Category Archives: Dergiler

Nasıl Bir Soru, Necmi Zekâ

 -Bu şiir senin mi?..

-Hayır, senin… (s.72)

Necmi Zekâ’nın “Nasıl bir müzmin?” şiirinde geçen bu diyalog, aslında bir kitabı yazarken o kitap hakkında söylediğimiz her şeyin doğrudan ya da dolaylı olarak bizimle alakalı olduğunun güzel bir ispatı sayılabilir. Okur olarak, Nasıllar’ıma bakarken Zekâ’nın şahsi söyleyişlerinin altını çizerken buldum kendimi. Aslında normal olanın bozuk, korkunçmuş gibi görünen gölgelerin de masum olduğu evreninde Zekâ, bizi kendi Nasıllar’ımıza doğru zaten sürüklüyordu. Paçavralar içinde sendelerken, şık ve gösterişli gibi davrandığımızı başa çıkamadığımızı dik duruşlarla örtbas ettiğimizi alaycı bir şekilde işaret ediyordu.

“Sendeliyorsun… Gerçi göğüsleyiciyiz. Güya göğüsleyici.” (s.18)

Şairin bizim için bıraktığı boş alanda top koştururken ironik ve kederli kimlikler giyiniyoruz. Kişisel söylemler içinde toplumsal yüklenmeler, toplumsal söylemler içinde umutsuzluktan artmış bir içe dönmek var şiirlerde. Öyle ki şair nerede dayak yiyeceğini biliyor ve hazırlıklı gidiyor kelimelerin yerine:

“An itibariyle dayak yiyip gideceğiz.” (s.20)

Necmi Zekâ’nın Nasıllar’ı Haziran 2016’da okuru selâmlamıştı. Üzerinden geçen altı ay içerisinde şiir ve kehanet arasında düşüncelerimi pekiştiren mısraları arasında kaldım bir müddet. Bu konuya uygun girdiler aradım edebiyat eleştirmenlerinde. Metafizikten çıkarmalıydık şairi. Ancak aynalara dönmek klişesine de kurban edilemezdi. Öyleyse bir tekrirden bahsedecektik “Nasıl bir serenat?” ile meselâ:

“…
Ben gerekirse, o şey olurum.
Ben gerekli durum, gerekirse.

Yakan el, yanık el.

Lûtfuna âmâde –kullanım sürem.” (s.27)

Nasıllar’da şairin kendi dairesinden halkalar halinde genişleyen umutsuzluğuna bugünden bakarken “Hatır, tamtakır” diyoruz. Zekâ’nın kolaylıkla söylenmiş gibi görünen mısralarından Gülizep’ten, Mugalem’e uydurulmuş –icat edilmiş de diyebiliriz- kalıplarına kadar her şey, olağan akışıyla bize “Üretelim durmadan/ Leblebi çekirdek düşünceler” diyor. Felsefenin çıkış noktası sorularla bugünün düşünüyormuş gibi yapan insanları arasında kurduğu olağanüstü zıtlık, epey eğlendiriyor okuru. Ancak bu gösterimin gerçek olduğunu hatırlayana kadar:

“Bakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan dolaşıyorsunuz.
Çok şey alıyorsunuz, bir şey almıyorsunuz.

Çakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan konuşuyorsunuz.
Çok şey anlatıyorsunuz, bir şey anlatmıyorsunuz.” (s.68)

Sosyal medya kavramlarını kullanmadan, modern araçların gündelik ve geçici dünyasına bulaşmadan yalnızca şiirin yegâne malzemesiyle neler söyleyebiliriz hem kısırlaştırmadan söyleyişi hem de şekil ve muhtevaca yenileşerek. Zekâ’nın şiir dili için Osman Çakmakçı şunları söylemişti:

“Dönemin şiirselliğinin, şiirsel söyleyişinin, bakış açısının, dünyasının, giderek evreninin dışında yer alıyor bu şiir. Tanımlanmasının zor olmasının öncelikli nedeni bu. 1980 şairlerinden de kendi bağımsız yürüyüşü ile ayrılır. Kendine özgü, kaotik yapısıyla günlük yaşamın acımasız paranoyasını, şizofrenisini yansıtmaya çalışır. Her günkü tanıdık olaylar, sözler bu şiirde bir bıçak gibi saplanır insanın böğrüne.” (Hazır Şiirselliğe Karşı, Radikal Kitap, 26 Nisan 2013.)

Çakmakçı’nın Yere Yığılanlar Yere Çakılanlar kitabı üzerine söyledikleri, Nasıllar’da da tazeliğini koruyor. Necmi Zekâ’nın şiirinde iddiasını devam ettirebilen bir şiir görgüsü mevcut.

“Herkes kendi yoluna dünyası.
Dört deryası tel tel olmanın
Git gözüm görmesin’e doğru…

Bunlar genel görünümün
Çok çok azı üstelik.” (s.47)

Seksen soru soran kitap, sanki eleştirmenlere önceden bir cevapmışçasına “Nasıl bir eleştiri?” şiiri ile bitiyor. Sadece şiirlerin başlıklarında soru işaretleri görmeniz sizi yanıltabilir, kitabın bütün bir sorular yumağı, kendi kaosuna çok sıradan bir şeyi söylercesine buyur ediyor.

“Elimle koymuş gibi’nin kalbi
Nerede atıyor acaba? (Kolaylıklar dilerim.)” (s.91)

Çocuksuluk, karamsarlıkla sarılıyor. Normalleşmişin korkunç bilgisini, sıradan bir işi yapar gibi bildiriyor şair bize. Artık pembe ve albenili görünen ne varsa siyah bir uzaya tekabül edecektir. Yahut bütün bunlar benim bir yanılsamam:

“Sonsuzluğun bünyemize en uygun olanı:
Yedi düvelden intikam hayali.” (s.60)

Bu yazı, Hece Dergisi Şubat 2017, “Şiir: 2016” dosyası kapsamında kaleme alınmıştır.


Bezgin Otomatların Marşı- Halil Ünal

IMG_9955

Ben ırmakçıyım denizci değilim

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun

Sezai Karakoç

Şiir okurken, gözümüzde, şiiriyle beraber bir şair imgesi belirecektir. Otomatların Marşı şairi için her şeyden önce, “ırmakçı” (nehir) bir şairdir derim. İlkokulda çizdiğimiz resimlerde ortada hep bir akarsu olurdu. İşte, Nergihan Yeşilyurt da çocuksu bir biçimde, hayatın ortasına bir nehir, bir su imgesi bırakmakta, yine bir ceviz ağacı imgesi ve bir masal.

Otomatların Marşı, Nergihan Yeşilyurt’un (1985 d.) ilk şiir kitabı. Haziran 2016, Hece Yayınları. Nûn (Kalem Suresi), Elveda Boynu Vurulmuş Güneş (Apollinaire): İki bölüm. “Annemin şahsında bütün kadınlarıma” ithaf edilmiş. 27 şiir ve 101 sayfa. Güzel bir kapak olmuş.

Gösterişten ve duygulanımdan uzak, özenli şiirler bunlar. Oyunbaz değil, ironiye ve deneyselliğe kapılmıyor. Küçük paslaşmalarla incelikli bağlar kuruyor şiirleri arasında, böylelikle de belli bir izleği kitabın bütününde -gerçekten bütünlüklü bir kitap- sürdürmüş oluyor.

Karşıtlık: Şiirlerin genelinde belirgin olan, modern olana ve modern alana karşıtlıklar üzerinden sürdürülen bir tavır alışın geliştirildiğidir. Bu tavır, güncel olan üzerinden sürdürülürken (ekran, kamera, estetik merkezleri, toplu konutlar, rezidans, naylon, makine, otomatlar); genellikle masumiyet üzerinden, (çocuk-luk, oyun-cak, masal, kadın, beyaz, su, nehir ve ceviz ağacı) bir karşıt alan seçilmektedir. “armudun kırılan dalından / toplu konutların plastik salıncaklarında buluverdim kendimi” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan doğal oyun yeri (“armut ağacı”) ile günümüzün toplu konutlarındaki yapay oyun yerleri (“plastik salıncaklar”) arasında bir karşıtlık oluşturulur. Bu karşıtlık diğer yerlerde de sürdürülür: “Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma / bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun / çünkü evcil ve medeni olan ne varsa / sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan yabani-lik, (biçimlendirilmemişlik) ile zıddı olan evcil-lik ve medenilik arasında karşıt bir ilgi kurulmuştur. Örnekleri göstermek için sıralamak istiyorum: biber kızartması – ucuz parfüm, ağaç ürünü – metal ürünü, bakkal tanrısı – market tanrısı, bahçe – naylon, beyaz ten – esmer ten, parfüm – abdest gibi. Bu karşıtlıklarda modern olanın daima olumsuzlandığını görüyoruz.

Çocuk: Çocukluk insanın en saf ve yalın hâli, masumiyet alanıdır. Çocuk ve çocuksuluk; temizliği, beyazlığı ve duruluğu göstermek için seçilmiştir. Daha ilk şiirde dile gelen, modern olanın ve çağın kirliliğidir: “şimdiden leş kokuyor tüm bahsim.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğa ait olan her şey güzeldir, modern araçlar ise bu güzelliği yok etmektedirler. “şimdi çillerin kapatıldığı estetik / merkezlerine doğru çoğalıyor her şey.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğun dünyası masalsıdır: “bak artık uzaya çıkıyor kırmızı başlıklı kızlar”, “kaç masal daha ödünç alabilirim.” (N Yok) Bugünün dünyasının masalları da arızalıdır: “Arızalı masalları / bilançoları, kaba yerlerin hesabını size bırakıyorum” (Bezgin Otomatların Marşı) Çocukluk, oyunlar ve oyuncaklarla geçer: oyuncak, yürüteç, balon, salıncak, tahta kuş, sapan, topaç, topraktan kılıçlar, ip atlayan kızlar… Çocukluk insanlığın hâlâ ölmeyen tarafını, masumiyetini gösterir.

“-çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

“çünkü çocuk onlar, hangi oyun dönüyor kendi etrafında” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar)

“Sahi / insanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

Modernizmin; geçmiş ve geleneksel olanın karşısına, yaşanılan çağın yüceltilmesini geçiren bir tarafının olduğunu biliyoruz. Buradaki şiirlerde modern olanın ve modernizm eleştirisi, geçmiş ve geleneksel olanın savunulması üzerinden gerçekleşmiyor. Böyle olmuş olsa, şiir formu dağılacaktı. Nergihan Yeşilyurt, şiirini sakatlayacak böyle bir yaklaşımdan kendini uzak tutuyor.

“Kalemlerim var çağın incittiği” (Hiçbir Söylediği)

“Çağın ilk yorgunu” (Hayvan Filtresi)

“Yüzyılın cinneti”(Geometrik İblisler)

“her yüzyıl aynı birikmiş alınganlık” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

“Gittim, zamanınızda bir nişânem kalmadı” (Biri Bu Şiire Bir İsim Düşünsün)

Yaşanılan kötü ve kötücül çağın, şimdinin karşısına; çocuğu, çocukluğu ve çocuksuluğu konumlandırarak -değil midir ki herkesin bir çocukluk dönemi yine herkesin bir çocuk tarafı var- masumiyet cephesini geniş tutmuş oluyor.

Kadın: Kitabını bütün olarak (annesine ve) kadınlara ithaf etmekle kalmıyor, Nergihan Yeşilyurt, şiirlerini müstakil olarak da yine bazı kadınlara adıyor: Mihriban’a, Özgecan’a, Nilüfer için, Emily (Dickinson), Ingeborg (Bachmann) ve Didem’e (Madak); akran ve kadın şairlerden Elif Nuray ve Zeynep Arkan bir şiirde geçmekte. Yine, “Ebcet Hesabıyla 256”, şiiri için de “Bu şiir Öznur Tunç’un içindeki ‘Nûr’a düşülmüştür.” dipnotu eklenmiş. Ayrıca “128 Dikişli Şiir”i üzerinden Didem Madak’a birkaç yerde göndermede bulunuluyor. “Dikiş-dikmek”, şiirler arasında bir köprü oluşturacak biçimde (leitmotif), altı ayrı şiirde kullanılmıştır. [Bu göndermeler müntehir şairlerden Nilgün Marmara’ya (“Aldırma 128”) kadar da uzatılabilir. Burada Nilgün Marmara’nın 29 yaşında öldüğünü de hatırlayalım.]

29 yerime raptiyeledim beyazlama sanatını
tavşan olacaktım sonunda
bir deneyin sonunda.

Beyaz tenli kadınlardan bahseden kitabı kapıyorum usulca
bize bunu öğretiyorlar, beyaz olmayı, beyaz kalmayı,
çünkü insan denemeli bir kere, 29 yaşına gelince
nihayet ölümle elde edilebilir aranılan kozmetik de.  (Ölüm Çeşitleri)

“Ölüm Çeşitleri” şiirini Nergihan Yeşilyurt 29 yaşında yazmış olabilir. “Raptiyelemek” geçici olarak tutturmak işlemi iken; karşıtlığı olan “dikiş-dikmek” ise kalıcı olarak bitiştirmek, birleştirmektir. Burada 29’unda ölümü-intiharı deneyimlemekten söz ediliyor. “Beyaz tenli kadın”; modern kadını işaret eder, burada esmerlik-yerlilik üzerinden bir karşıtlık oluşturulmuş ve olumsuzlanmıştır. Kitaptaki sıralamaya göre bir sonraki şiirde; “bütünkelimeleribitiştirmekistiyorum / bana kâfidir 128 dikili tevbe” (Bir) diyerek farklı bir karşıtlık daha oluşturulmuş oluyor. “Romantizmin İcadı” şiirinde de; “kadın başıma / erkek gibi sahiplendiğim yalnızlığıma.” denilerek bu kez, erkek karşıtlığı üzerinden, kadın olumlanmaktadır.

“acıtmıyordu o zamanlar, siyahlara uygulanan
ayrımcılık. Sonradan öğrenecektim, tek renk vardı,
beyazdı ve çok namussuzdu. o yüzden yüzümün
beyazlığından utandım hep.”           (Hiç Günlük III.)

Beyaz-esmer (zenci) karşıtlığını bir formül olarak uyarlayacak olursak; modern olan kötüdür, ben modernsem ben de kötüyüm. Karşı çıktığımız bir hâlin içindeyiz. Denizi sevmeyen bir balık gibiyiz.

Otomat: Bir yandan insanlar makineleşirken, diğer yandan da makinelerde insansı özelliklerin geliştirilmesi yaşadığımız en büyük ve artık kaçınılmaz çarpıklıklardan. Üretim ve tüketim problemleri sonucunda insan araçsallaşırken, araçlarda hayatımızda tuttuğu yer ve zaman nispetinde elimiz kolumuz gibi hayatımızın hatta bedenimizin bir parçası hâlini almaktadır. “Ben daha yürüteç kullanırken satılıyor / yaşamak denen parantez içi” (Bezgin Otomatların Marşı) Maalesef hayatımızı makinelerle dolduruyoruz ve yine makinelerle geçiriyoruz. Biz daha bebeklikten itibaren kendimizi makinelere (“yürüteç”) teslim ediyoruz ya da makineler bizi, hayatımızı teslim almış oluyor. Hükmettiğimizi zannettiğimiz makinelere mahkûm olduğumuzu fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Modernizm eleştirisi, burada da çocukluk üzerinden yapılıyor. “eğreti makineler, insansı otomatlar / otobüs durakları / çünkü siz / masallardan kendinize gelemiyorsunuz” (Bezgin Otomatların Marşı) İnsanın eğreti makineye dönüştüğünü; otomatların ise insansı özellikler kazanarak “bezgin”leştiğini görmekteyiz. Masalların bile mekanikleşerek birer makine gibi arızalandığı bir dünya burası. İnsanda, “biraz kendilik kederi” (Romantizmin İcadı) kaldıysa, işte ancak o zaman, insanı çocuklar kendine getirebilecektir: “- çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

Bir diğer şiirin başlığı yine bir kaçınılmazlığı işaret etmektedir: “Welcome To The Machine” Bize artık, çaresizce makineleri hayatımıza kabul etmek düşüyor. Bu saatten sonra yaşadığımız bu kâbusa seyirci kalmaktan başka bir çaremiz kalmamıştır. “…sayın seyirci / sayın, seyirlik, saygın, seyirci” (El Değiştirdi Kâbus) Ekranların karşısında artık biz hem seyreden hem de seyredilen değil miyiz? Makinelerin bizi komutlarla yönlendirdiği ve hatta yönettiği bir dünyada yaşamıyor muyuz? İnsan olmak ve insan kalmak gibi bir varlık problemimizin olup olmadığını, “insan halkı olamadık’ı” (El Değiştirdi Kâbus) düşünecek durumda mıyız?

Hece Dergisi, Şubat 2017, “Şiir 2016”.

Hece-Dergisinin-Şubat-2017-Sayısı-kapak


Frankens’şiir

Eduardo Ramón-2

Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi.

Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil.

Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

***

Davud’un İnsanları’nın Aralık (2) sayısında yayınlanmıştır.

Görsel: Eduardo Ramón


Davud’un İnsanları 1-2-3-4-5

Epey zamandır burayı boşladığımı, hatta bir blogum olduğu fikrini tamamen kenara koyduğumu fark ettim. Ben bu postu yazana kadar Davud’un İnsanları 4 sayı oldu. Geç kalmış olarak da olsa buraya Davud’un İnsanları ile ilgili bir şeyler karalamak isterim. Sloganik yahut mesafeli değil…Bu dergiyi niye çıkarmaya karar verdik, kafayı mı yedik, derdimiz zorumuz neydi filan gibi şeyler işte. Ama bir fikri ortaya çıkaran o müphem anla ilgili bir şey söylemek istediğimden emin değilim.

Evet, kafayı yemiştik, sıcaktı, huzursuzduk, üst üste ölümler dünyada, nasılsa her zamanki ölümlerdi işte. Korkunçtu ama nedense bir o kadar normaldi. Her şeyin normalleşmesi kıyamet olmalı. Hem söylemek istediklerim vardı hem söylemek istemediklerim. Olabiliyor öyle şeyler. İnsanın boğazına takılan şey, gırtlağını sıkan şey olabiliyor pekala. Ruhsuz olabiliyor insan bazen. Bir başka şeye biçim verirken kendi ruhundan da vermek sanırım yaradılışla ilgili bir mizaç, bir yükümlülüğü iade etmek istercesine… Bunların dergi çıkarmakla ne alakası olabilir, değil mi. Ama var aslında. Yazmakla çizmekle ne kadar ilgisi varsa o kadar.

Çok canım sıkılıyor. Genel. Çünkü huzursuzluklardan bineği olana sıkılmak düşüyor. İlk sayımızda bu asık suratlı halimizi şerh ediyor sevgili Ingeborg. Ben bunları öylesine… Hay neyse.

Davud’un İnsanları’nın tüm sayıları burada:

1. yandex, issuu, drive

2. yandex , issuu, drive

3. yandex , issuu, drive

4. yandex, issuu, drive

5. yandex, issuu, drive

Bize Nasıl Ulaşırsınız?

Facebook: https://www.facebook.com/davuduninsanlari

Twitter: https://twitter.com/davudinsanlari

E-Posta: davudun.insanlari@gmail.com


“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

selcanp.jpg

Bir ilk kitabı, hakkında yazı yazmak için okumaya başladığınızda kitapla aranızda uzun bir gölge oluşur; bu ilk defa izinsiz olarak girdiğiniz komşunuzun bahçesi gibidir. Çocukça bir güdüyle dalda meyve namına bir şey bırakmak istemezsiniz, ancak sadece bahçeyi gözlerinizle okşamakla yetinirsiniz.

Todorov’a göre “edebiyat üzerine söylem, edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil, önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini, mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir.” [1] Bahçeye nazikçe göz gezdirmeyi tercih ederken de en tarafsız olanın ilk kitap narinliğine halel getirmemek olduğuna kâni oluyorum.

İlk kitaplarla ilgili olarak, hep otobiyografik bir şeyler düşünmüşümdür. Kişisel tarihin envanteri gibi gelir ilk kitaplar. Bunu herhangi bir teoriye dayandırdığımı iddia edemem, ancak Selcan Peksan Mağara Vardır isimli kitabında benim bu düşüncemi doğrular bir iç yolculuk bahsi…

Mağara Vardır, 160. Kilometre Yayınları etiketiyle 2015’in son ayında okurla buluştu. Bir ilk kitap için oldukça kalabalık olan Mağara Vardır, üç bölümden oluşuyor, kitapta toplam 50 şiir bulunuyor. Kitabın ismi, son şiir “Bırak Onlar Savaşsın”da bir mısra olarak karşımıza çıkıyor. (s.111)

İsmet Özel’in deyimiyle şiir bir kendilik bilgisi ise Selcan Peksan’ın şiirlerinde ilk arayacağımız şey kendilik sorgusu olacak. Kimi zaman sondan başa doğru gittiğimizi hissettiren şiirlerde İsmet Özel’in “Bize sanatı çekici kılan sanatçının kurduğu yapıda sadece ve bilhassa bizim için bıraktığı boş alan olsa gerek. Biz o alan içinde biricik kalarak herkesleşebiliriz” [2] sözlerini düşünüyoruz, belki bir ilk kitap olması hasebiyle bu kitapta biricikleştirecek boşluklara rastlamasak da soluklanıp kendi maceramızdan devam etme imkânı buluyoruz.

“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

Peksan’ın şiirlerine geniş bir tarihsel arka plan, şehirler, ülkeler eşlik ediyor. Yer yer Batı şiirinin klasik dönem etkileri görülüyor, “Sihr-i Helal” şiirinin isminde olduğu gibi Divan şiirine göndermeler bulunuluyor. Peksan, genel olarak klasik sayılabilecek imgelerin, tarihi karakterlerin etrafında kimi zaman ses oyunlarıyla kimi zaman da kafiye ile ritmik şiirler, lirik sayılabilecek bir şiir dili kuruyor.

“neşeli bir söğüt nedendir kurur?” (s.13)

“rüzgâr uyuyor duvarlarına
ayakları sularda kalelerin
rengi renk kokusu is
ve ardında yerin dibine
sessizce kıvrılan panter
desenli bir yılan gibi
merdivenleri,
sona gider sayalım.”
(s.43)

Peksan’ın kendi ile konuşmalarından bugünün sorunlarına çoğunlukla üstü örtük, doğrudan hedef göstermeden; bazen de alegori yardımıyla demir attığını görüyoruz. Şair dışarının huzursuzluğu ile iç huzursuzluğunu paralel düzlemlere taşıyor.

“desem ki bugün işin kolayına kaçtım
ve Filistin için ulu orta ağladım

Ve elleri kir koruyamadığımız tüm çocukların
bata çıka ilerledikleri yolları desenli
boylarından katmerli hepsinin derdi”
(s.49)

“sen uyur, ben oyalanırken onlar:
normali önce belirlediler
sonra da bize öğrettiler”
(s.22)

“sırf biz inanalım diye
terbiye edilmiş savaşçılar
başka terbiyeli savaşçılara
gel beraber barış yapalım diyorlar.”
(s.24)

Anneannesi ile beraber Peksan’ın çocukluğuna bir kıyıdan bakabiliyoruz. Tek başına “Sevgili Günlük Masalı” şiiri bile bu açıdan okunabilir.

“anneannem de benim sesimi duysun diye içimden Rabbiyesir’i
okudum”
(s.56)

“Sevgili Günlük Masalı” şiiri ile birlikte kitabın ikinci kısmı “Maceralar”da bulunan dokuz şiirde “dün gece rüyamda” diyerek söze giriyor Peksan. Bu rüya şiirlerde kitabın tamamı göz önüne alındığında imgelerin daha örtük ve kaotik bir anlatıma büründüğünü görüyoruz. Üçüncü bölüm “atlatıyorum”da ise şekiller ve simgelerle biçimsel denemelere giden şiirlerin kelime hazinesinin ve kurgusunun çok da değişmediğini görebiliyoruz. Kitabın sonlarına doğru mısralar uzuyor, hatta kimi yerde nesir şiir denebilecek uzunluklardan bahsetmek mümkün.

“ben de ayaklarımı toprağa basıp durduğum yerde düşüncelerimi
derinleştirirken, köle olarak yaşamış olanlar için üzülüyorum durduk
yere, kendime bunu meslek seçtim. duruyor ve bazen üzülüyor, bazen
de seviniyorum. Bu yolla yerimi almak istiyorum hayatta.”
(s.98)

Hece Dergisi 230, Şubat 2016, Şiir 2015 Dosyası.


[1] Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, Metis Yayınları, s.45, İstanbul 2008.
[2]İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı (Yeni Edisyon), s.90, İstanbul 2014.

 

selcan

 

Künye:

Selcan Peksan
Mağara Vardır
160. Km Yayınları
Aralık 2015
120 sayfa.


Anılar Koleksiyoncusu

Değersiz görünen, küçük ayrıntılara inanmaya ne zaman başladık? O küçük çöplükler neden sımsıkı sarıldığımız cevherler gibi göründü gözümüze?

İlk biriktirmeye başladığım şeyi çok iyi hatırlıyorum. İlkokul sıralarında zarif çizimli kokulu not defterlerinden birer sayfa alabilmek için birbirimize leblebi tozu ısmarlardık. Kimisi en özel parça yalnız bende olsun der, kimseyle paylaşmak istemezdi… 8-10 yaşlarında onun da bir piyasası vardı. Ardından resim derslerinde tamamladığımız kartpostallar birikmeye, toplanılan çiçekler kurutulup kitap arasında “solgun bir bahçe” olmaya başladı. İlk gençlik yıllarında, kimse neden başladığını bilmez, bir davetiye furyası sardı herkesi; ardından kitapların sonsuz iklimine ayraçlardan bir köprü ile geçilir, buna inandık. Sultanahmet Kitap Fuarı’nda ilk ayraçlarım için kitap aldığım almadığım bütün yayınevlerini gezdiğimi hatırlıyorum.

Yıllar geçtikçe başka şeyler biriktirmeye, başka amaçlarla biriktirmeye devam ettim. İnanıyordum ki bize hızla akan şehirlerden kalan yalnızca bu değersiz kâğıt parçalarıydı.

İlk sinema bileti, ilk oyun, müze… Sonra dostlarla yenilen bir yemeğin fişi; restoranın reklamı olan ıslak mendil paketleri, çiçeklerin içine iliştirilmiş pusulalar, çiçekçi kartları hatta tren, uçak, otobüs biletleri… Bir de daha çocukluk kokan biriktirmeler vardı doğru; şekerli sakızların içinden çıkan kâğıtlar, çokomel folyoları… Benim hayatımda bu örneklediğim kesitlerden, çöplerimi değer atfettiğim anlara iliştirme çabam oldu. Siz kendi küçük çöplüğünüzü bir düşünün.

Sevgilisinden gelen pusulaları saklayan ilk kadından bugüne, tarihin en büyük efemera koleksiyoncularının kadınlar olduğunu iddia etsem, çok büyük konuşmuş olur muyum? Duygu durumlarımıza göre bazı anları sıkıca tutmak anlamına gelen o küçük kâğıt parçaları, biletler, yemek fişleri, hatta kurutulup iki boyutlu hale getirilmiş ilk çiçekler kişisel tarihimiz açısından ne kadar önemliyse diğerleri için o kadar anlamsız birer çöp olduğu aşikârdır. Walter Benjamin’in değişiyle “hazzın nesneleri”dir geriye kalan bu atıklar.

Bu yazıda efemeranın tanımına girmeyeceğim. Ancak tarihin en eski ve en büyük efemera koleksiyoncularının sevgilisinin pusulalarını duvardaki oynak taşın, tahta tarabanın arkasında biriktiren kadınlar olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Bu duvar içlerinde biriken anıların bugünün efemera koleksiyonerleri için bir anlamı olmayabilir. O zaman dolapların içinde bir türlü atılamayan ayakkabı kutularına bakmalarını önereceğim. Bu ayakkabı kutularının gündem teşkil edemeyecek denli masum kâğıt parçalarını sakladığını göreceksiniz. Öteki için bir anlam ifade etmeyen bu kargo makbuzları (yazar burada kendi ıvır zıvırlarına göndermede bulunuyor), tek kullanımlık şehir içi biletler, yemek fişleri, çiçekçi kartları, kâğıt peçeteler anılar ağını zihnin boşluğuna bir güzel örerler. Bütün bunlar müzayedelere konu olmaz, ancak onlar “ıvır zıvır” ürünler olarak görülüp küçümsenmekle, dayanaksız ve günlük yaşamın bölük pörçük parçaları olmakla[1] çoktan efemeranın tanımı içindeki yerini alırlar.

Peki… “Nedir bu kıymetsizliğin koleksiyonculuğu? Geriye kalan bir bellek, bir arşiv. (Ali Akay, “Sanatın Dışkı-Atıklarla Başkaldırısı”, Cogito, sayı: 43) Duygu durumlarına göre değişkenlik gösteren bu biriktirme (ya da atma) neyin göstergesidir?

Baudelaire, modernliğin geçiciliğini ve uçuculuğunu vurgularken tam da geriye kalacak olanın bu küçük değersiz kâğıt yığınlarından geçtiğinden mi bahsediyordu. Sanatın doğasındaki gibi bir direnç kurmaktan bahsetmiyorum elbette. Zamanın silahlarına, göreli olarak hafızadan daha geç solacak, maddi dayanaklarla karşı durabilmek mi anı koleksiyoncusunun gayesi? Sanatçı çoktan istenmeyen, artık ederi olmayan bir şeyin peşine düşebilir, onu yeniden parlatıp kendi hazinesi içinde değerli kılabilir. Çünkü çöp yalnızca işlevsiz olan değildir, bir nedenden ötürü gözden düşmüş olandır, görmek istemediğimiz şeydir de. Peki, gündelik yaşamında insan neden çoktan pratik anlamını yitirmiş bir kâğıt parçasına, ıslak mendile, kurutulup iki boyuta indirgenmiş kırmızı güle yeniden ihtiyaç duyabileceğini düşünür. Nedir hafızayı bu denli güvenilmez kılan? Ya da nedir yaşananları somutlamaktaki bu ısrar?

Amelié’nin yolculuğunu başlatan sahneyi anımsarız (2001): Lady Diana trafik kazasında ölmüştür; şaşkınlıktan küçük dilini yutan Amelié Poulain, elinden kolonyasının kapağını düşürür. Duvardaki küçük karolardan birini yerinden oynatan bu küçük kapak sayesinde bir hazine keşfeder, senarist bu sahneyi bize şöyle anlatır: “Sadece Tutankamon’un mezarına ilk giren kişi Amelié’nin küçük bir çocuğun 40 yıl kadar önce sakladığı hazineyi bulduğunda yaşadığı heyecanı anlayabilir.” Amelié içinde çocukluktan kalma hatıraların, ıvır zıvırların bulunduğu bu kutunun sahibini ne olursa olsun bulacak ve kutuyu ona geri verecektir. Kutu üzerine araştırma yapmaya başlamazdan evvel bahçe sahnesinde babasıyla yaptığı konuşma bizi farklı bir yere götürür: “Söylesene baba, çocukken bir hazine kadar çok değer verdiğin bir şey bulsaydın nasıl hissederdin? Mutlu, üzgün, nostaljik, ne hissederdin?”

Bretodeau, kutusuna kavuştuğunda hatıraların tesiri ile ağlamaya başlar… Amelié’nin sorusu bir şekilde yanıtlanmış olur, ancak bu cevap bizim için yeterli mi? Hayatımızdaki kısa zamanlı işlevlerini yerine getirdikten sonra, anılar koleksiyonumuza giren bu ıvır zıvırlar, gün gelip bizi mutlu mu eder, hüzünlendirir mi, nostaljik mi hissettirir? Peki, bugün kenara köşeye sıkıştırdığımız o yemek fişi, on yıl sonra bizi ağlatacaksa, bunu kat’i olarak bilmek de mümkünse neden kendimize bunu yapıyoruz? Neden iyi-kötü bir duyguları hatırlamak ve yeniden yaşamak isteriz? Ya da ister miyiz? Çünkü belki bu biriktirmeler bir gün “atmalar”a da neden olacak ve artık gözden/  gönülden uzak olması istenen hazineden çöp hanesine hızla düşüş gösterecektir.

Nihayet, madde bizde temsillerin oluşmasının sebebidir, fakat kendisi temsil değildir. Bergson maddeyi “kendinde var olan bir imge” (une image qui existe en soi) olarak ele almayı önerir. Bunun sebebi madde ile ilişkimizin algı tarafından kuruluyor olmasıdır.[2] Bizi maddeye yüklediğimiz imajlar açısından ilgilendiren bu sava göre diyebiliriz ki: Bir kâğıt parçası göreli ve zamandan bağımsız olamadığı gibi, bir hakikatin mecazı, sahnenin dekoru olabilir. Yahut bütün dekoru yıkmak isteyebiliriz de.

Biriktirmekten, efemeradan bahsederken yalnızca biriken iki boyutlu materyalden değil, aynı zamanda hafızanın güvenilmezliği (ya da desteklenmesi gerekliliği) ile akli dengesizlikler sınırında gidip gelmesinden de bahsediyoruz elbette. Koleksiyoner nerede başlıyor hasta nerede? Bunun ayrımına varabiliyor muyuz? Biriken ıvır zıvırın hangi noktadan sonra kişinin ruhsal hasarları tarafından kontrol edilmeye başlar? Mesela neye göre bir biriktirme türü normaldir, neye göre değildir. Yoksa hepimiz anılarımızı somutlamaya çalışalım derken gerçeklik sınırını kaybeden çatlaklar mıyız? Son olarak bu soruları da psikiyatrı bilime paslayalım. Ya da aslında işin ticari hâle geldiği dünya efemera piyasasını düşünelim (bunun için efemera müzayedelerine bakılabilir): Anı koleksiyonundan ne ara zamanın ve nadirliğin kıymetlendirdiği bir ticaret metaına dönüştü bizim kişisel çöplüğümüz? Neden her şeyin ederi ennihaye banknotlara evrilmek zorunda olsun ki? Siz iyisi mi, çikolata kaplı marşmelovların kâğıtlarını düzeltip yine kitaplarınızın arasına koyun. Varsın dünyada pullar, eski zaman afişleri, bilmem hangi müzenin kataloğu fahiş fiyatlara alıcı bulsun…

Hece Dergisi 226, Ekim 2015, Efemera Dosyası.

[1] Ş. Nihal Somer, İshak Keskin, “Bir Bilgi Kaynağı Olarak Efemera ve Türleri”, Bilgi Dünyası, sayı: 13

[2] Bergson, Madde ve Bellek, Dost, 2007.


Hayalkuran Şair veya Tahayyülat

alib-yazim

“Belki o gülüşün/ Anlatır otuz iki sebebini/ kilitlenen gözlerimin.”

Bir mısra işittiğimiz zaman, bir şiiri okuduğumuzda yahut oradaki bir yargı, bir betimleme, bir sıralanış, bir kesinti ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir şey bizde bir onama duygusu yaratır. Biz bu onamaya kelimeleri ayrıştırmaksızın, dilbilimsel hiçbir çözümlemeye başvurmaksızın sahip oluruz. Şiir bizde bir şeyle mutabakat kurmuş, insan vasıflarımızdan birine denk düşmüştür. İsmet Özel’in bu sözlerine ilaveten şiirle kurulan bu anlaşmaya göre; şiirin bizi, kelimenin dışında bir somutluğa, hatta kendimizin dışındaki bir somutluğa yerleştirir. En azından böyle iddia edebiliriz.

Peki, ilk şiirlerden, ilk kitaptan itibaren böyle bir anlaşma mümkün müdür. Ali Berkay’ın Tahayyülat’ına kulak verelim. “Hayal edilen şeyler”in şairi; kendine seslenmek, kendi ile açık-kapalı yüzleşmek, kendine diklenmek, nazlanmak; okuru kendilik penceresine dirseklerini dayamış şaşkın çocuklara çevirmek, ama belki en çok da mekanikleşen şeylerin kalbini bulup çıkarmak, Modernizmin klişeleştirerek öldürdüğü şeylere yepyeni kalpler takmakla meşgul. Uzun cümle sevmeyenler için kısa kısa şiirler geçeyim o halde:

“iq seviyesi yüksek
insanlarla ağladık
acı değişmedi.”

“bu çağ dalımıza vurduğunda
kameralar olsun
petrol sisi dağılsın
öldüğümüz yerden kalkalım”

“bir tanka taş atmadım
çok felsefi açılımlar yaptım;
erkek evlat babasından izler taşır”

Tahayyülat, “ölüm zaman rüya” üçgeninde düşünen ve konuşan şiirlerin kitabı. Kendi dilinden konuşmanın bazen tamamen kendine gömülme sakıncaları olduğu muhakkak. Ancak İsmet Özel’in açılışta da belirttiği türden hangi vasfımıza denk olduğunu anlayamadığımız mısralar, şiirler olarak karşımıza çıkıyor bu iç lisan. Ali Berkay, “ölüm zaman rüya” üçlüsüne çeşitli anlam ve şekillerde kıyafetler dikiyor. Sıradanlaştırıyor, kırıyor, yeniden kuruyor. Ancak bu kırım ve kapalılık, kendi içinde sadelikte ve naiflikte. “Hafıza aşk dil/ çok satıyormuş tezgâhlarda/ yatırmışlar rüyaya bizi.”

Tahayyülat’ta Ali Berkay, saatin –milisaniyeden evrenin bir ucuna kadar- içine büzüşen şairin, annelerin ve babaların, çocukların, kısaca tüm ölümlülerin zayıflıklarını ve kelimelerin azametini okurun gölgesiyle pay ediyor.

Modern iletişim aygıtlarının şiire iyiden iyiye girdiğini Ali Berkay’ın şiirinde de görüyoruz: “Hiç gitmiyor ki gözümün önünden/ Facebook, twitter ve Kudüs mühimdir.” Teknik kelimelerin kullanım oranı kararında görünüyor, hatta yer yer bugün eskimiş tabirlerle okuru şaşırtıyor şair. Tamamen gündelik dilin avucunun içinde bir kalem olmadığının, edebiyatın hangi kaynaklarından su içtiğinin işaretini veriyor dikkatli okura. Ancak bu okuru yanıltmasın, tek tek bütün kelimelerin kişisel bir elekten geçtiği, inceltilip şiirleştiği yerde, sadece şairin kişisel sözlüğü olarak varlık gösterdiklerini söylemek daha doğru olacak. Naif bir devinimle olması gerektiği yerde, sanki hep olması gerektiği kadar varlar.

Şairin bugünün genç şiirin battığı ironi havzasından da kararlılıkla geçtiğini görürüz: “Onlar küçücük tetikler çekecek/ patronlarının önünde el bağlayarak/ sabahtan akşama birkaç tık/ akşamdan sabaha birkaç lafla/ vakit geçiren adamlar –çok pardon.”  Toplumsal meselelerin şiire girişi, ironiden ziyade yılgın ama olgun bir sesle mümkün oluyor: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin/ Kitabını yazacak değilim/ Devalarımız yeni kanserler üretiyor.”

Yahut daha da derine inip felsefik bir bakışı deniyor şair: “kabuğunu soydum/ Vitamini içindeymiş insanın/ Hiçliğimin farkındayım.”

Bu kadar genç bir kalemin şiirinde coşkunlukla taşan bir aşk aramak gerekir belki. Ancak Tahayyülat’ta adını işaret edercesine hayalleşen, belirsizleşen, kimi zaman gamzesini bulduğumuz, çoğunlukla gülüşüne, ellerine denk geldiğimiz bir sevgili gezinir. Sevgiliden ziyade esinti gibidir. Derin bir kederin esintisi.

“Yanıp sönen evrende görebiliyordum
İşaretin, bir başlangıcın ve bir sonun vardı;
Tek bir kalp atışı içine sığıyorduk.”

Ali Berkay’ın Tahayyülat’ı, Hece Yayınları etiketiyle Mart sonunda raflardaki yerini aldı. 2010 kuşağı içindeki yerini zaman gösterecek elbette. Ancak bu kitapla şair; insanlarının, şairlerinin, kişisel kaosunun kimi şubelerinin öngösterimini yaptı diyebiliriz.

Yeni Şafak Kitap Eki/ Nisan 2016
Nergihan Yeşilyurt

 


%d blogcu bunu beğendi: