Author Archives: Nergihan Yeşilyurt

About Nergihan Yeşilyurt

Seksenli yılların nisanında Trabzon’un Maçka’sında doğdu. Ev hanımı bir anne ile işçi bir babanın üç çocuğundan biridir. Üç yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve halen bu şehirde yaşamaktadır. Üniversiteye kadarki eğitimini İstanbul’da tamamladı. Üniversite için Çorum’a gitti; Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Astronomi, Osmanlıca, tarih, psikoloji, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro ve Klasik Türk Şiiri’ne meraklı. Çocukluğunun büyük bir bölümü köyde geçen biri olarak tabiatla iç içe olmayı daima sevdi. İlk şiirini on bir yaşında yazdı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci oldu. Bu tarihten itibaren lise dönemine kadar okullarındaki edebiyat projelerinde yer aldı, bulduğu her şeyi okudu. Lisede okulunda çıkan Toprak Dergisi’nin editörlüğünü yaptı. Amatör olarak radyoculukla ilgilendi, üniversitenin panel, dinleti, söyleşi gibi organizasyonlarında spiker olarak görev aldı. Ayrıca üniversitede bir grup arkadaşla beraber çıkardıkları Baykara Dergisi’nde halkla ilişkiler bölümünün sorumluluğunu üstlendi. Sahte Vefa, Temrin, Serencam, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Hece ve Mahalle Mektebi vb. dergilerde şiir yayımladı. Kültür-sanat ve kitap yazıları kaleme aldı; söyleşi yayımladı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer aldı. Dört yıllık muhabirlik, editör yardımcılığı tecrübelerinden sonra, bugün bir STK’nın projelerinden birinde editör olarak görev yapmaktadır. Bu aralar Gökçe Özder ve Ali Berkay ile birlikte Davud’un İnsanları isminde bir e-dergi çıkarmakta, ilk şiir kitabına hazırlanmaktadır. iletişim: nergihan.yesilyurt@gmail.com

Dolmakalem vs. Dolmakalem

ilkkalem.jpg

Çok uzun zamandır aklımı meşgul eden bir yazıyı daha yazıp bu yükten kurtulayım diyorum. Pek çoğunuz biliyordur, bir süredir dolmakalemlerle içli dışlıyım. Bu iş nasıl başladı, nereye gidiyor, doktor yoksa ölecek miyim minvalinde soruları kısaca yanıtlayayım ya da sizi biraz yanıltayım dedim.

İşin latife kısmı bu yana, kendimi bildim bileli kırtasiye tutkum vardı, ama nasıl oldu da dolmakalem konusuna bu denli geç kaldım, hâlâ hayret ediyorum. Hemen yazının başında gördüğünüz Lamy’nin Alstar serisinden “Black Purple” isimli güzellik benim ilk dolmakalemim. Kendisi bana Hasan tarafından hediye edildi. İnsanın kardeşleri olması süper bir şey, bunu daha önce söylemiş miydim? Kendisi ile karşılıklı bu sevgili zehri aldık verdik. Yazmak içinde küçük kuleler yaptık.

Tabii, bu ilk dolmakalemden çok daha önce başladı bu hastalık, ilk virüsü de alakasız bir şey için internette gezinirken bulduğum bir blog’tan kaptım. Sonra bu blog’un büyük bir aile olduğunu -burada büyüklük kalbî bir kavramdır- ve zamanla bu ailenin bir ferdi olduğumu söylememe gerek yoktur herhalde. Bahsi geçen blog Sevgili Zeynep’in bundan 5 yıl önce kurduğu www.banasikcayaz.com. Elbette başta bir kaleme âşık olmuştum, ama aslında bir üsluba ve samimiyete de vurulmuştum. Çünkü samimiyet ile laubalilik bu günlerde çok birbirine karıştırılıyor ve çok nadir doğru ayarı bulunuyor. (Âşık olduğum kalem, linke tıklayınca açılıyor.)

SAMSUNG CSC

Pilot Lady White Sakura Blossom

Yılların hasretinin sonunda, bu güzelliği kalemliğime çok sevgili bir ağabeyim sayesinde koyabildim. Pilot Lady White’ın bendeki modelinin ismi “Sakura Blossom”, bu sevimli arkadaş maki-e tekniğine benzer kabartma çiçeklere sahip, öyle mi, çok emin değilim. Maki-e tekniği için bakınız. Evet, siz de Japonların bu inanılmaz ince sanat anlayışı karşısında dilinizi yuttunuz değil mi. Her kadim sanat böyle zarafet dolu.

Ben bu yazıda sadece meraklısını ilgilendiren teknik konulara girmek istemiyorum. Zira aradığınız her nevden bilgi, Bana Sıkça Yaz‘da mevcut. Unutmadan bunca deli nasıl koordine oluyoruz, ondan da kısaca bahsedeyim; iki facebook grubu aracılığı ile. Bunlardan ilki, kendi aramızda kalem-yazı-mürekkep-kağıt üzerine konuştuğumuz, bugün 1700 aşkın üyesi olan bir grup. İkinci grupta ise, kalem ile ilgili her türlü takas ve satış yapılabiliyor, ticari olan satışlar müstesnâ.

Geleyim asıl bana sıkça sorulan sorulara. Kalemliğime. Toplam 17 dolmakalemim var, bunların bir kısmı antika denilebilecek yaşta, ama beni antikalıklarından çok yazma kaliteleri ilgilendiriyor. Bu sayı zaman zaman arttı azaldı, hediye gelen giden, satılıp alınanlarla, arzu ettiğim bir kalemlik haline geldi. Kalemliğimin bu haline pek çok arkadaşımın katkısı oldu, varolsunlar. Ve elbette pek çok öğretmenim oldu, Zeynep’in şahsında hepsine şükranlarımı sunuyorum, o olmasaydı, bunca güzel insanla nasıl tanışacaktım ki.

Gelelim kalemlere, bilen bilir, instagram’da kâfi derecede görünüyorlar kendileri.

Modern kalemler, genelde eski kalemlere göre daha iri kıyımlar ama örnek olması bakımından en büyük (Conklin All American Old Glory) ve en küçük (Kaweco Skyline Sport Mint) kalemim. (Diğer ikili Conklin Duragraph Forest Green ile TWSBI Eco.) Aşağıdaki slaytta kalemliğimdeki bazı kalemlerin uç kalınlıklarının örnekleri bulunuyor. EF (Extra Fine), F (Fine), M (Medium) ve B (Broad) uç tiplerinin yanı sıra kaligrafik uçlar 1.5 numara; esnek uçlar (Flexible) da mevcut. Uç seçimi, yazınızın boyutuna, yazma alışkanlığınıza göre değişebilir, tıpkı kalemin boyutunun elinize göre değişkenlik göstermesi gibi. Ama bu gözler ne minik kalemleri ne iri kıyım ellerde gördü. İri elli arkadaşlara selam ederim, kendileri böyle seviyoruz. ^^

Hasılı, her yiğidin bir yoğurt yiyişi var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce çok daha fazla detay düşünmüştüm, ne yalan söyleyeyim, ama sonra düşündüm, bu işin asıl keyifli kısmı, araştırma, merak etme, isteme gibi basamaklardan oluşuyor. Kimsenin merakını önceden incitebilecek bir yargıyla konuşmaktansa kendi kalem sevgimden kısaca bahsetmekte karar kıldım. İster hikâyesi olan kalemler sevin (Eski ya da antika demek yerine böyle demeyi daha çok seviyorum.) isterseniz de kaleminizin hikâyesi sizin hikâyeniz olsun; dolmakalem bir yol arkadaşı, kullan at çağına karşı bir fikir.

Son olarak bir istek listesiyle bitireyim, neler neler var siz de ölün isterim. 🙂 #wishlist

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 


Nasıl Bir Soru, Necmi Zekâ

 -Bu şiir senin mi?..

-Hayır, senin… (s.72)

Necmi Zekâ’nın “Nasıl bir müzmin?” şiirinde geçen bu diyalog, aslında bir kitabı yazarken o kitap hakkında söylediğimiz her şeyin doğrudan ya da dolaylı olarak bizimle alakalı olduğunun güzel bir ispatı sayılabilir. Okur olarak, Nasıllar’ıma bakarken Zekâ’nın şahsi söyleyişlerinin altını çizerken buldum kendimi. Aslında normal olanın bozuk, korkunçmuş gibi görünen gölgelerin de masum olduğu evreninde Zekâ, bizi kendi Nasıllar’ımıza doğru zaten sürüklüyordu. Paçavralar içinde sendelerken şık ve gösterişli gibi davrandığımızı, başa çıkamadığımızı dik duruşlarla örtbas ettiğimizi alaycı bir şekilde işaret ediyordu.

“Sendeliyorsun… Gerçi göğüsleyiciyiz. Güya göğüsleyici.” (s.18)

Şairin bizim için bıraktığı boş alanda top koştururken ironik ve kederli kimlikler giyiniyoruz. Kişisel söylemler içinde toplumsal yüklenmeler, toplumsal söylemler içinde umutsuzluktan artmış bir içe dönmek var şiirlerde. Öyle ki şair nerede dayak yiyeceğini biliyor ve hazırlıklı gidiyor kelimelerin yerine:

“An itibariyle dayak yiyip gideceğiz.” (s.20)

Necmi Zekâ’nın Nasıllar’ı Haziran 2016’da okuru selâmlamıştı. Üzerinden geçen altı ay içerisinde şiir ve kehanet arasında düşüncelerimi pekiştiren mısraları arasında kaldım bir müddet. Bu konuya uygun girdiler aradım edebiyat eleştirmenlerinde. Metafizikten çıkarmalıydık şairi. Ancak aynalara dönmek klişesine de kurban edilemezdi. Öyleyse bir tekrirden bahsedecektik “Nasıl bir serenat?” ile meselâ:

“…
Ben gerekirse, o şey olurum.
Ben gerekli durum, gerekirse.

Yakan el, yanık el.

Lûtfuna âmâde –kullanım sürem.” (s.27)

Nasıllar’da şairin kendi dairesinden halkalar halinde genişleyen umutsuzluğuna bugünden bakarken “Hatır, tamtakır” diyoruz. Zekâ’nın kolaylıkla söylenmiş gibi görünen mısralarından Gülizep’ten, Mugalem’e uydurulmuş –icat edilmiş de diyebiliriz- kalıplarına kadar her şey, olağan akışıyla bize “Üretelim durmadan/ Leblebi çekirdek düşünceler” diyor. Felsefenin çıkış noktası sorularla bugünün düşünüyormuş gibi yapan insanları arasında kurduğu olağanüstü zıtlık, epey eğlendiriyor okuru. Ancak bu gösterimin gerçek olduğunu hatırlayana kadar:

“Bakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan dolaşıyorsunuz.
Çok şey alıyorsunuz, bir şey almıyorsunuz.

Çakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan konuşuyorsunuz.
Çok şey anlatıyorsunuz, bir şey anlatmıyorsunuz.” (s.68)

Sosyal medya kavramlarını kullanmadan, modern araçların gündelik ve geçici dünyasına bulaşmadan yalnızca şiirin yegâne malzemesiyle neler söyleyebiliriz hem kısırlaştırmadan söyleyişi hem de şekil ve muhtevaca yenileşerek. Zekâ’nın şiir dili için Osman Çakmakçı şunları söylemişti:

“Dönemin şiirselliğinin, şiirsel söyleyişinin, bakış açısının, dünyasının, giderek evreninin dışında yer alıyor bu şiir. Tanımlanmasının zor olmasının öncelikli nedeni bu. 1980 şairlerinden de kendi bağımsız yürüyüşü ile ayrılır. Kendine özgü, kaotik yapısıyla günlük yaşamın acımasız paranoyasını, şizofrenisini yansıtmaya çalışır. Her günkü tanıdık olaylar, sözler bu şiirde bir bıçak gibi saplanır insanın böğrüne.” (Hazır Şiirselliğe Karşı, Radikal Kitap, 26 Nisan 2013.)

Çakmakçı’nın Yere Yığılanlar Yere Çakılanlar kitabı üzerine söyledikleri, Nasıllar’da da tazeliğini koruyor. Necmi Zekâ’nın şiirinde iddiasını devam ettirebilen bir şiir görgüsü mevcut.

“Herkes kendi yoluna dünyası.
Dört deryası tel tel olmanın
Git gözüm görmesin’e doğru…

Bunlar genel görünümün
Çok çok azı üstelik.” (s.47)

Seksen soru soran kitap, sanki eleştirmenlere önceden bir cevapmışçasına “Nasıl bir eleştiri?” şiiri ile bitiyor. Sadece şiirlerin başlıklarında soru işaretleri görmeniz sizi yanıltabilir, kitabın bütün bir sorular yumağı, kendi kaosuna çok sıradan bir şeyi söylercesine buyur ediyor.

“Elimle koymuş gibi’nin kalbi
Nerede atıyor acaba? (Kolaylıklar dilerim.)” (s.91)

Çocuksuluk, karamsarlıkla sarılıyor. Normalleşmişin korkunç bilgisini, sıradan bir işi yapar gibi bildiriyor şair bize. Artık pembe ve albenili görünen ne varsa siyah bir uzaya tekabül edecektir. Yahut bütün bunlar benim bir yanılsamam:

“Sonsuzluğun bünyemize en uygun olanı:
Yedi düvelden intikam hayali.” (s.60)

İşbu yazı, Hece Dergisi Şubat 2017, “Şiir: 2016” dosyası kapsamında kaleme alınmıştır.


Edebiyat Ortamı Dergisi Şiir Yıllığı-2016

Edebiyat Ortamı Dergisi, Şiir Yıllığında bu yıl Otomatların Marşı üzerine de bir değerlendirme yazılmış. Yıllığın hazırlanmasında emeği geçen herkese şükranla…

20170405_160538


Aşkar Dergisi Söyleşisi

Sevgili Özgür Ballı ile Aşkar’ın 40. sayısı için Otomatların Marşı kitabından yola çıkarak, şiir ve şair üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

askarsoylesi

Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Otomatların Marşı Hece Yayınları’ndan basılmış bir kitap olarak okura ulaştı. Her yeni kitabın bir çağrı olduğunu düşünüyorum ben, umarım istediği sesleri alır. Almaya başlamıştır bile belki. Nasıl gidiyor sizce?

Tam tabirle güllük gülistanlık. Kitap hakkında Yağız Gönüler, Atakan Yavuz, Hasan Bozdaş, Suavi Kemal Yazgıç birer yazı kaleme aldı, varolsunlar, şaşırdım, sevindim; Otomatların Marşı ile ilgili olarak genel olarak seviniyorum.

Ne güzel,  böyle zamanlarda seviniyorum, benim de tecrübe ettiğim bir his olduğu için anlıyorum. Daim olsun, kalıcı olsun diliyorum bir yandan.

Daha önce yazılmış yazıları ve söyleşileri okumaya çalıştım, benzer sorular olmasın düşüncesindeyim, bu sebeple “şairin demek istediklerini” açacak sorularla devam edelim istiyorum ama önce kitapta fark ettiğim bir başkalaşım var, bundan biraz bahsedebilir miyiz? Kastım şu; kitabın açılışındaki şiirler bence “Ölüm Çeşitleri” şiirine kadar, başka bir sesle ilerlerken bu şiirden itibaren şiirde büyük bir metamorfoz, olumlu yönde bir kırılma görüyorum, tespitimde haklı mıyım, ne düşünüyorsunuz?

Aslında şiirleri kitaba tarihsel bir sıralamayla koymadım ama sıralarken okuru ağır ağır içeri kabul etmeyi düşünmüştüm. İlk kitapların daha çok biyografik şiirlerden oluştuğunu düşünürüm. Kendi okuma serüvenimde de ilk kitaplarında şairleri ararım, sonra o ses, çoğul ve başkalaşmış olarak devam eder. Biyografik şiirlerin kusurları diğerlerine göre elbette daha kişisel olmalarıdır. Belki bu ilk dört şiire bu açıdan bakılabilir.

Şair bazen kendisi için de şiir yazabilir diyor Mehmet Öztek, bu bağlamda biyografik şiirlerin okurun şairle yakınlaşmasında da önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum ben. Kusurlu bulmadım zaten kastım bu değildi ama şiirin imkânlarını sonraki şiirlerinizde daha geniş kullandığınızı düşünüyorum, hem baktığınız yer, hem biçem olarak.

Kitapta beni vuran bir ikilik var; “Ben bu şiir bitti kafamda yaralar/Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur” diyorsunuz “Hiçbir Söylediği” şiirinizin sonunda. Bunun üstünden şunu sormak istiyorum, Türkçe şiir yazmak, şiiri Türkçe yazmak bir avantaj mıdır? Türkçe ile ilişkiniz, yakınlık dereceniz nedir?

Türk dili ve edebiyatı okudum, samimi sayılırız zengin/fakir tüm zamanlarıyla. Türlü türlü Türkçeler var. Lehçeler, ağızlar, şiveler… Hatta her insan başka bir Türkçe konuşuyor. O yüzden Türkçe şiir, ama kimin Türkçesi. Kendiliğini inşa edebildikten sonra şiir yazmanın her dil içinde paralel maceraları olduğuna inanıyorum. Türkçenin tüm serüvenini seviyorum, bunu çeşitli vesilelerle okura hissettirmeye çalıştım, ne kadar başarılı oldum bilmiyorum.

Bana öyle geliyor ki; şiir kelimelerle (en azından bazen) yazıldığından içinde bulunduğu dile bağımlı, mahkûm yahut onunla kanatlanan bir şey olabilir, ama şiir sadece kelimelerle elde edilemediğinden hiçbir dil tamamen ne avantajdır yazanı için ne de dezavantaj.

Kitaba da ismini veren “Bezgin Otomatların Marşı” şiirine gelmek istiyorum.  Önce şunu sorayım, kitabın ismini bulurken çok zorlandınız mı? Yani benim ve çevremdeki bazı şair arkadaşlarımın karşılaştığı bir güçlük olduğu için soruyorum bunu, alternatiflerin içinden seçtiğiniz bir isim miydi yoksa zaten dosyayı yapmaya karar verdiğinde ismi hazır mıydı?

İkinci sorum ise şu olacak, “insansı otomatlar” diyorsunuz, sence gittikçe makineleşen, otomatlaşan bir halde miyiz? Teknolojiye ve bu evrilime nasıl bakıyorsunuz?

Çok zorlandım diyemem. Dosya oluşturmaya başladığım zaman başka bir isim vardı. Ancak şiirler yönümü değiştirdi, birkaç alternatif çıkardım, asıl isim Üsküdar’da bir kafede dört şair ve bir öykücünün olduğu şen bir masadan çıktı, şiirlerin isimlerine bakıyorduk, Otomatların Marşı o an bize göründü diyelim.

Evet, gittikçe otomatikleşiyoruz, insani melekeler yerini hazırlanılmış ve yüklenilmiş tavırlara bırakıyor. Birinin vicdanlı bir hareketi herkesin gözünde onu aptal yapıyor. Şiirlerin büyük kısmında teknolojiyle alakalı olsun ya da olmasın hissizleşen insanlarla bir sorunum var, evet, otomatlaşıyoruz, bize verilen işleri yapan, ama onunla bir bağ kurmayan, yanındaki insanla bağ kurmayan, ekranların yediği yüzlerimizle gülmeyen güldürmeyen insanlar oluyoruz. Yarın bir gün makinelere daha özgün tepkiler vermeyi öğreteceğimiz çok net, ancak biz o her biri o duruma münhasır duygulanmaları hatırlayabilecek miyiz.

Sanırım o kafeyi biliyorum ben, tahmin edebiliyorum yani. Şairlerin şairlerle, öykücülerle arkadaşlığı bence bir imkân. İyi şairlerle arkadaşlık etmek de öyle. İnsan benzer bir dili konuşabildiğini hissediyor. Günlük hayatınızda bu durum nasıl şekilleniyor, ne düşünüyorsunuz şair arkadaşlıkları hakkında? Şair olduğunuz için mi arkadaş oldunuz, arkadaştınız da şair mi oldunuz diyeyim ya da? Ya da böyle şeyler, biraz anlatır mısınız bu “camia” ya bakışını?

İlgilendiğimiz, hayatımızın merkezine aldığımız şeylerin girip çıktığımız ortamları etkilediği bir gerçek. Bir tercih olarak değil, doğal sürecinde şiir yazmaya başladıktan sonra şair arkadaşlarımın sayısı artmaya başladı. Ama onun evvelinde de arkadaş olduğum, hâlâ devam eden arkadaşlıklarım var. Camia ile ilgili bir sürü şey söyleniyordur, bilhassa yüksek egolarımız üzerinden dönen, ancak şahsen arkadaşlarıma bağlılığım sessiz ve kavidir. Örneğin bir dergiye eser gönderiyorsunuz, ama bu sizi bütün dergiyle arkadaş etmeye yetmez, bir dergiye hiç eser göndermemeniz de oradaki insanlara muhabbetinizin önüne geçemez, normalde olması gereken budur. Burada bir şair ve onun çevresini baz alarak konuşuyorum. Klişe çeteleşme görüşüne hiç girmiyorum ve katılmıyorum da. Hâsılı tırnak içinde “karşı”nın dergisi, senin taraf benim taraf  gibi değişik bakış açıları da görmüyor değiliz, bunların insan ruhuna aykırı şeyler olduğunu düşünüyorum. Hırs ve nefretin edebiyat içinde bir karşılığı olamaz.

Cevabınıza sevindim, aklıselim insanların bu yönde düşündüğünü görmek güzel benim açımdan. Çünkü sahiden işin şiir kısmı değil de şair kısmı zor biraz Türkiye’de.

Peki, yine şairlerden devam edelim ama bu biraz daha poetik bir soru sanırım, şiirinizden bahsederken adının anılmasını istediğin bir şair var mı, varsa kimdir? Yani sizin poetikanız konuşurken kimden bahsetmezsek eksik kalır sizce o eleştiri? Ya da kiminle benzeşmekten –öznelliğini koruyarak tabii- mutlu olursunuz? Sizden önce kimi okumalıydık? Şiirinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Divan şairlerinden bu yana çok etkilendiğim pek çok şair oldu. Aslında okuduğum herkesin bende bir payı var, kendimi tek bir şairin öğrencisi olarak nitelendiremiyorum. Hepsinin itiraz ettiğim, sevdiğim, hayran olduğum yanlarının bir şekilde bende yankı bulduğunu görüyorum. Şiirimi bugün aslında pek çok çağdaşım gibi önceki kuşakların bütün bir sonucu olarak görüyorum. Hem de önceki kuşakların sadece sevdiğimiz, hayran olduğumuz yönleriyle değil, sevmediğimiz, itiraz ettiğimiz yönleriyle de.

“Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar” şiirinizde “şimdi açık açık söyleyemem ama çok mutsuzum” diyorsunuz en açık haliyle, yer yer bazı dizelerde humora dayalı söyleyiş biçimleri görüyoruz, ironi şiirlerinizde ne ölçüde yer tutar, bir araç olarak kullanır mısınız? Şiirde ironi hakkında düşüncenizi merak ediyorum.

Şiirde ironi seviyorum. Ama burada ironi kullanayım diye planlı bir şekilde değil, şiirin akışı içinde olması gereken yere küçük dokunuşlar halinde. Sürekli alaycı olmayı da tamamen ciddi olmayı da yadsıyorum. Şiir içinde araçların şiirin önüne geçmemesi şartıyla her şeye açığım.

Sanırım sıradaki sorum verdiğiniz cevabı biraz genişletmen için de imkân olacak.“Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu” şiirinizde “annem olsa şimdi bana biber kızartması yapardı/oysa bunlar uzak konular şiire” diyorsunuz.  Şiirin içinde şiirden bahsetmek benim eleştirildiğim bir konu, siz bu yönde eleştiri aldınız mı? Şiir bu anlamda gerçeklikten kopuyor mu birinci sorum?

İkincisi ise biber kızartması dahil nelerin şiire yakın ya da uzak olduğuna neye göre karar verirsiniz, şiirinize neler dahil?

Bir şiir kamusu var ve ‘bu şiire giremez, şu şiir olamaz’ diye mahalle baskısı oluşturuyor üzerimizde. Bu kamu, şair arkadaşlarımız yani yakınlarımızdan başlıyor en dışarıdaki halkaya doğru genişliyor. Şiiri kelime olarak şiir içinde görmekten hoşlanmayan şair dostlarımdan en çok eleştiriyi alıyorum. Ama şiirin içine girdikten sonra bir kelime olarak “şiir” diğer aktörlerden daha üstün olmuyor benim için. Gerçeklikten koptuğunu düşünmüyorum lâkin güvenilir bir yeri olmadığını söyleyebilirim; bir taşlamayı, ironiyi yahut da büyü bir hakikati(!) taşıyıcı misyon üstlenebilir. Değişkenlere göre sahicilik kazanabilir yahut tamamen olduğundan başka bir şekle bürünebilir.

Biber kızartması konusuna gelirsek; hiçbir zaman şu kavram ya da şu kelime şiire giremez iddiasında biri olmadım. Bunun olgun bir bakış olduğunu düşünmüyorum. Zira şiir, dil içerisinde yaşıyor; annenin karnında bebek gibi düşünülebilir. İçinde yaşadığı da canlı kendi gibi. Dilin imkânları, kavram dünyası değişebilir, şiir de bundan elbette nasibini alacaktır. Aksi yerinde saymak, klişeye düşmek olur. Kimi sanatın dünyasına sıradanlığı, bayağılığı yakıştıramaz; kimi de buna karşı çıkmak için tüm çirkinliği, iğrençliği boca eder. Postmodern eserlerde bugün bu karşı çıkışların nüvelerini görürüz. Necaset şiire girer misal bir yerde. Bundan nefret ederim, ama bu şiire giremez diyemem yine de. Bu bir tercih meselesidir, benim şiirime giremez de bir başkasının şiirinde doğru yerde ve kararında yer bulabilir. Sadece şu ayrım benim için önemli; sıradanlığı ve bayağılığı aşağılayan sanat anlayışına karşı durmak için mi bir şeyler üretiyorum, yoksa tamamen kendi tercihim/ kendi bakışım içinde mi o eseri yeşertiyorum. Bir başkasına karşılık oluşturulan düşüncelerin temellerinin sağlam olduğuna inanmıyorum. Ya zamanla o karşı duruşu kendimize indirgememiz gerekir yahut da zıtlıktan doğan yüksek enerji kendiliğinden pörsüyüp yerini boşluğa bırakır.

“Bir”  isimli şiiriniz “Becerebilirsem aşk şiiri yazacağım sana” diye bitiyor, bu dizeden çıkışla sormak istiyorum, günümüzde Lirik Şiir için kötü bir algı var, yani benim gözlemlediğim bu, lirik şiir aşağı bir şiir gibi görülüyor, siz lirik şiirle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bence Lirik Şiir popüler kültür kurbanı. Bir dönem yükselen popüler müzik birlikte ile yazılan her duygu dökümünün şiir sayıldığını, hatta bu içdökümlerin güzel ambalajlarla şiir olarak rağbet gördüğünü ve popüler kültürün en çok içini boşalttığı kavramların aynı zamanda Lirik Şiirin kavram dünyasına ait olduğunu düşünürsek; Lirik Şiirin aşağı görülmesi çok da abes değildir.

Bugün klişeye düşmeden bütünüyle lirik bir şiir yazılabilir mi emin değilim. Şiirim içinde lirik gelgitler mevcut, ancak modern dönemde şiir, çevresine gözünü kapayamayacak kadar kamuyla iç içedir. İletişim aygıtlarının bir sonucu olarak. Bugün lirik şiir sahteciliğe düşmeden acı çekemez, çünkü elektronik mesajlaşma sistemleri, görüntülü aramalar var. Yani diyeceğim o ki; lirik şiir kendi başına düşük olamaz, ama bugün süprüntü haline gelen malzemesiyle bizi sahiciliğine ne kadar inandırabilir emin değilim.

Söz iletişim aygıtlarına gelmişken şunu sormak istiyorum, “El Değiştirdi Kâbus” şiirinizde “lütfen e-posta ve şifrenizi girin/ burada dilediğinizi asabilirsiniz” diyorsunuz. Benzer bir tepkiyi ben de “Like” şiirimde vermiştim. Ve fakat bizim de e-mail hesaplarımız, şifrelerimiz, twitter hesaplarımız vs. Var. Şair için bu durumu bir açmaz olarak görüyor musunuz? Bir de yeni dönem teknolojisini şiire sokuyoruz ama bu teknoloji ilerlediğinde, değiştiğinde, sonraki dönem okurları için bir boşluk yaratır mı, ne düşünüyorsunuz? Şiirimizi bu imkânlarla zayıflatıyor olabilir miyiz?

Şiirde iletişim araçlarını eleştirip sonra herhangi bir sosyal medya hesabımızdan eleştirdiğimiz şeyleri yapıyorsak evet bir açmazdan hatta kendimizi kandırmaktan söz edebiliriz. Teknolojik gelişmeleri inkâr edip yüzyıl öncesinin şiirini yazmaya devam edemeyiz. Siz “Like” ile ben “El Değiştirdi Kâbus” ile bir şekilde bugünün insanının yüz yüze kaldığı durumlara bir şeyler söyledik, bundan sonra da söyleyeceğiz.

Elbette teknoloji herhangi bir değişim gibi değil ve bu nedenle kavram dünyası her şeyden hızlı yüz değiştiriyor. Şiirimize teknolojinin bugünkü kavram dünyasını dahil ederek risk almış oluyoruz. Yazdıklarımızın etkinliği tamamen yiter mi, yaşanıp görülecek. Ama hiç değilse bu nevden yazılan şiirler, bundan 50-100 yıl sonra yaşayan birisi için tarihi bir vesika olarak görülebilir. Sanatın tanıklığının kavramlarına yabancılaşılsa da bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Zamanınız için çok teşekkür ederiz, şiirinizin yolculuğu uzun olsun, etkili olsun dilerim. Son olarak bu sayıyla 40. Sayıya ulaşan  Aşkar hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz, bir de okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj varsa aracı olmak isteriz.

Ben de çok teşekkür ederim.

Aşkar’ın yolculuğu, duruşu daim olsun. Uzun süredir takip edip duruşunu takdir ettiğim bir ekip Aşkar ekibi. Sanatı savunmayı çığırtkanlıkla, birbirini ötekileştirmekle karıştıranların karşısında; kendi kalarak, edebiyatın ve sanatın içinden samimi ve naif bir duruş sergilemek hiç de kolay değildir. Bu nedenle hassaten teşekkür ediyorum Aşkar’a.

Şiir okurlarına söylemek istediklerimi Otomatların Marşı’nda söyleyebilmişimdir inşallah.


Otomatların Marşı-Atakan Yavuz

Çin’in ilk önemli şiir eleştirmenlerinden Liu Hsieh (6. yy.), “Edebi Akıl ve Ejderha Oymacılığı” adlı kitabında ideal şiiri rüzgâr ve kemiğin dengeli bir terkibine ulaştığında uçabilen kuşlara benzetir.* Şiirde tek başına fikir ya da dilin mevcudiyeti şiiri sakatlar ona göre. Bu ikisinin ideal terkibidir bir şiiri var eden. Hsieh için şiir kuş ( kemik-rüzgâr) olabilendir. Ne sadece iyi fikirler (kemik) ne de ince duygular (rüzgâr) tek başına şiiri havalandırabilir.

Türkiye’de neredeyse yüz yıl sonra istiklal marşlarının yeniden sokakları çınlattığı günlerde, tarihi bir kırılma anında, bir başka marş kondu okuma listelerine: Otomatların Marşı. Nergihan Yeşilyurt’un ilk şiir kitabı olağanüstü bir dönemde çıktı okurun karşısına. Yüzyıl önce Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, İsmet ve Refet Paşaların, Kafkasya, Dumlupınar ve İnönü’de başlattığı özgürlük şarkılarını bu kez isimsiz kahramanlar, şehir içlerinde soğuk asfaltın üzerinde başlattılar. İster istemez çağdaş metinler yerine eski kitaplara geri dönüldü: Zeytindağı, Eğil Dağlar, Üç Mesele, Hangi Batı? Geri dönüldü çünkü İstanbul işgal edilince aslında Medine’nin de işgal edilmiş olacağını, Ankara düşerse İzmir’in sendeleyeceğini yeniden hatırlamamız gerekti. Batı için kurtarıcı olan evrensel değerlerin burada işgal gerekçesine dönüştüğünü yaşayarak görmemiz icabetti. Garip bir tevafuk ama aklını ve vicdanını hastalıklı bir ruha kiralamış “otomat” kölelerin marşı, İstiklal Marşı karşısında cılız bir inleyişe dönüştü. İşte o zaman hayatın ve eleştirel düşüncenin kalbinin aynı yerde attığı modern şiirin, tam da Nergihan Yeşilyurt’un odasından çıkmayı göze alarak dâhil olduğu bağımsız bir fert olma ağrısının hayatî önemini de anladık. Bu yüzden Braudel’in Akdeniz için söylediğini modern şiir için de söylemeliyiz: Modern şiiri görmek, tekrar tekrar görmek gerekir. Akdenizliliğimizin, Türkiye’ye yerleşmemizin teminatı modern şiirdir.

“İnsanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen”

Hece, Dergâh ve Hacı Şair gibi dergilerden ismine âşina olduğumuz şairin Hece Yayınlarından çıkan Otomatların Marşı** kitabı yirmi yedi şiir ve iki bölümden oluşuyor: “Nûn” ve “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş.” İlk dikkati çeken husus, kitabın temasına uygun ve iyi çalışılmış bir kapakla açılması kitabın. Otomatların zihinlerdeki deformasyonla başlayıp, insanî olanın teminatı olan yüzlerin bozulmasıyla sonuçlanan karanlık işleyişini oldukça güzel resmetmiş bir kapak bu. Açılış şiiri ”Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar” sıradan bir sabah manzarasıyla başlıyor. Çeyiz sandıkları ve emekli sızlanmalarının arasında bir şair varsa, her sıradan manzara gibi az sonra bir şeylerin ters gideceğini tahmin edebiliriz. Burada da öyle oluyor. Bronz heykellerin bile hakkını teslim ettiği güneşe sırtını dönerek, gündelik dile teslim olarak anonim/otomat bireylerin sessizce, anlaşmalar imzalayarak, çillerini örterek, referanslar sunarak “her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı” olmalarının kaydını tutuyor şair. Yağmurun bile artık klişe yağdığı hayat da elbet bir mutsuz bilince dönüşüyor onda. “Evcil ve medeni olanın” aslında uçurumda oynadığı bir maskeli balo bu; “Toplu konutların plastik salıncakları”ndan başlayıp ağlayanı kötü bir palyaçoya dönüştüren “ucuz kumaşların” müellifi olan şehirde yaşanan. Her şeyin bu baş döndürücü gelip geçiciliği –keder hariç- ve yeni yetme şarkıların sığlığı karşısında, susmanın imkânsızlığı ve konuşmanın anlamsızlığı arasında sıkışıp kalan şair hüzünle soruyor: “İnsanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen?”

“Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur”

“N” ve “Eski Koltuk Baharı” şiirleriyle Yeşilyurt, şiirini masalların etkisine açarak şiire geniş hayal gücünü ve fantastik olanı da dâhil ediyor, oyunun imkânları devreye giriyor: “Çocuklar beni kendime çeviriyor, kralı annesi camdan yemeğe çağırıyor.” Sıradan bir sabahın içinden, telaşlı ağaçların, kral çocukların içinden geçerek “topluma karışmak” kendini “kamusal prangalara” teslim etmek bir “onulmaz ihmal” şair için. Yeniden odalara, kitaplara dönüyor: “Üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kendimi.” Belki de kanat çıkaramamanın acısıyla trenler icat ediyor odalardan odalara, kadınlarına, Emily Dickinson’a, Ingeborg Bachman’a ve Didem Madak’ı ziyaret ediyor, “becerebilirsem bir aşk şiiri yazacağım” diyor.  Bundan sonraki şiirlerde hemcinsi şairlerle bir diyaloga giriyor. Bu diyalog, kendini etkiye açmak şiir açısından bir sağlık alametidir. Çünkü özgünlüğü sahici kılmak ancak bu tür akrabalıklara sırt çevirmekle değil onları kabul etmekle mümkündür. Yer yer yeniden monoloğa dönse de öfke (“kaldığım yerden yüksek sesle okuyacağın dünyanın canına”) ironi (“bugünlerde Market Tanrısı Bakkal Tanrılarından daha çok dileği kabul ediyor”) kusursuz bir lirizm de katılıyor ilerleyen şiirlere ( “aklımdasın/ bir çiçeğin gölgesini bulması gibi bir şey bu.”)

Yeşilyurt, kitabın ikinci bölümü olan “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş”te kendine özgü bir sese kavuşmuş, sahici bir lirizm ve derinliği yakalamış görünüyor. Son şiir “Hiç Günlük” yedi bölümden oluşan bir düzyazı-şiir. Ontolojik gece sorularına verilmiş samimi cevapları içeriyor bu şiirler: “ilahî bu kalbin içine niye kuş kattın da göğü üzerinden kaldırdın. bir dudak payı içlenmek kalmış. sonrası hiç. hiçbir şeyden kırılır kalbimiz. hem hiçbir şeyden ağır ne var ki.”

“Mevsimsiz bahçelerde avuç içi kadar ömrüm”

Nergihan Yeşilyurt, Divan şiiri üzerine birikimi olan, şiirde modern bir zihni açığa çıkaran şairlerden. Cinsiyetçi değil ama şiirini kadınlık vasfına cesaretle sahip çıkarak yazıyor. Nezaket, incelik, içe bakış, hüzün, yalnızlık, yoksunluk… şiirinin temel meseleleri olarak çıkıyor karşımıza. Modern kadın şairleri iyi okuyup sindirmesi gibi bir avantajı da var.

İyimser fakat inatçı denilebilecek kadar da uyumsuz, estetikten ödün vermemesi öfkesini dizginliyor fakat doğaya karşı “onulmaz” bir kabullenişi var. Eleştirel yaklaştığı konularda bile özenli bir dili tercih ediyor; duygu ve olguyu bir arada yazıyor.  Soyut ve somut imgelerin yoğun bir terkibi var şiirinde.

Otomatların Marşı’na genel olarak baktığımızda Nergihan Yeşilyurt’un samimi ve nitelikli bir arayışın ürünü olan bu çalışması, Liu Hsieh’in ölçüsüyle kuş olabilmeyi başarabilmiş bir ilk kitap. Yer yer kapalı ve uzak/öznel çağrışımları, tahkiyeye kolayca yaslanması, rahat söyleyişin riskini üzerine alması bir yana; moda akımlara prim vermeme cesaretiyle, -pek çok genç şaire sirayet eden- içindeki ahlakçı vaizi susturma iradesiyle okuru üçüncü sınıf bir ilahiyatçı retoriğe ya da vasat bir ideolojik/muhalif söyleme değil içten ve nitelikli bir arayışa davet ediyor.

 

*Bkz. Eliot Weinberger/ An Elemental Thing/ New Direction Publishing

**Nergihan Yeşilyurt/ Otomatların Marşı/ Hece Yay. / Haziran 2016

Bu yazı Dergah Dergisi’nin 319. sayısında yer almıştır. (Eylül 2016)

 

 

 


Hasan Bozdaş’la Otomatların Üzerine…

Hasan Bozdaş ile İzdiham.com için, kitabım Otomatların Marşı üzerine yaptığımız ilk söyleşidir.

askar rop

Hasan Bozdaş: Merhaba, ne var ne yok Nergihan?

Nergihan Yeşilyurt: Bulaşıkları makineye dizdim de geldim. Sen de şükredenlerden misin? Ne az şükrediyoruz.

HB: Hamd. Bayramı sorayım. Kaç çocuk saydın?

NY: Kazık kadar olmuşları saymazsak pek çocuk saydığımı söyleyemeyeceğim. Bazıları bayrama girmediği için çocuklara bakıp kederleniyorum. Dünyanın her yerinde eşit olarak bayrama girildiği bir zaman olmayacak galiba.

HB: Eşit olarak bayrama girdiğimiz zaman insanların ölmesine de gerek kalmayacak. Neyse ki konumuz bu değil. Biliyorsun kalite standartları gereği konuşmalarımız kayıt altına alınmakta. Borçlar Kanunu 4/2 nazarıyla da, şu anda bu röportajımız hazırlar arasında yapılmış gibi hüküm ve sonuç doğuracaktır. Şimdi, öncelikle kitabın çıktı, neler hissediyorsun? 

NY: Bir şey hissedemiyorum. Henüz olayın farkına varamadım galiba. Uyanınca göreceğim Hanya’yı Konya’yı.

HB: Bu kötü oldu. Şair uykuda. Ama biz okuduk, anlayacağımızı anladık. Belki sen de anlatmak istersin bir kitabın doğum sancısını, şairin ilk göz ağrısını?

NY: Son beş yıldır şiir kitabını düşüyorum; ismi, üslubu, sanat görüsü, her şeyi değişti. Kendilik heykeli etrafında dönüp ‘burada da bir çapak kalmış, şurası da çok sert/çok yumuşak, geçişleri olmamış, ay bu yüz neye benziyor böyle’ diyerek geçirdim günlerimi. Yapılmış bir şeyi, yeniden ve yeniden yapmayı hoş görmeyenler olabilir. Ama şiiri (sanatı) yaratılışla paralel bir düzlemde düşünüyorum, enerji parçalanıp yeniden başka formlarda birleşebiliyor, benim parçalamamın da bir sınırı yok. Bu kitap sancıdan çok, parçalanıp birleşmekten ibaret olabilir. Değişkenler, ana malzemenin ne kadar içine nüfuz edebilir ki. Anlaşılan şeyler ana maddeye ne kadar isabet edebilir…

HB: Peki, şiire nasıl bulaştın? Şöyle zaman makinesinde biraz geriye gitsek,  o gün neler oldu?

NY: Klişe bir girişim var, ilk şiirimi 11 yaşında bir yarışma için yazdım, dünyadan da ve şiirden bihaberim elbette. O dönemden sonra okumak dışında şiirle çok az ilişkim oldu. Liseden sonra bir şeyler oldu, derken olaylar gelişti. O bir şeyler yahut daha doğru tabirle şiiri doğuran ilk nüve rolünü şiire bıraktı. Şiirden önce de yazıyordum, ama öyküler, fantastik öyküler bilhassa, masallar yazıyordum. Okuduğum her kitaptan sonra 4-5 sayfa yazı yazmayı alışkanlık haline getirmiştim. O bir şeye benzemez metinler, beni buraya getirdi.

HB: Dergiler bu serüvenin neresinde ve bugünkü anlamıyla o nüveye nasıl ulaştın?

NY: Lisede okulumuzda Toprak isimli bir dergi çıkıyordu, ancak çok fazla ideolojik doneye boğulmuş durumdaydı, bir gün derginin editörü olarak buldum kendimi. Dergilerle ilk tanışmam o şekilde oldu diyelim. Asıl tanışma ise üniversitede gerçekleşti. Bir hocamın “bu yazdıklarını artık bir yerlere göndermelisin” yönlendirmesi ile upuzun liste çıkarıp bir sürü dergiye yazılarımı yolladım. Bu dergiler içinde Varlık, Kitap-lık da vardı; Dergâh, Hece de.  Hiçbirinden dönüş alamadım. En sonunda bi dergiden cevap aldım, o cevaba ve Şeref Akbaba’ya hâlâ şükran duyarım. Doğru nüveye tıpkı tasavvuftaki gibi bir yolculukla ulaştım, sevgiliden geçip sevgiliye varmak, hoş o zaman bu sevgiliden de geçilebilir anlamına gelir ama ziyanı yok. Geçilmez şey yoktur zaten dünyada.

HB: Bu arada Elif Nuray’ın selamı var. Hırsızlarla şairler arasındaki farklar nelerdir?

NY: Ve aleykümselam. Zor soru.  Gerçek hayatta şiirdeki kadar iddialı değilim. Gerekli cevapları kitapta bulmak, bende bulmaktan kolay sanırım.

HB: Kuşağınla aran nasıl? Kimleri takip ediyorsun? Davud’un İnsanları ile birleştirip cevaplandırabilirsin, bugün edebiyat dergilerinin işlevleri dâhil, atölye midirler mesela?

NY: Kuşağımla aram iyi. Hepsine selâm. J Böyle olmuyor değil mi. Şöyle zaten sevdiğim kalemleri Davud’un İnsanları’nın renklerine bağlamaya çalışıyorum. Tabi ben kuşağımı bir yaş aralığı olarak düşünmüyorum. Davud’un İnsanları’nda okuduğunuz şairler gerçekten sevdiğim kalemler. Tabii hepsi o kadar değil. Kişi isimlerinden çok dergi ve fanzin ismi saysam daha az unuttuğum olur sanıyorum. Son dönemde Nepal, Tezgah, Japonya, Merkezkaç, Mosmodern, Kontra, Gard gibi şiir merkezli dergiler ile Dergâh, Hece, Aşkar, İzdiham gibi dergileri düzenli takip etmeye çalışıyorum. Onun dışında IAN, Öykülem, Duvar, Mavi Yeşil, Post, Kitap-lık düzenli olmasa da okuduğum dergiler. Yine de unuttuğum bir sürü isim olmuştur. Dergileri atölye olarak görmek bence biraz yazarın/şairin kendi ile alakalı bir şey. Şiiri ne kadar bir sürecin ürünü gördüğünüzle alakalı. Davud’un İnsanları’nda bizim derdimiz sadece edebiyat, o mesafede de yalnızca insan bulunuyor. Kimi vicdanlı bir söyleyiş kimi de yüksek sanat/keşfedilmemiş bir şeyler deneme kaygısı güdebilir. Ama şu konuda netim, bir orada güzeli arıyoruz. Dergilerin çoğu için de böyle söylemek mümkün.

HB: Peki, sen böyle yaptıkça ben de içine girmek istiyorum kitabın. ‘Hiç Günlük’ Nergihan açısından tarz olarak devam ediyor mu yoksa o kalıp öylece bir şiirdi ve bitti mi? El Değiştirdi Kâbus gibi şiirlerin de, kitap içerisinde bir başka söylemle ortaya çıkıyor,  kitabın bütünlüğü açısından nasıl görüyorsun?

NY: Sondan başlayayım. El Değiştirdi Kâbus tarzında, Welcome to Machine, Refakatçi gibi şiirlerim var, hatta Biri Bu Şiire İsim Düşünsün ona göre daha sert bir şiir sayılabilir.  Postmodern materyaller de klasik imgeler de şiir içinde Nergihanca’ya dönüşebiliyorsa benimdir, devam eder ya da etmez, bu konuda kesin bir şey söyleyemem. Düz yazı şiir, yeni bir şey değil benim için. Lakin eskiden yazdıklarımı bir düz yazı şiir bilinciyle yazdığımı söyleyemem. Devam edebilir de etmeyebilir de. Şiir dokusunun nasıl örüleceği bir sürü değişkene bağlı çünkü.

HB: Kitabını, annenin nezdinde tüm kadınlarına ithaf etmişsin, kitapta Özgecan’a yazılmış bir şiirin haricinde andığın ve karakterize ettiğin dostların var. Burada şunu sormak isterim, kadın ve şiir arasında bir duyarlılık ilişkisi benimsiyor musun ve bunun şiirine ne ölçüde aktarıldığını veya yakıştığını düşünüyorsun?

NY: Bu aslında oldukça kişisel bir şey. Şiirlerimi kadınlarıma ithaf ederken onların müthiş birer özne olarak hayatımdaki yerlerine saygı duruşunda bulunmak istedim. Şiir ve kadın ilişkisini, nesneden özneye taşırken aynı zamanda kendi imgelerimin de yine kadınlar üzerinden yürüdüğüne şahit oldum. Bu şahitliğimi ne kadar aktarabildiğim okurun takdirinde.

HB: Ben okuduğum şiirlerin Nergihan’ın sokağından olduğuna eminim, karakterler de aynı mahalleden. Nergihan ne kadar emin? Trenlerle oynuyor mu hala?

NY: Trenler değil de… Az evvel koca bir biber kavanozunu kırdım.

HB: Çok acı varsa sonra da devam edebiliriz? 

NY: Yok, devam edebiliriz.

HB: Pekâlâ, Nergihan’ın şiirinin köklerinde hangi şairler var? Hangi şehirler, hangi mevsim, hangi rüyalar? Rüya demişken, rüyalarla aran nasıl, sık rüya görür müsün, rüyalarının şiirlerinle arası nasıl mesela, ikisi arasında bir bağ olduğunu düşündün mü hiç? Bunların hepsinin cevabını istiyorum. J

NY: Nergihan’ın şiirinde kadro kalabalık. J Nilgün Marmara, Lale Müldür, Ingeborg Bachmann, Emily Dickinson, Füruğ Ferruhzad; yatıp kalkıp Turgut Uyar, Cemal Süreya, İlhan Berk, Cahit Zarifoğlu; kültler Sezai Karakoç, Nazım Hikmet; başka adamlar Paul Celan, Baudelaire, Rimbaud, Rilke Rilke Rilke son kuşağın şairleri Didem Madak, Hayriye Ünal, İsmet Özel, Ahmet Güntan vs. Ben ne bulursam okudum, herkesin kendince bir ışık olduğuna inandım, hâlâ da inanmaya devam ediyorum. Şiirlerim İstanbul, Çorum, Ankara ve Trabzon’da geçti. Bundan sonra nerelerde geçer kimbilir.

Rüyalarla aramdan su sızmaz. Rüyanın ve şiirin kardeş olduklarını düşünüyorum. Çok sık rüya görür ve rüya tabir ederim. Şiirlerimde rüyalarım, rüyalarınız başkahraman olmuştur, buradan tabir ettiğim rüyalardan kopya çektiğim sonucu çıkmaz. J

HB: Kitabın kapağı ve ismi çok uyumlu. Ama Nergihan’la ne kadar uyumlu, yani elbette bazı şiirlerden bu çıkarımı yapıyoruz, postmodern ve fantastik öğeler, imgeler şiirinde ağırlıkta. Yine de Nergihan biraz da lirizmin şiirini yazıyor. Mesela nehir, beyaz ve dikişten bahsediyor. Özellikle beyaz ve nehir imgesiyle şairin bağını merak ediyoruz.

NY: Kafamda her zaman gerçeküstü şeylerin, masalların, rüyaların imgeleri dolaşıyor. Sizin postmodern dediğinize ben çarpıtılmış rüya diyebilirim. Şunun ya da bunun şiirini yazdığımı söylemek için erken olduğunu düşünüyorum. Hatta bir tür içinde kalmayı şöyle özetleyebilirim: Klostrofobim var benim. İmgelere gelince onu da okura bırakmak lâzım, şiirler benden çıktı.

HB: Alelacele cevaplayıp sarma yapmaya gidiyor gibi bir izlenim edindim?

NY: Hayır. Fazla ipucu işin tadını kaçırıyor sadece.

HB: Anladım. Dilin lirizmden postmodernizme bir evrilme içerisinde. Bu kontrollü bir kabuk değiştirme mi, şiir anlayışın ve şiir anlayışı için neler söylersin.

NY: Bunu her şey değişir’e bağlayabilirim. İlk şiirlerdeki nergihan hem benim de artık değilim. Dünyaya ve şiire bakışım çok keskin şekillerde olmasa da değişti. İstemli ya da istemsiz değişiyoruz. Bir türe girerken yahut içindeyken o tür hakkında doğru tespitlerde bulunabilir miyiz yoksa zanda mı bulunuruz. Bu konuda çok emin değilim. Sadece şunu biliyorum: Söylemek istediğim bir şeyler var, bunlar dünde olduğu gibi kalmayacaklar elbette.

HB: Bundan sonra neler olacak?

NY: Allah büyük. J


Lacivert Dergi Otomatların Marşı Mülakatı

000019

fotoğraf: kütüphanem.

İlk şiir kitabı Otomatların Marşı Haziran 2016’da Hece Yayınları’ndan çıkan Nergihan Yeşilyurt, son yıllarda yazdığı şiirlerle dikkat çeken şairlerden birisi. Bu kitabı yazmaya karar verdiğinde 12 yaşında olduğunu söylüyor.

Elbette on iki yaşında küçük bir kızın bu kadar kararlı bir şekilde hareket etmesinin sonucunda bir şairin ortaya çıkması gayet tabii.

Yeşilyurt’un şiirleri, modern dünya içinde yaşamaya çalışan, yaşamak zorunda olan bir kadının zaman zaman öfkesini, zaman zaman hüznünü ama genellikle kırgınlığını anlatıyor. 27 şiir ve iki bölümden oluşan kitap, okuyanları iyi şiirlerle buluşturuyor.

  1. Neden yazıyorsunuz?
    Yazmak benim için konuşmak demek, diğer tüm durumlarda konuştuğumda makul bir insan sayılamayacağım için yazıyorum sanırım.
  2. Yazarken kullanmayı sevmediğiniz kelimeler?
    O kelimeyi kullanmasan denildiğinde önerilen bütün kelimeler.
  3. Kullanmaktan vazgeçemediğiniz kelimeler?
    Zira, her hâlükârda, sanırım.
  4. Şu an okuduğunuz kitap?
    Ursula K. Le Guin’in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’ı ile eş zamanlı olarak Serkan Işın’ın Ve De Ki adlı kitabı.
  5. Çocukluğunuz nerede geçti?
    Yazları Trabzon Maçka’da, kışları İstanbul’da.
  6. Sizi ne mutlu eder?
    Birden kopan fırtına, beklenmedik bulutun taşıdığı yağmur, dostlarıma ellerimle hazırladığım şeyler.
  7. Hevesinizi ne kırar?
    İnsanlar.
  8. Kim olmak isterdiniz?
    “Ben bir başkasıdır” (Rimbaud) zaten.
  9. En sevdiğiniz huyunuz?
    Belki “bir şeyin mi var” derken siz de empati yapıyorsunuzdur ama ben düpedüz acı çekiyorum karşımdakiyle.
  10. En sevmediğiniz huyunuz?
    Celâlli olmam.
  11. Sizi anlattığını düşündüğünüz bir kelime?
    Henüz öyle bir kelime icat etmedim.
  12. Şu kelimeler size ne ifade ediyor?
    Kılavuz: Salat ve selam O’na.
    Hayat: Hayret etmeyen ahmaktır.
    Sır: Mim.
    Kader: En yüksekten atlarken.
    Özgürlük: Düşmeme sanatı.
    Tabiat: “Ay gülerim”
  13. En mutlu olduğunuz an?
    Teyze olduğumu öğrendiğim an.
  14. Gerçekleşmesini beklediğiniz hayaliniz?
    Hayalleri beklemem, onlar çalışıyor kader fabrikasında.
  15. Son cümleniz olduğunu bilseniz, yazacağınız cümle ne olurdu?
    İnsana bela olarak susması gerektiği zamanda konuşması, konuşması gerektiği zamanda susması yeter.

Ali Eren, Lacivert Dergi, SAYI:27 / Eylül 2016

 


%d blogcu bunu beğendi: