Category Archives: Dergiler

Frankens’şiir

Eduardo Ramón-2

Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi.

Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil.

Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

***

Davud’un İnsanları’nın Aralık (2) sayısında yayınlanmıştır.

Görsel: Eduardo Ramón


Davud’un İnsanları 1-2-3-4-5

Epey zamandır burayı boşladığımı, hatta bir blogum olduğu fikrini tamamen kenara koyduğumu fark ettim. Ben bu postu yazana kadar Davud’un İnsanları 4 sayı oldu. Geç kalmış olarak da olsa buraya Davud’un İnsanları ile ilgili bir şeyler karalamak isterim. Sloganik yahut mesafeli değil…Bu dergiyi niye çıkarmaya karar verdik, kafayı mı yedik, derdimiz zorumuz neydi filan gibi şeyler işte. Ama bir fikri ortaya çıkaran o müphem anla ilgili bir şey söylemek istediğimden emin değilim.

Evet, kafayı yemiştik, sıcaktı, huzursuzduk, üst üste ölümler dünyada, nasılsa her zamanki ölümlerdi işte. Korkunçtu ama nedense bir o kadar normaldi. Her şeyin normalleşmesi kıyamet olmalı. Hem söylemek istediklerim vardı hem söylemek istemediklerim. Olabiliyor öyle şeyler. İnsanın boğazına takılan şey, gırtlağını sıkan şey olabiliyor pekala. Ruhsuz olabiliyor insan bazen. Bir başka şeye biçim verirken kendi ruhundan da vermek sanırım yaradılışla ilgili bir mizaç, bir yükümlülüğü iade etmek istercesine… Bunların dergi çıkarmakla ne alakası olabilir, değil mi. Ama var aslında. Yazmakla çizmekle ne kadar ilgisi varsa o kadar.

Çok canım sıkılıyor. Genel. Çünkü huzursuzluklardan bineği olana sıkılmak düşüyor. İlk sayımızda bu asık suratlı halimizi şerh ediyor sevgili Ingeborg. Ben bunları öylesine… Hay neyse.

Davud’un İnsanları’nın tüm sayıları burada:

1. yandex, issuu, drive

2. yandex , issuu, drive

3. yandex , issuu, drive

4. yandex, issuu, drive

5. yandex, issuu, drive

 

Bize Nasıl Ulaşırsınız?

Facebook: https://www.facebook.com/davuduninsanlari

Twitter: https://twitter.com/davudinsanlari

E-Posta: davudun.insanlari@gmail.com


“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

selcanp.jpg

Bir ilk kitabı, hakkında yazı yazmak için okumaya başladığınızda kitapla aranızda uzun bir gölge oluşur; bu ilk defa izinsiz olarak girdiğiniz komşunuzun bahçesi gibidir. Çocukça bir güdüyle dalda meyve namına bir şey bırakmak istemezsiniz, ancak sadece bahçeyi gözlerinizle okşamakla yetinirsiniz.

Todorov’a göre “edebiyat üzerine söylem, edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil, önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini, mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir.” [1] Bahçeye nazikçe göz gezdirmeyi tercih ederken de en tarafsız olanın ilk kitap narinliğine halel getirmemek olduğuna kâni oluyorum.

İlk kitaplarla ilgili olarak, hep otobiyografik bir şeyler düşünmüşümdür. Kişisel tarihin envanteri gibi gelir ilk kitaplar. Bunu herhangi bir teoriye dayandırdığımı iddia edemem, ancak Selcan Peksan Mağara Vardır isimli kitabında benim bu düşüncemi doğrular bir iç yolculuk bahsi…

Mağara Vardır, 160. Kilometre Yayınları etiketiyle 2015’in son ayında okurla buluştu. Bir ilk kitap için oldukça kalabalık olan Mağara Vardır, üç bölümden oluşuyor, kitapta toplam 50 şiir bulunuyor. Kitabın ismi, son şiir “Bırak Onlar Savaşsın”da bir mısra olarak karşımıza çıkıyor. (s.111)

İsmet Özel’in deyimiyle şiir bir kendilik bilgisi ise Selcan Peksan’ın şiirlerinde ilk arayacağımız şey kendilik sorgusu olacak. Kimi zaman sondan başa doğru gittiğimizi hissettiren şiirlerde İsmet Özel’in “Bize sanatı çekici kılan sanatçının kurduğu yapıda sadece ve bilhassa bizim için bıraktığı boş alan olsa gerek. Biz o alan içinde biricik kalarak herkesleşebiliriz” [2] sözlerini düşünüyoruz, belki bir ilk kitap olması hasebiyle bu kitapta biricikleştirecek boşluklara rastlamasak da soluklanıp kendi maceramızdan devam etme imkânı buluyoruz.

“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

Peksan’ın şiirlerine geniş bir tarihsel arka plan, şehirler, ülkeler eşlik ediyor. Yer yer Batı şiirinin klasik dönem etkileri görülüyor, “Sihr-i Helal” şiirinin isminde olduğu gibi Divan şiirine göndermeler bulunuluyor. Peksan, genel olarak klasik sayılabilecek imgelerin, tarihi karakterlerin etrafında kimi zaman ses oyunlarıyla kimi zaman da kafiye ile ritmik şiirler, lirik sayılabilecek bir şiir dili kuruyor.

“neşeli bir söğüt nedendir kurur?” (s.13)

“rüzgâr uyuyor duvarlarına
ayakları sularda kalelerin
rengi renk kokusu is
ve ardında yerin dibine
sessizce kıvrılan panter
desenli bir yılan gibi
merdivenleri,
sona gider sayalım.”
(s.43)

Peksan’ın kendi ile konuşmalarından bugünün sorunlarına çoğunlukla üstü örtük, doğrudan hedef göstermeden; bazen de alegori yardımıyla demir attığını görüyoruz. Şair dışarının huzursuzluğu ile iç huzursuzluğunu paralel düzlemlere taşıyor.

“desem ki bugün işin kolayına kaçtım
ve Filistin için ulu orta ağladım

Ve elleri kir koruyamadığımız tüm çocukların
bata çıka ilerledikleri yolları desenli
boylarından katmerli hepsinin derdi”
(s.49)

“sen uyur, ben oyalanırken onlar:
normali önce belirlediler
sonra da bize öğrettiler”
(s.22)

“sırf biz inanalım diye
terbiye edilmiş savaşçılar
başka terbiyeli savaşçılara
gel beraber barış yapalım diyorlar.”
(s.24)

Anneannesi ile beraber Peksan’ın çocukluğuna bir kıyıdan bakabiliyoruz. Tek başına “Sevgili Günlük Masalı” şiiri bile bu açıdan okunabilir.

“anneannem de benim sesimi duysun diye içimden Rabbiyesir’i
okudum”
(s.56)

“Sevgili Günlük Masalı” şiiri ile birlikte kitabın ikinci kısmı “Maceralar”da bulunan dokuz şiirde “dün gece rüyamda” diyerek söze giriyor Peksan. Bu rüya şiirlerde kitabın tamamı göz önüne alındığında imgelerin daha örtük ve kaotik bir anlatıma büründüğünü görüyoruz. Üçüncü bölüm “atlatıyorum”da ise şekiller ve simgelerle biçimsel denemelere giden şiirlerin kelime hazinesinin ve kurgusunun çok da değişmediğini görebiliyoruz. Kitabın sonlarına doğru mısralar uzuyor, hatta kimi yerde nesir şiir denebilecek uzunluklardan bahsetmek mümkün.

“ben de ayaklarımı toprağa basıp durduğum yerde düşüncelerimi
derinleştirirken, köle olarak yaşamış olanlar için üzülüyorum durduk
yere, kendime bunu meslek seçtim. duruyor ve bazen üzülüyor, bazen
de seviniyorum. Bu yolla yerimi almak istiyorum hayatta.”
(s.98)

Hece Dergisi 230, Şubat 2016, Şiir 2015 Dosyası.


[1] Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, Metis Yayınları, s.45, İstanbul 2008.
[2]İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı (Yeni Edisyon), s.90, İstanbul 2014.

 

selcan

 

Künye:

Selcan Peksan
Mağara Vardır
160. Km Yayınları
Aralık 2015
120 sayfa.


Anılar Koleksiyoncusu

Değersiz görünen, küçük ayrıntılara inanmaya ne zaman başladık? O küçük çöplükler neden sımsıkı sarıldığımız cevherler gibi göründü gözümüze?

İlk biriktirmeye başladığım şeyi çok iyi hatırlıyorum. İlkokul sıralarında zarif çizimli kokulu not defterlerinden birer sayfa alabilmek için birbirimize leblebi tozu ısmarlardık. Kimisi en özel parça yalnız bende olsun der, kimseyle paylaşmak istemezdi… 8-10 yaşlarında onun da bir piyasası vardı. Ardından resim derslerinde tamamladığımız kartpostallar birikmeye, toplanılan çiçekler kurutulup kitap arasında “solgun bir bahçe” olmaya başladı. İlk gençlik yıllarında, kimse neden başladığını bilmez, bir davetiye furyası sardı herkesi; ardından kitapların sonsuz iklimine ayraçlardan bir köprü ile geçilir, buna inandık. Sultanahmet Kitap Fuarı’nda ilk ayraçlarım için kitap aldığım almadığım bütün yayınevlerini gezdiğimi hatırlıyorum.

Yıllar geçtikçe başka şeyler biriktirmeye, başka amaçlarla biriktirmeye devam ettim. İnanıyordum ki bize hızla akan şehirlerden kalan yalnızca bu değersiz kâğıt parçalarıydı.

İlk sinema bileti, ilk oyun, müze… Sonra dostlarla yenilen bir yemeğin fişi; restoranın reklamı olan ıslak mendil paketleri, çiçeklerin içine iliştirilmiş pusulalar, çiçekçi kartları hatta tren, uçak, otobüs biletleri… Bir de daha çocukluk kokan biriktirmeler vardı doğru; şekerli sakızların içinden çıkan kâğıtlar, çokomel folyoları… Benim hayatımda bu örneklediğim kesitlerden, çöplerimi değer atfettiğim anlara iliştirme çabam oldu. Siz kendi küçük çöplüğünüzü bir düşünün.

Sevgilisinden gelen pusulaları saklayan ilk kadından bugüne, tarihin en büyük efemera koleksiyoncularının kadınlar olduğunu iddia etsem, çok büyük konuşmuş olur muyum? Duygu durumlarımıza göre bazı anları sıkıca tutmak anlamına gelen o küçük kâğıt parçaları, biletler, yemek fişleri, hatta kurutulup iki boyutlu hale getirilmiş ilk çiçekler kişisel tarihimiz açısından ne kadar önemliyse diğerleri için o kadar anlamsız birer çöp olduğu aşikârdır. Walter Benjamin’in değişiyle “hazzın nesneleri”dir geriye kalan bu atıklar.

Bu yazıda efemeranın tanımına girmeyeceğim. Ancak tarihin en eski ve en büyük efemera koleksiyoncularının sevgilisinin pusulalarını duvardaki oynak taşın, tahta tarabanın arkasında biriktiren kadınlar olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Bu duvar içlerinde biriken anıların bugünün efemera koleksiyonerleri için bir anlamı olmayabilir. O zaman dolapların içinde bir türlü atılamayan ayakkabı kutularına bakmalarını önereceğim. Bu ayakkabı kutularının gündem teşkil edemeyecek denli masum kâğıt parçalarını sakladığını göreceksiniz. Öteki için bir anlam ifade etmeyen bu kargo makbuzları (yazar burada kendi ıvır zıvırlarına göndermede bulunuyor), tek kullanımlık şehir içi biletler, yemek fişleri, çiçekçi kartları, kâğıt peçeteler anılar ağını zihnin boşluğuna bir güzel örerler. Bütün bunlar müzayedelere konu olmaz, ancak onlar “ıvır zıvır” ürünler olarak görülüp küçümsenmekle, dayanaksız ve günlük yaşamın bölük pörçük parçaları olmakla[1] çoktan efemeranın tanımı içindeki yerini alırlar.

Peki… “Nedir bu kıymetsizliğin koleksiyonculuğu? Geriye kalan bir bellek, bir arşiv. (Ali Akay, “Sanatın Dışkı-Atıklarla Başkaldırısı”, Cogito, sayı: 43) Duygu durumlarına göre değişkenlik gösteren bu biriktirme (ya da atma) neyin göstergesidir?

Baudelaire, modernliğin geçiciliğini ve uçuculuğunu vurgularken tam da geriye kalacak olanın bu küçük değersiz kâğıt yığınlarından geçtiğinden mi bahsediyordu. Sanatın doğasındaki gibi bir direnç kurmaktan bahsetmiyorum elbette. Zamanın silahlarına, göreli olarak hafızadan daha geç solacak, maddi dayanaklarla karşı durabilmek mi anı koleksiyoncusunun gayesi? Sanatçı çoktan istenmeyen, artık ederi olmayan bir şeyin peşine düşebilir, onu yeniden parlatıp kendi hazinesi içinde değerli kılabilir. Çünkü çöp yalnızca işlevsiz olan değildir, bir nedenden ötürü gözden düşmüş olandır, görmek istemediğimiz şeydir de. Peki, gündelik yaşamında insan neden çoktan pratik anlamını yitirmiş bir kâğıt parçasına, ıslak mendile, kurutulup iki boyuta indirgenmiş kırmızı güle yeniden ihtiyaç duyabileceğini düşünür. Nedir hafızayı bu denli güvenilmez kılan? Ya da nedir yaşananları somutlamaktaki bu ısrar?

Amelié’nin yolculuğunu başlatan sahneyi anımsarız (2001): Lady Diana trafik kazasında ölmüştür; şaşkınlıktan küçük dilini yutan Amelié Poulain, elinden kolonyasının kapağını düşürür. Duvardaki küçük karolardan birini yerinden oynatan bu küçük kapak sayesinde bir hazine keşfeder, senarist bu sahneyi bize şöyle anlatır: “Sadece Tutankamon’un mezarına ilk giren kişi Amelié’nin küçük bir çocuğun 40 yıl kadar önce sakladığı hazineyi bulduğunda yaşadığı heyecanı anlayabilir.” Amelié içinde çocukluktan kalma hatıraların, ıvır zıvırların bulunduğu bu kutunun sahibini ne olursa olsun bulacak ve kutuyu ona geri verecektir. Kutu üzerine araştırma yapmaya başlamazdan evvel bahçe sahnesinde babasıyla yaptığı konuşma bizi farklı bir yere götürür: “Söylesene baba, çocukken bir hazine kadar çok değer verdiğin bir şey bulsaydın nasıl hissederdin? Mutlu, üzgün, nostaljik, ne hissederdin?”

Bretodeau, kutusuna kavuştuğunda hatıraların tesiri ile ağlamaya başlar… Amelié’nin sorusu bir şekilde yanıtlanmış olur, ancak bu cevap bizim için yeterli mi? Hayatımızdaki kısa zamanlı işlevlerini yerine getirdikten sonra, anılar koleksiyonumuza giren bu ıvır zıvırlar, gün gelip bizi mutlu mu eder, hüzünlendirir mi, nostaljik mi hissettirir? Peki, bugün kenara köşeye sıkıştırdığımız o yemek fişi, on yıl sonra bizi ağlatacaksa, bunu kat’i olarak bilmek de mümkünse neden kendimize bunu yapıyoruz? Neden iyi-kötü bir duyguları hatırlamak ve yeniden yaşamak isteriz? Ya da ister miyiz? Çünkü belki bu biriktirmeler bir gün “atmalar”a da neden olacak ve artık gözden/  gönülden uzak olması istenen hazineden çöp hanesine hızla düşüş gösterecektir.

Nihayet, madde bizde temsillerin oluşmasının sebebidir, fakat kendisi temsil değildir. Bergson maddeyi “kendinde var olan bir imge” (une image qui existe en soi) olarak ele almayı önerir. Bunun sebebi madde ile ilişkimizin algı tarafından kuruluyor olmasıdır.[2] Bizi maddeye yüklediğimiz imajlar açısından ilgilendiren bu sava göre diyebiliriz ki: Bir kâğıt parçası göreli ve zamandan bağımsız olamadığı gibi, bir hakikatin mecazı, sahnenin dekoru olabilir. Yahut bütün dekoru yıkmak isteyebiliriz de.

Biriktirmekten, efemeradan bahsederken yalnızca biriken iki boyutlu materyalden değil, aynı zamanda hafızanın güvenilmezliği (ya da desteklenmesi gerekliliği) ile akli dengesizlikler sınırında gidip gelmesinden de bahsediyoruz elbette. Koleksiyoner nerede başlıyor hasta nerede? Bunun ayrımına varabiliyor muyuz? Biriken ıvır zıvırın hangi noktadan sonra kişinin ruhsal hasarları tarafından kontrol edilmeye başlar? Mesela neye göre bir biriktirme türü normaldir, neye göre değildir. Yoksa hepimiz anılarımızı somutlamaya çalışalım derken gerçeklik sınırını kaybeden çatlaklar mıyız? Son olarak bu soruları da psikiyatrı bilime paslayalım. Ya da aslında işin ticari hâle geldiği dünya efemera piyasasını düşünelim (bunun için efemera müzayedelerine bakılabilir): Anı koleksiyonundan ne ara zamanın ve nadirliğin kıymetlendirdiği bir ticaret metaına dönüştü bizim kişisel çöplüğümüz? Neden her şeyin ederi ennihaye banknotlara evrilmek zorunda olsun ki? Siz iyisi mi, çikolata kaplı marşmelovların kâğıtlarını düzeltip yine kitaplarınızın arasına koyun. Varsın dünyada pullar, eski zaman afişleri, bilmem hangi müzenin kataloğu fahiş fiyatlara alıcı bulsun…

Hece Dergisi 226, Ekim 2015, Efemera Dosyası.

[1] Ş. Nihal Somer, İshak Keskin, “Bir Bilgi Kaynağı Olarak Efemera ve Türleri”, Bilgi Dünyası, sayı: 13

[2] Bergson, Madde ve Bellek, Dost, 2007.


Hayalkuran Şair veya Tahayyülat

alib-yazim

“Belki o gülüşün/ Anlatır otuz iki sebebini/ kilitlenen gözlerimin.”

Bir mısra işittiğimiz zaman, bir şiiri okuduğumuzda yahut oradaki bir yargı, bir betimleme, bir sıralanış, bir kesinti ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir şey bizde bir onama duygusu yaratır. Biz bu onamaya kelimeleri ayrıştırmaksızın, dilbilimsel hiçbir çözümlemeye başvurmaksızın sahip oluruz. Şiir bizde bir şeyle mutabakat kurmuş, insan vasıflarımızdan birine denk düşmüştür. İsmet Özel’in bu sözlerine ilaveten şiirle kurulan bu anlaşmaya göre; şiirin bizi, kelimenin dışında bir somutluğa, hatta kendimizin dışındaki bir somutluğa yerleştirir. En azından böyle iddia edebiliriz.

Peki, ilk şiirlerden, ilk kitaptan itibaren böyle bir anlaşma mümkün müdür. Ali Berkay’ın Tahayyülat’ına kulak verelim. “Hayal edilen şeyler”in şairi; kendine seslenmek, kendi ile açık-kapalı yüzleşmek, kendine diklenmek, nazlanmak; okuru kendilik penceresine dirseklerini dayamış şaşkın çocuklara çevirmek, ama belki en çok da mekanikleşen şeylerin kalbini bulup çıkarmak, Modernizmin klişeleştirerek öldürdüğü şeylere yepyeni kalpler takmakla meşgul. Uzun cümle sevmeyenler için kısa kısa şiirler geçeyim o halde:

“iq seviyesi yüksek
insanlarla ağladık
acı değişmedi.”

“bu çağ dalımıza vurduğunda
kameralar olsun
petrol sisi dağılsın
öldüğümüz yerden kalkalım”

“bir tanka taş atmadım
çok felsefi açılımlar yaptım;
erkek evlat babasından izler taşır”

Tahayyülat, “ölüm zaman rüya” üçgeninde düşünen ve konuşan şiirlerin kitabı. Kendi dilinden konuşmanın bazen tamamen kendine gömülme sakıncaları olduğu muhakkak. Ancak İsmet Özel’in açılışta da belirttiği türden hangi vasfımıza denk olduğunu anlayamadığımız mısralar, şiirler olarak karşımıza çıkıyor bu iç lisan. Ali Berkay, “ölüm zaman rüya” üçlüsüne çeşitli anlam ve şekillerde kıyafetler dikiyor. Sıradanlaştırıyor, kırıyor, yeniden kuruyor. Ancak bu kırım ve kapalılık, kendi içinde sadelikte ve naiflikte. “Hafıza aşk dil/ çok satıyormuş tezgâhlarda/ yatırmışlar rüyaya bizi.”

Tahayyülat’ta Ali Berkay, saatin –milisaniyeden evrenin bir ucuna kadar- içine büzüşen şairin, annelerin ve babaların, çocukların, kısaca tüm ölümlülerin zayıflıklarını ve kelimelerin azametini okurun gölgesiyle pay ediyor.

Modern iletişim aygıtlarının şiire iyiden iyiye girdiğini Ali Berkay’ın şiirinde de görüyoruz: “Hiç gitmiyor ki gözümün önünden/ Facebook, twitter ve Kudüs mühimdir.” Teknik kelimelerin kullanım oranı kararında görünüyor, hatta yer yer bugün eskimiş tabirlerle okuru şaşırtıyor şair. Tamamen gündelik dilin avucunun içinde bir kalem olmadığının, edebiyatın hangi kaynaklarından su içtiğinin işaretini veriyor dikkatli okura. Ancak bu okuru yanıltmasın, tek tek bütün kelimelerin kişisel bir elekten geçtiği, inceltilip şiirleştiği yerde, sadece şairin kişisel sözlüğü olarak varlık gösterdiklerini söylemek daha doğru olacak. Naif bir devinimle olması gerektiği yerde, sanki hep olması gerektiği kadar varlar.

Şairin bugünün genç şiirin battığı ironi havzasından da kararlılıkla geçtiğini görürüz: “Onlar küçücük tetikler çekecek/ patronlarının önünde el bağlayarak/ sabahtan akşama birkaç tık/ akşamdan sabaha birkaç lafla/ vakit geçiren adamlar –çok pardon.”  Toplumsal meselelerin şiire girişi, ironiden ziyade yılgın ama olgun bir sesle mümkün oluyor: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin/ Kitabını yazacak değilim/ Devalarımız yeni kanserler üretiyor.”

Yahut daha da derine inip felsefik bir bakışı deniyor şair: “kabuğunu soydum/ Vitamini içindeymiş insanın/ Hiçliğimin farkındayım.”

Bu kadar genç bir kalemin şiirinde coşkunlukla taşan bir aşk aramak gerekir belki. Ancak Tahayyülat’ta adını işaret edercesine hayalleşen, belirsizleşen, kimi zaman gamzesini bulduğumuz, çoğunlukla gülüşüne, ellerine denk geldiğimiz bir sevgili gezinir. Sevgiliden ziyade esinti gibidir. Derin bir kederin esintisi.

“Yanıp sönen evrende görebiliyordum
İşaretin, bir başlangıcın ve bir sonun vardı;
Tek bir kalp atışı içine sığıyorduk.”

Ali Berkay’ın Tahayyülat’ı, Hece Yayınları etiketiyle Mart sonunda raflardaki yerini aldı. 2010 kuşağı içindeki yerini zaman gösterecek elbette. Ancak bu kitapla şair; insanlarının, şairlerinin, kişisel kaosunun kimi şubelerinin öngösterimini yaptı diyebiliriz.

Yeni Şafak Kitap Eki/ Nisan 2016
Nergihan Yeşilyurt

 


Hüsn Aşk’tır Çün Aşk Hüsn’dür

Mesnevinin Kısa Özeti

542635_592879890727065_581728424_n“mef’ûlü-mefâilün-feûlün”

Hüsn ve Aşk, Beni Muhabbet kabilesinde aynı gün doğan kız ve erkek çocuklarıdır. Doğar doğmaz kabilece nişanlanan çocuklar, büyüyünce Mekteb-i Edeb adlı okula giderler. Hocaları, Mollâ-yı Cünûn’dur. Aşk’a âşık olan Hüsn, ilk başlarda aşkına karşılık alamazsa da daha sonra aralarında büyük bir aşk başlar. İkisi zaman zaman Mânâ (Ma‘nâ) gezinti yerine gidip gezinmekte, sohbet etmektedirler. Fakat Hayret, Hüsn ile Aşk’ın görüşmesine mani olur. Bir süre Sühan yoluyla mektuplaşırlar. Aşk, lalası Gayret ve hocası Mollâ-yı Cünûn’un yol göstermesiyle Hüsn’le evlenmek ister. Kabilenin ileri gelenleri Aşk’ın Hüsn’e kavuşabilmesi için Kalb Diyarı’ndaki Kimya’yı alıp getirmelerini isterler. Aşk, lalası Gayret ile bu zor ve meşakkatli yolculuğa çıkar. Hem lalası Gayret’in hem de Sühan’ın yardımlarıyla önüne çıkan engelleri (dibi olmayan kuyu, gam harabesi, ateş denizi, Zatüssuver Kalesi, devler, periler, büyüler, cadı vs.) birer birer aşan Aşk, sonunda Kalb Diyarı’na ulaşır. Burada Hüsn’ün sarayıyla karşılaşır. Bu arada Mollâ-yı Cünûn, İsmet ve Hayret ortaya çıkar. Sühan olup bitenlerin ne anlama geldiğini açıklar. Aşk Hüsn’dür, Hüsn de Aşk’tır. Aralarında ikilik yoktur, aksine “birlik”in farklı tezahürleridir. [1]

Hayal Ustası Galib

Divan şiirinin son gözde temsilcisi Şeyh Galib, Galata Mevlevihanesi civarında dünyaya gelir. Asıl adı Mehmed Es’ad olan Şeyh Galib şiirlerini 24 yaşında Divan haline getirir. Bu kadar genç yaşta Divan sahibi olan Rûmî’nin öğrencisi, bundan iki yıl kadar sonra da hem o günün hem de bugünün zirve eserlerinden biri olan Hüsn ü Aşk’ı kaleme alır. Galib’teki “zirve”nin açılımını yerli-yabancı akademisyen ve araştırmacılar tarafından Hüsn ü Aşk hakkında yazılan makalelerde bulmak mümkün. Bizi asıl ilgilendiren, Galib’te bu denli baş döndürücü hayâl ve mazmunun aynı derecede ütopik hikâyesi ile birleşince elde edilen sarhoşluğun günümüz dünyasınca nasıl sadece Divan şiiri sevdalıları ile akademik camia arasında kalmış olduğu mevzusudur. İşte benim bu şaşkınlığım, nihayet cehaletimi muhabbet ilmimin gölgesine saklayarak bu metni yazmaya itti. Öyle ki bu muhabbetten rahmet umulur…

2041 beyitlik Hüsn ü Aşk mesnevisi “Hamd ana ki kıldı halka rahmet/ Tahmîdde acze verdi ruhsat” mısralarıyla halka rahmet eden ve kendisine bu eseri yazmada ruhsat veren Allah’a, hamd ile başlıyor. Gelenek üzere bir açılışın ardından kendisine kadarki imge dünyasını alt üst edecek bir hikâye anlatmaya başlıyor Galib. Bu alegorik hikâyenin daha başında geleneğe aykırı olarak Hüsn’ü (kadını) Aşk’a (erkeğe) âşık ediyor. Ki mesnevi boyunca kadın-erkek, Allah-kul, âşık-mâşûk sürekli yer değiştirerek hakikatteki manasına “Kim Aşk Hüsn’dür ayn-ı Hüsn Aşk/ Sen râh-ı galatda eyledin meşk” beyitiyle erişiyor. Aşk, Hüsn’dür; tıpkı Hüsn’ün de Aşk olduğu gibi, sen bunu yanlış yolda öğrendin… Aşk’ın Hüsn’de bir olduğunun farkına varana kadarki yolculuğunu dünya hayatının kandırmacasına, Hüsn’de bir olmayı da Fenâfillâh’a (Hakk’ın kendinde yok olmaya) vardırıyor. Galib, Aşk’ın yolculuğunu işitilmedik manalar, taze mazmunlar peşinde ince hayallerle örüyor; dolayısıyla güçlü ve kolay nüfûz edilemeyecek bir imge dünyası inşâ ediyor okurun gözleri önünde.

26 yaşında Nâbî’nin Hayrâbâd’ından daha iyi bir eser yazacağı iddiasının ne denli gerçekleştirilmiş olduğunu, bir iki yeri dışında kendinden önce yazılmış hiçbir esere benzememesinden anlıyoruz. Sebk-i Hindî’den [2] tevarüs eden bütün imkânlar, Hüsn ü Aşk’ta yepyeni bir dil olarak ortaya çıkıyor. Ki zaten Nagehan Eke’nin de deyimiyle “Galib’in büyüklüğü hayallerinin emsalsizliğindedir.”[3] Bu emsalsiz hayallerle şiiri kurarken bir yandan hakikat kapısından bir an olsun ayrılmıyor. Çünkü “Galib, şiiri ve şiirsel imgelemi, biçim ve anlamın ‘dünyaları’ arasında bir bağlantı olarak görür… İmgelem, Galib’in -ve bütün geleneğin- hakikat diye nitelendirdiği şeye köprü görevi gören bir mevkide yer alır.” [4]

2041 beyit içinde tek başına ateş imgesi bile Galib’teki yaygın (yayılgan)[5] imgelerin ne derece güçlü olduğunun kanıtıdır.

Erzâkları belâ-yı nâgâh
Âteş yağar üstlerine her gâh

Ekdikleri dâne-i şirâre
Biçdikleri kalb-i pâre pâre[6]

(Yiyecekleri ansızın inen belalardı. Üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım tohumu ekip paramparça kalp biçerlerdi.)

Galib, kıvılcımla tohumun hem karşıt hem de benzer halleriyle kelime oyunu yaparak, bu kıvılcım tohumlarını zamanı gelince paramparça kalpler olarak biçmemize imkân verir. Bu ateş sağanağı altında kalırken biz her gâh (her an) ateş imgesinin yayılgan özelliğiyle de kıvılcımından sağanağına kadar zihnimizi tetikler. Bachelard, “bütün imgeler içerisinde alev imgelerinin- yalın olanları kadar en karmaşık olanlarının da uslu olanları kadar çılgın olanlarının da- bir şiir işareti taşıdığını” söyler. Galib, Bachelard’ın sözünü ettiği şiirselliği, ses ve mana bakımından da ulayarak yepyeni bir biçimde kullanır.

Mesnevide dikkat çeken bir nokta, Aşk’ın Hüsn’e göre daha zengin bir ateş imajıyla donatılmış olmasıdır.[7] Kimi zaman Aşk, “cehennemin alevli goncası” (gonca-i şu’le-zâr-ı dûzah) kimi zaman bir hûrînin ateş dolu kadehiyle sarhoş (Sâkî dahi kendi ol perî-veş/ Bir hûr idi kim şarâb-ı âteş) bazen de -elbette aşinası olduğumuz üzre- ateş denizini mumdan kayıkla (Mumdan gemi altı bahr-ı âteş) geçen yolcu oldu mesnevi boyunca. Galib, ateşi her eline alışta ona yeni bir şekil verdi. Onu vahdetin yakıcı ancak henüz mührü çözülmemiş goncasından ateş dolu bade ile yanmanın ilahi sırrına ve nihayet gidilecek yolun eriyip bitmekle vasla ereceğine dek şekillendirdi.

Galib, sade yayılgan imgeler için değil, felsefi söyleme uygun olanlar için bile (Batık İmge[8]) emsalsiz mısralar kurarak gerektiğinde klişeleşmiş imgeleri de kendi üslûbunun potasında eriterek mesnevinin bütününe uyumlu olacak şekilde kullanır. Bütün bunları yaparken daima bir yenilik arayışı peşindedir. Hikmeti, konu bütünlüğünü de hesaba katarsak nasıl bir şiir dehasıyla, nasıl bir hayâl ustasıyla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz zannediyorum.

*

sevgililerDivan şiirindeki diğer türlerin aksine mesnevi, bir hikâye anlatmak durumundadır ya da bir hikâyeyi şairinin bakışından anlatmak da denebilir buna. Örneğin, Divan şiirinde pek çok şair tarafından kaleme alınan Leylâ ve Mecnun mesnevisi mevcuttur. Dolayısıyla mükemmel imgeler vitrini kâfi olmaz, kalıbın sınırları içerisinde kıvrak hareket edebilme kabiliyeti zaten bu seviyede bir belagat için bir kıstas sayılamaz. Öyleyse şairin okuru, -bugün ‘Fantastik Edebiyat’ içinde bile yer edinebilecek denli kuvvetli bir kurguyla- kahramanının yolculuğuna katması gerekir. Hakezâ Aşk’la birlikte kendi aldanışlarımızı, kendi kuyularımızı, cadılarımızı, devlerimizi, Hûşrübâ’mızı görebilmemiz; Galib’in Aşk’ı, Hüsn’ün mehri için yola çıkardığı yüzeyden “seyr-i sülûk” anlamına inmemize de kapı açar. Hüsn ü Aşk’taki her düzeyden okur için açılmayı bekleyen anlam katmanları, eserin ne denli erişilemez bir iş yaptığının da kanıtıdır.

Şu halde Hüsn ü Aşk’ı her elime alışımda aynı hayreti belirttiğimi söylememin nedeni, bir önceki okuyuşumda bana açılmamış bir katmanının -bir diğer değişle gözümden kaçan bir anlam hâresinin- gözüme ilişmesiyle açıklanabilir. Zira Roland Barthes’e göre de “Bir anlatıyı anlamak, yalnızca bir öykünün çözülüş sürecini izlemek değil, aynı zamanda bir anlatıda ‘katlar’ın bulunduğunu görmek, anlatı ‘çizgi’sindeki yatay eklemlenişleri, örtük bir biçimde dikey olan eksene yansıtmaktır. Bir anlatıyı okumak (dinlemek), yalnızca bir sözcükten öbürüne geçmek değil, aynı zamanda bir düzeyden öbürüne geçmektir.”[9] Şu halde iyi bir eserin anlaşılması da -tarihsel süreçte dilin varlıklarını unutmuş bugünün okurunun anlamasını kastetmeyerek elbette- bütün katmanları açabilmekle ve belki de eserin alegorik dünyasının güçlüğüne göre zamanla mümkündür.

Öyleyse Galib’in nihayet bize “Mûtû kable ente mûtû” (ölmeden önce ölünüz[10]) düstûruna gönderme yapan bitişine dek Aşk’ın geçirdiği tüm evreleri, değişimleri anlamamız sadece bir hikâyenin vuslatla bittiği ile açıklanamaz.

*

Velhâsıl hiçbir özelliğine yeterince değinemeden bile Hüsn ü Aşk’ı ‘ben yazsaydım’ derdimi yeterince aşikâr ettiğimi sanıyorum. Zira Galib gibi, koşulacaksa büyük bir iddianın peşinde koşmayı, ancak tevazu ve rahmeti eserinin sahibine layık olarak mükemmele yakın bir şekilde neşretmeyi arzu ederim. Hayâllerim bu nispette büyüktür, lakin kelâmın ipine asılan birinin, devşirdiği her şeyin aynı anda Hakk tarafından halk edildiğine şehadet etmesi şaşırtıcı olmasa gerek… Galib’cileyin noktalarsak sözü:

“Feth ü teshîre yeter kişver-i hüsnü Galib

Mu’cize şi’r ü zebân tîğ ü peyember kâğıd”[11]

(Şiir bir mu’cize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir.)

Hece Dergisi, Ekim 2014, “Ben Yazsaydım” Dosyası.

Nergihan Yeşilyurt


 Dipnotlar:

[1] Ahmet DOĞAN, “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:16, S.1, Elazığ 2006, s. 109-119.

[2] Sebk-i Hindi’yi kısaca, “bilmeceyi andıran karmaşık mazmun ve anlatımlarla oluşturulmuş, beklenmedik ve alışılmamış benzetmelerle oluşturulan şiir dili” olarak tanımlamak mümkün.

[3] Nagehan EKE, “Şeyh Galib: Hüsn ü Aşk”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S.:39, Erzurum 2009, s.123-129.

[4] Victoria HOLBROOK, Aşkın Okunmaz Kıyıları, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

[5] Wells’in ‘expensive’ dediği ve dilimize yaygın olarak çevrilebilen bu imgeye Ramazan Korkmaz ‘yayılgan’ da demiştir. Yayılgan imgeleri Ahmet Doğan “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler” makalesinde, “daha evvel söylenmemiş olanların, eskilerin ifadesiyle ‘bikr-i mana’ların, orijinal hayallerin zihinsel tasarımı olması özelliğiyle estetik açıdan makbul sayılan imge” türü olarak açıklamıştır.

[6] Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk (Haz: Muhammed Nur Doğan),Yelkenli Yayınevi, İstanbul 2008.

[7] Şener DEMİREL, “Hüsn ü Aşk’ta Ateşle İlgili Teşbih Unsurları”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 15, S. 2, Elazığ 2005, s. 81-105.

[8] Ahmet DOĞAN, a.g.m., s.109-119.

[9] Roland Barthes’ın Göstergebilimsel Serüven kitabından alıntılanmış bu paragrafa, bu yazının yazılmasına da ilham olan hocam Prof. Dr. Yavuz Bayram’ın şu künyeli makalesinde rastladım: Yavuz BAYRAM, “Tahkiye Esaslı Metinlerin Çözümünde Biçimbilimsel Yöntem ve Hüsn ü Aşk Örneği”, Journal of Turkish Studies=Türklük Bilgisi Arastırmaları Cem Dilçin Özel Sayısı, Ed.Zehra Toska, Harvard University Department of Near Eastern Languages and Civilizations, s.33/1 2009, s. 87-103.

[10] Bu fikre ilham veren makale şöyledir: Mehmet Celal VARIŞOĞLU, “ ‘Öl ve Ol’ Fikri Çerçevesinde Hüsn ü Aşk Kahramanı Aşk’ın Kendisini Bulma ve Tanıma Süreci”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 6(2), s. 101-112, Gaziantep 2007.

[11] Şeyh Galib, a.g.e.


77 Yaşın Pastoral Baharı: Bir Adın Yolculuktu

18684958bbca1c7b75fca564b66abb25“Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor… Şiirin en azından bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.” [1]

Yeni bir şey yapmıyorsak hiçbir şey yapmıyor sayılır mıyız? ‘Yenilik’ kavramını yahut eskinin yıkımını fetişleştirmeden ve eskiden kopmanın mümkün olmadığı düşüncesini de büyütmeden klişenin şairi ve de şiiri ihtiyarlatan bir şey olduğunu söylemek mümkün. Bu ihtiyarlık, tedbirli olmak anlamındadır artık. Hâlbuki şairin yaşlandıkça dil içerisindeki tecrübesinin büyümesi, olanaklar ufkunun ardını görebilecek yücelikte bir yere gelmiş olması gerektir.

“Güneşin altında yeni bir söz yok” sözü klişeye tapanların anayasasının ilk maddesinde yazıyor” deniyordu klişe üzerine bir bahiste.[2] Hakikaten güneşin altında deveran etmemiş ve yeniden yapılandırılmamış hiçbir söz yoksa her yüzyıl ‘öldü’ denilen şiir neden bitimsiz kıyafetli bir huri gibi soyundukça giyinen bir hâl alıyor? Yoksa dilin yaşıyor olması mıdır onunla ne yapılabileceğinin kestirilemiyor oluşu? “Dil, dünyayı resmeder” diyen Wittgenstein’ı anacak olursak şairlerin dünyayı olduğu, göründüğü hatta istediği gibi aktarmasının sonsuz yolunun bulunduğunu söyleyebiliriz. Şairin dilinin sınırlarını çizen kimdir?

Bütün bu cevap beklemeyen sorularla elimize aldığımız Bir Adın Yolculuktu kitabı Virgül’ün Başından Geçenler’in şairi Ülkü Tamer’in ömrünün belki de son çeyreğinde tedbirli olmanın güvenilir ancak sükûn bulmuş kıyısında neden durduğunu anlamamıza yardımcı olacağı aşikârdır. Bütün bir ömrü şiirle hemhâl olmuş bir adamın bütün hikâyesine sondan başa doğru gitmek hiç kolay değil ve bu bazen hayal kırıklıklarına neden olabilir. Çeviriler yaparak Türkçeye kazandırdığı eserlerde dile hâkimiyetini ve Türkçe bilgisini ispatlayan Ülkü Tamer’in şiirlerinde de berrak bir dilin çağıltısını duymuşuzdur. Fakat bahsi geçen hayal kırıklığı, olgunluk çağının yorgun ruhunu sırtlanıp kâğıda döken şairin yaşadığı çözülmede ortaya çıkabilir.

Bir Adın Yolculuktu; aynı isimli uzun bir şiirle açılıyor, Anadolu şehirlerini geziyorsunuz bu şiirde, mitolojik unsurla bezeli isimler eski zamanlara gönderme yapıyor. Bugün bu göndermenin izlerini arayabilir; Cumhuriyetin ilk yıllarının Yunan mitoslarına merakını bu şiirle yâd edebilirsiniz.

“Başpınar’da konaklar mıydı Odysseus
Penelope kurar mıydı tezgâhını Kayacık’ta”

Ardından “Neslihan’a Şiirler” bölümü başlıyor… Kitabın tamamına hâkim pastoral renkler, bu bölümde büyük oranda ilk çağrıştırdıkları hâlleriyle tebarüz etmiştir.

“Seninle duydum yağmurun sesini
dalların hışırtısını
bir bulutun savurduğu köpükleri gökyüzünde
ve içimde gümbür gümbür patlamasını
tomurcukların.”

Şairin halk şiirinin basmakalıp motifleriyle harmanladığı kitabın son bölümü klişe ile ilgili hiçbir sıkıntısı olmadığını gösteriyor.

“Su başında bir gül açar
Dikenine sorar seni”
(8’li Hece Ölçüsü)

HAYDAR1Klişe imge ve söylemlerin kitabın bütününde oluşturduğu etki öyle büyük ki zaman zaman görünen şaşırtıcı mısralar kuyuya atılan taş gibi küçük ve uzak hareler oluşturmaktan öteye gidemiyor. “Her şey ne kadar durgun/ şiirin damarında” derken aslında belki de şair kımıltısız şiirinin farkındalığının da altını çiziyordur. Yorgunluğunun farkında oluşunun…

Ülkü Tamer’in “göl, gök, nehir, güneş, deniz, orman, dağ…” gibi pastoral ögelerle donattığı, lirizme boğulmuş şiirlerine bakarak ikinci yeninin önemli isimlerinden biri sayılmış şairin bugünün şiiriyle pek de ilgilenmediğini söyleyebiliriz. Turgut Uyar’ın sözlerine atıfla (Uyar’ın kendisi de hayatının son dönemlerinde yukarıdaki tezinin aksi istikamette çözülme göstermiş, şiirindeki gerilim sükûnla son bulmuştur.) Ülkü Tamer’in, şiirin bir avuntu ve teselli olduğu inanışının dışına çıkmadığını da iddia edebiliriz. Şekil ve konu açısından da yeniliğe ihtiyaç duymamış şairin, sevgilisi için kitap bastıran genç bir delikanlı olarak karşımıza çıkışı tıpkı şöyledir:

“Kendi kendine dağılan çocuk
film bittiği zaman beyazperdede.”

 Hece Dergisi, Aralık 2014, 216, “2014 Şiir Kitapları”

Nergihan Yeşilyurt


Kaynakça:

1. Turgut Uyar, Sonsuz ve Öbürü, Broy Yayınları, 1. Basım, 1985.
2. Enis Akın, “Birinci Sınıf Şiirleri Birinci Sınıf Şairler Yazar”, Hece, Yıl:11 S.132, s. 79-80, Aralık 2007.


%d blogcu bunu beğendi: