal Somer, İshak Keskin, “Bir Bilgi Kaynağı Olarak Efemera ve Türleri”, Bilgi Dünyası, sayı: 13

[2] Bergson, Madde ve Bellek, Dost, 2007.

Reklamlar

About Nergihan Yeşilyurt

Seksenli yılların nisanında Trabzon’un Maçka’sında doğdu. Ev hanımı bir anne ile işçi bir babanın üç çocuğundan biridir. Üç yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve halen bu şehirde yaşamaktadır. Üniversiteye kadarki eğitimini İstanbul’da tamamladı. Üniversite için Çorum’a gitti; Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Astronomi, Osmanlıca, tarih, psikoloji, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro ve Klasik Türk Şiiri’ne meraklı. Çocukluğunun büyük bir bölümü köyde geçen biri olarak tabiatla iç içe olmayı daima sevdi. İlk şiirini on bir yaşında yazdı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci oldu. Bu tarihten itibaren lise dönemine kadar okullarındaki edebiyat projelerinde yer aldı, bulduğu her şeyi okudu. Lisede okulunda çıkan Toprak Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Amatör olarak radyoculukla ilgilendi, üniversitenin panel, dinleti, söyleşi gibi organizasyonlarında spiker olarak görev aldı. Ayrıca üniversitede bir grup arkadaşla beraber çıkardıkları Baykara Dergisi’nde halkla ilişkiler bölümünün sorumluluğunu üstlendi. Sahte Vefa, Temrin, Serencam, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Hece ve Mahalle Mektebi vb. dergilerde şiir yayımladı. Kültür-sanat ve kitap yazıları kaleme aldı; söyleşi yayımladı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer aldı. Dört yıllık muhabirlik, editör yardımcılığı tecrübelerinden sonra, bugün bir STK’nın projelerinden birinde editör olarak görev yapmaktadır. Bu aralar Gökçe Özder ve Ali Berkay ile birlikte Davud’un İnsanları isminde bir e-dergi çıkarmakta, ilk şiir kitabına hazırlanmaktadır. iletişim: nergihan.yesilyurt@gmail.com Nergihan Yeşilyurt tarafından yazılan tüm gönderileri görüntüle

2 responses to “Anılar Koleksiyoncusu

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: