Teknolojinin Elemanları: Bilimkurgu ve Tekno-Kültür

Hece Dergisi (sayı: 234/235/236, yıl: 2016) Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısı’da yayınlanmıştır.

blade-runner

İlk çağlardan itibaren insan; yemek yiyebilmek, kendini savunabilmek, avlanabilmek gibi gereksinimleri karşılayabilmek, kısacası hayatta kalabilmek için taşı kullanarak aletler yaptı. İnsan, varlığın başlangıcından beri teknoloji üreten bir varlıktır. Teknoloji, onun başlangıçtan bugüne tabiatta keşfettiği, değerlendirip akıl ve mantık süzgecinde elediği bilginin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bundan dolayı, insanın var olduğu ilk dönemlerden itibaren teknoloji vardır ve sürekli gelişim halindedir denilebilir.

“Teknoloji” terimi, Yunanca “tekhne” (sanat, zanaat) ve logos (bilgi, sözcük, söz) kelimelerinden oluşur ve Antik Yunan’da ‘bilgiden gelen zanaat’ anlamında kullanılmıştır. Fakat zaman içinde “teknoloji” kelimesinin anlamı değişti; bilimsel araştırmalar sonucu elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç, süreç ve yöntemlerin tümünün ifade eden bir kavram halini aldı. [1]

Teknolojik gelişmeler, insanlık tarihi boyunca bilginin elde edilişi, saklanışı, işlenişi ve iletilişi şeklinde dört farklı aşamada gerçekleşti. İlk teknolojik gelişmelerden bugüne değin hız, miktar arttıkça mesafeler ve güvenilirlik kademe kademe azaldı.

İlk ve en uzun evrede (yaklaşık MÖ 35.000’den 1838 yılında Samuel Morse’un ilk telgraf iletimine değin), bilgi fiziksel ve mekanik güçle elde edilmekteydi. Bu evrede bilgi güvercinler, vurmalı çalgılar, duman, koşan kuryeler vb. araçlar ile iletiliyordu. İkinci evrede ise elektriğin icadı ve elektro-mekanik güçle telgraf, telefon, radyo, televizyonun gelişimi gerçekleşti. Üçüncü evrede elektronik bilgisayar, transistörler, silisyum gibi yarı-iletkenler ve çiplerin icadı sayesinde elektroniğin imkânlarının keşfedilmesine şahit olduk. Ayrıca bu evre, bilgisayar teknolojilerinin ve telekomünikasyonun bütünleşmesinin başladığı evredir. [2]

Teknoloji ve teknolojinin geleceğe etkileri üzerine olan tartışmalar belki de insanoğlunun ilk icatları ve bu icatların hayatlarına getireceği yenilik ve değişimleri fark ettiği zamanlara kadar dayanıyor. Ancak teknolojilerin olumlu ve olumsuz getirilerinin gerçekten bir tartışma konusu olmaya başladığı dönemler 1800’lü yılların sonlarına dayanıyor. Bu tartışmalar günümüzde, teknolojinin sınır tanımaz bir hızla her geçen gün gelişimini sürdürmesi ile de devam ediyor. [3] Zira teknoloji, insanlara dünyayla bağ kurmak için daha yapıcı yollar sağlarken aynı zamanda bir baskı aracı işlevi de görüyor.

Bilim, teknoloji ve kültür, aralarındaki devamlı ilişki yüzünden birbirlerine bağlıdır. Teknoloji, kültürü şekillendirir; bilim, teknolojiye bilgi zemini sağlar ve kültür, gündelik pratiklerde hangi kategorilerin geçerli olacağını belirler. Böylece bilim, teknoloji ve kültür arasında kronolojik bir ilişki kurmanın günümüzde neredeyse pek mümkün olmadığı anlaşılır. Sonuç olarak teknolojik olanın insandan artık ayrılamayacağı şeklinde tasarlanan ve çeşitli olumlu ve olumsuz potansiyelleri bir arada barındıran bir yaşam biçimine düşünsel olarak hazır olmamız büyük önem taşıyor.

Değişime hazırlayan koşullar

1978 yılında İngiltere Başbakanı James Callaghan, ulusuna ‘mikroelektronik evrim’in gerçekleşmekte olduğunu ve bunun farkında olmaları gerektiği çağrısını yaparken, teknolojik evrimin kaçınılmaz olduğunun ve insanların hayatlarında çok önemli değişiklerin gerçekleşeceğinin haberini de veriyordu. Callaghan’ın bu konuşmasının açılımını, Alvin Toffler’ın yeni ‘bilgi toplumu’ dönemini anlattığı Üçüncü Dalga (Third Wave) kitabında bulmak mümkün. Toffler, kitabını yazma amacının da bu olduğunu ve insanların değişimden korkmamalarını, bu değişimin oluşturacağı yeniliklerin olumlu taraflarını görmeleri gerektiğini söyler.

“Tüm bu köklü değişikliklerin her birini dengesizliğin, çöküşün, felaketin, belirtileri olarak görebiliriz. Ama çok daha geniş bir görüş açısı sağlamak için biraz geri çekilip bakarsak, önceden göremediğimiz bir sürü şey gözümüze çarpar. Açıkça ve sanırım tartışmaya yer bırakmayacak biçimde görülecektir ki, aklımızı kullanırsak ve biraz da talihimiz yaver giderse, yeni ortaya çıkacak olan uygarlık, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha sağlıklı, çok daha mantıklı, çok daha dürüst ve çok daha demokratik olabilir. Kitabın bu temel savı eğer doğru ise, önümüzdeki geçiş fırtınalı ve bunalımlar ile dolu olacak olsa bile, uzun dönemde iyimser olmamız için pek çok neden vardır.” [4]

Ancak söz konusu yenilik ve değişimin tek taraflı olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığını bugün açıkça görebiliyoruz. Tüm toplumlar ‘bilgi toplumu’na eş zamanlı geçiş sağlayamıyor (tıpkı eski çağlarda olduğu gibi) ve bunun sonucunda Batı’dan az gelişmiş toplumlara doğru bir pazar alanı olarak tek yönlü akan teknolojinin önünün alınması güçleşiyor. Öte yandan bu akışa karşı koymanın neticesinde karşı kültürlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz hale geliyor. (Tekelleşmeye karşı duran açık kaynak kodlu yazılımlar buna bir örnek sayılabilir.)

Teknolojinin tetikleyicisi bilimkurgu

Teknolojinin etkilerinden bahsetmeye başladığımız andan itibaren, teknolojinin ortaya çıkardığı, tabiri caizse doğurduğu bilimkurgudan da bahsetmek zorundayız. Teknolojinin bilimkurguyla ilişkisi (teknolojinin bilimkurguyu doğurması) insanın teknolojiyle ilişkisine göre çok daha yeni sayılır ve başlangıcı ideolojik kaygılara/ yönlendirmelere dayanır.

Bilimkurgunun Amerika’dan çıktığı ve Amerikan kültürünün bir sonucu olduğu düşünülürse ideolojik temellendirmeyi okumak daha kolay olur. Bu kültürün düşünce insanları üzerindeki etkisini anlamlandırabilmek için Amerikan tarihine bakmak gerekir. Teknolojinin getirilerine toplumu adapte etmek, yönlendirmek, gerektiğinde manipüle etmek ve teknoloji eğitiminde bir basamak olarak kullanmak amacıyla önce bilimkurgu edebiyatı, sonrasında da sinema eserleri ortaya çıktı.

Ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke “Bilimkurgunun yayılması insanlığın geleceği açısından çok yararlıdır” dedikten sonra bu sözü söyleme nedenini şöyle açıklar: “İlk önce bilimkurgu en ünlü bilim adamlarımızı heveslendirmek suretiyle insanlığa hizmet etmiştir. Ben bilimkurgu sayesinde bu işe atılan birçok bilim adamı tanıyorum. Hatta birçok kişi benim kitaplarımı okuduktan sonra astronot olmaya karar vermiştir ki bundan büyük kıvanç duymaktayım, ikinci olarak bilimkurgu halk arasında bilime olan ilgiyi arttırır. Ve bir yerde halk ne kadar çok bilimsel bilgiye sahip olursa, önemli bilimsel projeleri destekleyen politika liderlerini de o kadar fazla tutar. Son olarak ben bilimkurgunun insanların zihinsel sağlığına da hizmet ettiği inancındayım, çünkü bugünün birçok roman ve filmlerime karşı bilimkurgu roman ve filmler daima iyimserdir.” [5]

Clarke’ın bu sözleri bilimkurgunun başlangıçta ne amaç güttüğünü anlamlandırabilmek açısından önemlidir. 19. yüzyıla kadar bilimkurgu eserler güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlediler. 1900’lü yılların başında Jules Verne ile H.G. Wells’in romanlarından sinemaya aktarılan bilimkurgu eserler [Time Machine / Zaman Makinası (1895), Le voyage dans la lune / Aya Seyahat (1902), Le voyage a travers l’imposible / Olanaksızlığa Gezi (1904), Voyage au centre de la terre / Arzın Merkezine Seyahat, Denizler Altında 20.000 Fersah] bilimkurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından oldukça enteresandır. Çünkü bu yapıtlardaki pek çok hayal gücü tasarının bugün var olduğunu görüyoruz.

Bilimkurgu eserlerdeki iyimser tutumun uzun sürdüğünü söyleyemeyiz. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, bu büyük yıkım insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirdi, bilimin yalnızca barışçı amaçlarla, insanların yararına değil, savaşçı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak kullanabileceğini ortaya koydu. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilimkurgu filmler yapıldı. Daha sonraki yıllardaysa bilimkurgu filmler birer ideolojik propaganda aracı olarak kullanılmak istendi [Metropolis (1926)]. 1950’li yıllara kadar bilimkurgu filmler propaganda aracı olmayı sürdürdü. Kâh ekonomik bunalım, kâh soğuk savaş bu durumun devam etmesinde önemli etkenlerdendi. İncelendiği vakit görülecektir ki Destination Moon / Aya Seyahat (1950), The Thing from Another World / Başka Dünyadan Gelen Yaratık (1951), Invasion USA / ABD’nin İstilası (1952), Red Planet Mars / Kızıl Gezegen Merih (1952), lt Came From Outer Space / Uzaydan Gelenler (1953) gibi bilimkurgu filmler hep ideolojik nedenlere yaslanır. [6]

20. yüzyılın sonunda ise William Gibson, Bruce Sterling gibi yazarların başını çektiği, bilimkurgu edebi türü ve bu türe kısmen karşı çıkarak gelişen “Yeni Dalga” akımının ikinci kuşağı olarak da anılan “Yeni Yeni Dalga” akımı ortaya çıktı. Eserleri “siberpunk”* edebi akımının örnekleri olarak görülen yazarlar, temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu ediyordu. Geçmişte görülen bilimkurgu eserlerinde genellikle teknoloji toplumla iç içe, hatta onun hizmetindeyken, daha sonra Gibson’ın ve Sterling’in eserlerindeki gibi teknoloji, karakterlerin hem içinde olduğu hem de maruz kaldığı olumsuz hallerin temel kaynağı, hatta problemin ta kendisidir. Örneğin, Gibson Neuromancer’da sinir sistemi tahrip edilerek şantaj yapılan ana karakter Case’in yapay zekâlarla mücadelesini işlemiştir. Sterling’in Schismatrix isimli eserinde ise 23. yüzyılda genetik ve psikolojiyle uğraşan “Shapers” ve bilgisayarlar ile protez uzuvlarla uğraşan “Mechanists” olarak iki gruba ayrılan insanlar parlak bir diplomat olan Abelard Lindsay’in bakış açısından anlatılmakta, bu anlatım sırasında tarih defalarca yeniden şekillendirilmektedir. [7]

Özetle, bilimkurgu ile bilim ve teknoloji sürekli olarak birbirini besleyen kaynaklara dönüşmezden evvel daha olumlu bir atmosfer görülen bilimkurgu eserlerin gittikçe karamsar bir hâl almasının tecrübe ile hayalin sınırsız gücünün sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok bilimkurgu eserinde insanın kendi icadı olan makineden korkusu sebebiyle makinelerin canavarlaştırılmasına yahut da kendini mükemmelleştirme derdinden süper-insan figürlerine rastlamak mümkün. Dünyevi kaynakların tüketilmesiyle/kirlenmesiyle birlikte dış uzaya açılma arzusu da bilimkurgu eserlerde uzak gezegenlerde farklı yaşam formları olarak kendini gösterir. İnsanın yapamayacağı işleri yerine getiren, insan beyni yerleştirilmiş makinelerin icat edildiğini bilimkurgu eserlerinde görürüz. Hiç şüphesiz -ister ütopyan ister distopyan bir çerçeve çizmiş olsun- bilimkurgu eserleri bilim ve teknolojinin gelişmesine büyük katkılar sağladı. Bunun yanında, her ne kadar eserlerde görünen “kültürel ögelere tutunma” gayretinin çıkış yeri Amerika ve Amerikan kültürü olsa da toplumlara kendi kültürlerine sahip çıkmayı tavsiye etmeleri açısından önemlidir.

Tekno-kültürün ortaya çıkışı

Buradan kültür ve teknoloji arasındaki ilişki penceresini açmak mümkün: Teknolojinin bir başka zorunlu sonucu, kendini kültür içinde gösterir. Bugün teknoloji ile kültür birbirine yapışmış durumdadır. [8]

“Tekno-kültür terimi teknoloji ve kültür arasındaki derin bağa vurgu yapar ve bizi teknolojik olanın insandan ayrılamayacağını anlamaya zorlar. O içimizde (tıbbi teknolojiler, işlenmiş yiyecekler), yanımızda (telefonlar) ve dışarıdadır (uydular). Bazen biz onun içine gireriz (klima kontrollü ofis alanları), bazen de o içimize girer (kalp pili). Bazen bir ek ya da protez işlevi görür (gözlük), bazen de biz ona bir ek işlevi görürüz (seri üretimde çalışan işçiler olarak). Teknolojiler sıklıkla bizle ilişkidedir, başka zamanlar ise biz onlarla ilişkideyizdir.” [9]

Cooper, tekno-kültürün tarihçesini Heidegger, Benjamin ve İtalyan fütürizmine; Ross ise 1939 New York Dünya Fuarı’na ve General Motors’un yeniden yapılanan kenti otomobil endüstrisine göre tasarlama niyetlerine kadar götürmektedir. Ancak Robins ve Webster, 70’lerden itibaren hızla değişen teknolojinin ürünü tekno-kültürün asıl belirleyici olduğu dönemden şöyle bahsetmişlerdir: “1990’larda ortaya çıkan özgün bir tekno-kültür, ‘sibermekan’ ve ‘sanal gerçeklik’ kavramlarının özgürlükçü imkânları olarak algılananlara dair bir ilgi ile başlamıştır.” Günümüzün tekno-kültür kavramı da donanım düzeyinde gündelik hayatımıza nüfuz etmiş teknolojilerin getirdikleri kadar yazılım düzeyinde birlikte yaşadığımız sibernetik teknolojilerin getirdikleriyle de ilgilidir. [10]

Tekno-kültür kavramı ile ilgili kapsamlı araştırma yapıldığında bütünlüklü bir tanımdan ziyade kaynaklarda tekno-kültürün tarihçesi, etkileri ve sonuçlarının yer aldığı görülür.

World Wide Web (www), sanal gerçeklik oyunları, sosyal paylaşım ağları; bunun yanı sıra organ nakli, protez ve implantlar dahil olmak üzere gelişen bilim ve teknoloji imkanları günlük hayatımıza dahil olarak giderek artan biçimde organik/organik olmayan, gerçek/gerçek olmayan, insan/insan olmayan gibi kategorik sınırları silikleştirdi. [11] Bir başka deyişle, sanayi devrimi sonrası dönemde teknolojik gelişmelerin sonucu olarak, teknoloji ve insan arasında artık kopması mümkün olmayan bir sosyal çevre oluştu.

Virilio da insan ve teknoloji ilişkisi konusunda karamsardır. Ona göre, bedenlerimize olduğu kadar bedenlerimizin imgesine de sahibiz, ancak artık bu imge elimizden alınıp yönlendirilmektedir; çünkü amaç bu modern beden kalıntılarını ele geçirip onları sanal dünyaların aktörleri haline getirmektir. Aynı şekilde teknolojik ve bilimsel gelişmenin de bir “gelişme” olduğu şüphelidir. Virilio’ya göre modern bilim idealist felsefi temellerinden uzaklaşarak tekno-bilim haline gelmiştir ve aynı zamanda kitlesel bir tekno-kültürü işaret etmektedir. Bu biçimiyle ilerleyen tarihin bir öznesi değil, modern hayatın getirdiği hızlanmanın yarattığı baş dönmesinin öznesidir. [12]

Virilio’nun bu görüşlerinden hareketle, bugün sanal beden ve imgesi yeniden kodlanabilir benlikler söz konusudur, denilebilir. Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında benzer çoklu kimliklerle benliklerine ait her türlü kişisel malzemeyi paylaşan kullanıcılar da dijital ortamda serbestçe dolaşıyor. Turkle, bu sanal özgürlüğün kolayca gerçeğin reddine dönüşebileceğini belirtiyor. Siber mekân kullanıcıları deneysel radikallikle muhafazakâr bağımlılık arasında sürekli müzakere içindedir. Bu yüzden, halen inşa süreci devam etmekte olan tekno-kültür geniş bir müzakere alanıdır.

Zizek’e göre ise bugünün dijital simülasyonları içinde kaybolan şey, görünüştür. Sanal gerçeklik, öznelliği oluşturan temel fantezileri açığa vurarak sanal olmayan evreni sömürgeleştirir. Öte yandan Zizek, tüm gerçekliğin -sayısallaştırılma, kopyalanma ve tekrarlanma yoluyla- radikal bir biçimde sanallaştırılmasının, yeni bir algılama olanağı açarak gerçek hayata borcunu ödeyeceğini de söyler.

Baudrillard “post-modern” toplumu; modeller, işaretler ve kodların egemen olduğu bir “simülasyon” dönemi olarak tanımlar. “Simülasyon” kuramı, ilk kez Baudrillard tarafından ortaya atıldığında, muhtemelen hiç kimse, dijital çağın kültür endüstrisine bu denli entegre olacağını öngörememişti.

Penley ve Ros, Baudrillard’ın “simülasyon” dönemi olarak tanımladığı “post-modern” çağın bir segmenti olarak “tekno-kültür” çağını, yeni kültürel teknolojilerin en derine nüfuz ettiği ve yaratılan dünyaların insanlara neredeyse ikinci bir doğa gibi göründüğü, Batı toplumuna odaklanan bir çağ olarak nitelendiriyor.

Bostic’e göre “siborg”**, bir önerme olmaktan çıkıp kültürel bir ikona dönüşmüştür. “O”, aynı zamanda, kendimize uzaktan bakıp keşfetme yolunu sağlar: Hem gerçek hem de hayal edilenin oluşturduğu çelişkilerin bir ürünüdür.

Haraway’ın bilimkurgu ile gerçek hayat arasındaki ayrımın bulanıklaştığına dair gözlemi yakın gelecekte şu anda olduğundan daha fazla deneyimlenecektir. Çünkü teknoloji ile eklemlenip bir tekno-bilime dönüşen bilim, kültür ile olan ilişkisini baskın olarak teknoloji üzerinden kurmaya hevesli görünmektedir. [13]

Gelecek 50 Yıl [14] adlı kitabında yakın geleceğe dair öngörülerini yazan bilim adamlarından Hauser’a göre hayvanların nöron sinyalleri kaydedilip zihinleri okunabilecektir. Aynı şekilde kendi beyin dalgalarımızı da onlara aktarabilmemiz mümkün olacak ki yazara göre bu, sanal gerçeklik oyunlarının son noktasıdır. Dawkins’e göre ise gen haritası çıkarma projesi 2050 yılında çok ucuzlayacaktır ve herkes kendi gen haritasını kendi çıkarttırabilecektir. Böylece tarihçiler tarihteki her türlü ırk hareketliliğini kesin olarak saptayabilecektir. Doktora gittiğimizde kendi genlerimize uygun reçete alıp, gelecekte hangi hastalıklara yakalanacağımızı ve doğal sonumuzu öğrenebileceğiz. Holland’a göre öğrenebilen ve evrim geçirebilen yazılımlar üretilecek ve kolumuza takacağımız mini planlayıcılar ile gerçek hayatı simüle edip kararlarımızı ona göre vereceğiz. Yapay zekâ üzerine çalışan Brooks, bedenlerimizin ve imalat sürecimizin teknolojik altyapısının elli yıl içinde tamamen değişeceğini belirtmektedir. Mühendislik artık fizik temelli değil biyoloji temelli olma yolundadır. Sakat insanlara kas hücreleri enjekte edilip organik protezler üretilecek, hastalıklar konusunda öngörüde bulunabilecek programlar geliştirilecek ve beyin hastaları için sinir protezleri yapılacaktır. [15]

Tüm bu olası gelişmeler olumlu bir portre çizer gibi gözükse de aslında geleceğin toplumunun teknoloji üzerinden bir “denetim/eşitsizlik toplumu” olma tehlikesi var. Tekno-bilimsel süreçten geçen bilgi, alınıp satılabilmesi, pazarlanabilmesiyle kimlik ve bedenlerimizi dönüştürme potansiyeli taşıması üzerinden değer kazanır. Böyle bir süreç teknik odaklı bir toplum mühendisliği gerektirir.

Fantaziye geri dönüş

Bugün en enteresan yükselişe, arkaik kültürün yeni teknolojiler içinde kendine yer edinebilmesiyle şahit oluyoruz. İnternette oynanan çok kullanıcılı oyunların büyük kısmı Orta Çağ ya da Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi romanında yarattığı “Orta Dünya” benzeri mekânlarda geçiyor. TV dizilerinde, sinemada ve bilgisayar oyunlarında karşılaştığımız bu arkaik kültür kalıntılarının, pagan inanışlara ait ögelerin bu denli sıklıkla karşımıza çıkmasına Somay şu şekilde açıklama getiriyor: “Aydınlanma Çağından başlayan inanç sistemi, insan aklının oluşturduğu yasa ve kuralların ‘nesnel’ gerçekliği bir bütün olarak bilip açıklayabileceği inancı sarsıldı, yerini çeşitli relativist, bilinemezci, kuşkucu yarı-kuramlara bıraktı… Fantazi edebiyatı bu nedenle bilimkurgunun zayıflamasıyla eşzamanlı olarak yükselişe geçti; gerçekçi/doğalcı edebiyattaki fantastik unsurlar bu dönemde hızla artmaya başladı.” [16]

Edebiyat alanında bir modern rasyonalite sorgulaması olarak okunabilecek modern fantezi, görselleştiği anda tekno-kültürel ve tekno-bilimsel bir teknik aklın hizmetine de giriyor.

Sonuç

Sonuç olarak, teknolojinin tetikleyicisi durumundaki bilimkurgu, toplumsal mekanizma içine eklemlenebilmesi için gerekli katalizör vazifesi gören tekno-kültür ve onun bilimdeki yansıması tekno-bilim, birbiri için vazgeçilmez parçalar haline geldiler. Bu parçaları ve daha birçok yeni terimi anlamlandırabilmek için çok daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunuyor. Bilhassa bahsi geçen Batı’dan diğer toplumlara akan teknolojiye “karşı-teknoloji” ile cevap vermek, eşitsizliği ve adaletsizliği, belki de sürece katılımı hızlandırmak açısından acil önem arz ediyor. Eşitsizlik ve adaletsizliği ortadan kaldırmaktan kasıt, yalnızca teknolojiye erişimle sınırlı değildir, teknoloji üretiminin tekelleşmesinin önüne geçmek, toplulukların yerel kültürlerini baskılayıp asimile eden üst akla karşı durabilecek bir sistem geliştirmekle de ilgilidir. Teknoloji tek başına iyi ya da kötü değildir. Onu piyasaya indirirken yüklenilen anlamların günübirlik ve geçici hasarlara ya da yararlara gebe olması beklenemez. Ancak bu konu üzerine kafa yoran insanların toplumların yekûn hareketinden yola çıkarak bir kanıya vardıkları düşünülürse, toplum inşası/mühendisliği de tıpkı kendi kendini yenileyebilen organlar kadar önemli görünür. İşte bu toplum inşasına katkı sağlaması açısından bilimkurgu, sanıldığından çok daha büyük bir sorumluluğa sahiptir.

Nergihan Yeşilyurt

——————————

Dipnotlar:

*Siberpunk, bilim ve teknolojinin çok ilerlediği ancak insanların büyük kısmının yaşam kalitesinin çok düşük olduğu bir dünya tasavvurunun anlatıldığı edebi eserler.

**Siborg, biyolojik ve yapay (örneğin elektronik, mekanik veya robot) kısımları olan varlıklara verilen isimdir. Sibernetik organizma teriminin kısaltılmasıdır. ABD’li Manfred Clynes ve Nathan S. Kline tarafından 1960 yılında icat edilmiştir.

[1] M.Woods ve M. B. Woods, Ancient Computing: From Counting to Calendars, Twenty-First Century Books 2001.

[2] Beril Akıncı Vural “Information Communication Technologies and Change: Human Resources, Society and Organizational Perspective”, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları, İzmir 2002.

[3] Beril Akıncı Vural-Ayda Sabuncuoğlu, “Bilgi İletişim Teknolojileri Ve Ütopyan Bakış Açısı”, Selçuk İletişim, 5(3), s.5-19, 2008.

[4]  Toffler, Üçüncü Dalga (çev: Ali Seden), Altın Kitaplar Basımevi, s.18-20, 1980.

[5] Bilim ve Teknik, S.37, Nisan 1979.

[6] Naci Ekem, “Bilimkurgu Filmler Yoluyla Sinemada Bilimsel Gerçekler”, Kurgu Dergisi, S:10, s.71-86, 1992.

[7] Oğuz Adanır, Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler, Dokuz Eylül Yayınları, İzmir 2000.

[8] Özlem Şahin Soy, “Bilim Kurgunun “Şimdiki Zaman” Hali”, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi, Sayı 1411, p. 20, Ankara 2014.

[9] Aktaran: Ziauddin Sardar, Introducing Cultural Studies, Totem Books, New York 1998.

[10]Kevin Robins ve Frank Webster, Times of the Technoculture, Routledge, New York 1991.

[11] Merve Genç, “Tekno-modern Kültür Bağlamında Kimlik Karmaşığı”, http://tekhnede.blogspot.com.tr

[12] Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, İstanbul 2003.

[13] Onur Akşit, “Tekno-Bilim ve Tekno-Kültür”, TMMOB Elektirik Mühendisleri Odası 6. İletişim Günleri Bildirileri, DESEM DEÜ Rektörlüğü Sürekli Eğitim Merkezi, İzmir, 13-14 Mayıs 2011.

[14]Chris Shilling, Body in Culture, Technology and Society, Sage, London 2004.

[15] John Brockman (Ed.), Gelecek 50 Yıl: 21. Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim, NTV Yayınları, İstanbul 2007.

[16]Bülent Somay, “Sunuş”, 1002. Gece Masalları (Ed: Yiğit Değer Bengi), Metis Yayınları, s: 9-10, İstanbul 2005.

Ayrıca bu yazı yazılırken şu kaynaklara da bakılmıştır:

  1. Featherstone, Mike ve Roger Burrows (Ed.), Cyberspace/Cyberbodies/Cyberpunk: Gibson, William, Neuromancer, Ace Books, New York 1984.
  2. Jean Baudrillard, Simülasyon ve Simulakrlar (Çev: O. Adanır), Doğu Batı Yayınları Ankara 2008.
  3. D. Harraway, A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century, Technology and Values, Craig Hanks, Blackwell 1985.
  4. S. Cooper, Technoculture and Critical Theory, Routledge, New York 2002.
  5. Erdal İsmihan, “Bilimkurguda Temel Kavramlar ve Kahramanlar”, Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, Cilt:3, S.2 Ankara 2005.
  6. Tuncay Yüce, “Sinema ve Edebiyat Türleri Arasında Görülen Etkileşimler”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:1, S.2, s.67-74, 2005.

 

Reklamlar

About Nergihan Yeşilyurt

7 Nisan 1985 Trabzon/Maçka doğumlu. İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsünde yüksek lisans yapıyor. İstanbul’da yaşıyor. İlk Şiirleri Hece, Mahalle Mektebi, Hacı Şair, Sahte Vefa, İzdiham, Dergâh gibi dergilerde yayımlandı. Arkadaşlarıyla Davud’un İnsanları e-dergisini çıkarttı. İlk şiir kitabı “Otomatların Marşı” Hece Yayınları etiketiyle Haziran 2016'da yayımlandı. Kitaba ulaşmak için: http://hece.com.tr/kategori/Siir/Otomatlarin_Marsi.html iletişim: nergihan.yesilyurt@gmail.com Nergihan Yeşilyurt tarafından yazılan tüm gönderileri görüntüle

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: