Category Archives: Güncel “Nergihan Yeşilyurt”

Teknolojinin Elemanları: Bilimkurgu ve Tekno-Kültür

Hece Dergisi (sayı: 234/235/236, yıl: 2016) Dijital/Sayısal Kültür Özel Sayısı’da yayınlanmıştır.

blade-runner

İlk çağlardan itibaren insan; yemek yiyebilmek, kendini savunabilmek, avlanabilmek gibi gereksinimleri karşılayabilmek, kısacası hayatta kalabilmek için taşı kullanarak aletler yaptı. İnsan, varlığın başlangıcından beri teknoloji üreten bir varlıktır. Teknoloji, onun başlangıçtan bugüne tabiatta keşfettiği, değerlendirip akıl ve mantık süzgecinde elediği bilginin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bundan dolayı, insanın var olduğu ilk dönemlerden itibaren teknoloji vardır ve sürekli gelişim halindedir denilebilir.

“Teknoloji” terimi, Yunanca “tekhne” (sanat, zanaat) ve logos (bilgi, sözcük, söz) kelimelerinden oluşur ve Antik Yunan’da ‘bilgiden gelen zanaat’ anlamında kullanılmıştır. Fakat zaman içinde “teknoloji” kelimesinin anlamı değişti; bilimsel araştırmalar sonucu elde edilen somut ve yararlı sonuçları ve bunlara ilişkin araç, süreç ve yöntemlerin tümünün ifade eden bir kavram halini aldı. [1]

Teknolojik gelişmeler, insanlık tarihi boyunca bilginin elde edilişi, saklanışı, işlenişi ve iletilişi şeklinde dört farklı aşamada gerçekleşti. İlk teknolojik gelişmelerden bugüne değin hız, miktar arttıkça mesafeler ve güvenilirlik kademe kademe azaldı.

İlk ve en uzun evrede (yaklaşık MÖ 35.000’den 1838 yılında Samuel Morse’un ilk telgraf iletimine değin), bilgi fiziksel ve mekanik güçle elde edilmekteydi. Bu evrede bilgi güvercinler, vurmalı çalgılar, duman, koşan kuryeler vb. araçlar ile iletiliyordu. İkinci evrede ise elektriğin icadı ve elektro-mekanik güçle telgraf, telefon, radyo, televizyonun gelişimi gerçekleşti. Üçüncü evrede elektronik bilgisayar, transistörler, silisyum gibi yarı-iletkenler ve çiplerin icadı sayesinde elektroniğin imkânlarının keşfedilmesine şahit olduk. Ayrıca bu evre, bilgisayar teknolojilerinin ve telekomünikasyonun bütünleşmesinin başladığı evredir. [2]

Teknoloji ve teknolojinin geleceğe etkileri üzerine olan tartışmalar belki de insanoğlunun ilk icatları ve bu icatların hayatlarına getireceği yenilik ve değişimleri fark ettiği zamanlara kadar dayanıyor. Ancak teknolojilerin olumlu ve olumsuz getirilerinin gerçekten bir tartışma konusu olmaya başladığı dönemler 1800’lü yılların sonlarına dayanıyor. Bu tartışmalar günümüzde, teknolojinin sınır tanımaz bir hızla her geçen gün gelişimini sürdürmesi ile de devam ediyor. [3] Zira teknoloji, insanlara dünyayla bağ kurmak için daha yapıcı yollar sağlarken aynı zamanda bir baskı aracı işlevi de görüyor.

Bilim, teknoloji ve kültür, aralarındaki devamlı ilişki yüzünden birbirlerine bağlıdır. Teknoloji, kültürü şekillendirir; bilim, teknolojiye bilgi zemini sağlar ve kültür, gündelik pratiklerde hangi kategorilerin geçerli olacağını belirler. Böylece bilim, teknoloji ve kültür arasında kronolojik bir ilişki kurmanın günümüzde neredeyse pek mümkün olmadığı anlaşılır. Sonuç olarak teknolojik olanın insandan artık ayrılamayacağı şeklinde tasarlanan ve çeşitli olumlu ve olumsuz potansiyelleri bir arada barındıran bir yaşam biçimine düşünsel olarak hazır olmamız büyük önem taşıyor.

Değişime hazırlayan koşullar

1978 yılında İngiltere Başbakanı James Callaghan, ulusuna ‘mikroelektronik evrim’in gerçekleşmekte olduğunu ve bunun farkında olmaları gerektiği çağrısını yaparken, teknolojik evrimin kaçınılmaz olduğunun ve insanların hayatlarında çok önemli değişiklerin gerçekleşeceğinin haberini de veriyordu. Callaghan’ın bu konuşmasının açılımını, Alvin Toffler’ın yeni ‘bilgi toplumu’ dönemini anlattığı Üçüncü Dalga (Third Wave) kitabında bulmak mümkün. Toffler, kitabını yazma amacının da bu olduğunu ve insanların değişimden korkmamalarını, bu değişimin oluşturacağı yeniliklerin olumlu taraflarını görmeleri gerektiğini söyler.

“Tüm bu köklü değişikliklerin her birini dengesizliğin, çöküşün, felaketin, belirtileri olarak görebiliriz. Ama çok daha geniş bir görüş açısı sağlamak için biraz geri çekilip bakarsak, önceden göremediğimiz bir sürü şey gözümüze çarpar. Açıkça ve sanırım tartışmaya yer bırakmayacak biçimde görülecektir ki, aklımızı kullanırsak ve biraz da talihimiz yaver giderse, yeni ortaya çıkacak olan uygarlık, şimdiye dek gördüklerimizden çok daha sağlıklı, çok daha mantıklı, çok daha dürüst ve çok daha demokratik olabilir. Kitabın bu temel savı eğer doğru ise, önümüzdeki geçiş fırtınalı ve bunalımlar ile dolu olacak olsa bile, uzun dönemde iyimser olmamız için pek çok neden vardır.” [4]

Ancak söz konusu yenilik ve değişimin tek taraflı olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığını bugün açıkça görebiliyoruz. Tüm toplumlar ‘bilgi toplumu’na eş zamanlı geçiş sağlayamıyor (tıpkı eski çağlarda olduğu gibi) ve bunun sonucunda Batı’dan az gelişmiş toplumlara doğru bir pazar alanı olarak tek yönlü akan teknolojinin önünün alınması güçleşiyor. Öte yandan bu akışa karşı koymanın neticesinde karşı kültürlerin ortaya çıkması da kaçınılmaz hale geliyor. (Tekelleşmeye karşı duran açık kaynak kodlu yazılımlar buna bir örnek sayılabilir.)

Teknolojinin tetikleyicisi bilimkurgu

Teknolojinin etkilerinden bahsetmeye başladığımız andan itibaren, teknolojinin ortaya çıkardığı, tabiri caizse doğurduğu bilimkurgudan da bahsetmek zorundayız. Teknolojinin bilimkurguyla ilişkisi (teknolojinin bilimkurguyu doğurması) insanın teknolojiyle ilişkisine göre çok daha yeni sayılır ve başlangıcı ideolojik kaygılara/ yönlendirmelere dayanır.

Bilimkurgunun Amerika’dan çıktığı ve Amerikan kültürünün bir sonucu olduğu düşünülürse ideolojik temellendirmeyi okumak daha kolay olur. Bu kültürün düşünce insanları üzerindeki etkisini anlamlandırabilmek için Amerikan tarihine bakmak gerekir. Teknolojinin getirilerine toplumu adapte etmek, yönlendirmek, gerektiğinde manipüle etmek ve teknoloji eğitiminde bir basamak olarak kullanmak amacıyla önce bilimkurgu edebiyatı, sonrasında da sinema eserleri ortaya çıktı.

Ünlü bilimkurgu yazarı Arthur C. Clarke “Bilimkurgunun yayılması insanlığın geleceği açısından çok yararlıdır” dedikten sonra bu sözü söyleme nedenini şöyle açıklar: “İlk önce bilimkurgu en ünlü bilim adamlarımızı heveslendirmek suretiyle insanlığa hizmet etmiştir. Ben bilimkurgu sayesinde bu işe atılan birçok bilim adamı tanıyorum. Hatta birçok kişi benim kitaplarımı okuduktan sonra astronot olmaya karar vermiştir ki bundan büyük kıvanç duymaktayım, ikinci olarak bilimkurgu halk arasında bilime olan ilgiyi arttırır. Ve bir yerde halk ne kadar çok bilimsel bilgiye sahip olursa, önemli bilimsel projeleri destekleyen politika liderlerini de o kadar fazla tutar. Son olarak ben bilimkurgunun insanların zihinsel sağlığına da hizmet ettiği inancındayım, çünkü bugünün birçok roman ve filmlerime karşı bilimkurgu roman ve filmler daima iyimserdir.” [5]

Clarke’ın bu sözleri bilimkurgunun başlangıçta ne amaç güttüğünü anlamlandırabilmek açısından önemlidir. 19. yüzyıla kadar bilimkurgu eserler güncel olayları gelecekte olabilecek şekilleriyle işlediler. 1900’lü yılların başında Jules Verne ile H.G. Wells’in romanlarından sinemaya aktarılan bilimkurgu eserler [Time Machine / Zaman Makinası (1895), Le voyage dans la lune / Aya Seyahat (1902), Le voyage a travers l’imposible / Olanaksızlığa Gezi (1904), Voyage au centre de la terre / Arzın Merkezine Seyahat, Denizler Altında 20.000 Fersah] bilimkurgunun, ilerideki bilim ve teknoloji hakkındaki sezgilerini yansıtması açısından oldukça enteresandır. Çünkü bu yapıtlardaki pek çok hayal gücü tasarının bugün var olduğunu görüyoruz.

Bilimkurgu eserlerdeki iyimser tutumun uzun sürdüğünü söyleyemeyiz. I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, bu büyük yıkım insanların bilime hayran bakışlarını karamsarlığa çevirdi, bilimin yalnızca barışçı amaçlarla, insanların yararına değil, savaşçı amaçlarla yıkıcı, yok edici olarak kullanabileceğini ortaya koydu. Bunun sonucu olarak kötümser, canavarlarla dolu bilimkurgu filmler yapıldı. Daha sonraki yıllardaysa bilimkurgu filmler birer ideolojik propaganda aracı olarak kullanılmak istendi [Metropolis (1926)]. 1950’li yıllara kadar bilimkurgu filmler propaganda aracı olmayı sürdürdü. Kâh ekonomik bunalım, kâh soğuk savaş bu durumun devam etmesinde önemli etkenlerdendi. İncelendiği vakit görülecektir ki Destination Moon / Aya Seyahat (1950), The Thing from Another World / Başka Dünyadan Gelen Yaratık (1951), Invasion USA / ABD’nin İstilası (1952), Red Planet Mars / Kızıl Gezegen Merih (1952), lt Came From Outer Space / Uzaydan Gelenler (1953) gibi bilimkurgu filmler hep ideolojik nedenlere yaslanır. [6]

20. yüzyılın sonunda ise William Gibson, Bruce Sterling gibi yazarların başını çektiği, bilimkurgu edebi türü ve bu türe kısmen karşı çıkarak gelişen “Yeni Dalga” akımının ikinci kuşağı olarak da anılan “Yeni Yeni Dalga” akımı ortaya çıktı. Eserleri “siberpunk”* edebi akımının örnekleri olarak görülen yazarlar, temel olarak bireyin geleceğin teknolojisiyle yaşadığı sorunları, mücadeleyi konu ediyordu. Geçmişte görülen bilimkurgu eserlerinde genellikle teknoloji toplumla iç içe, hatta onun hizmetindeyken, daha sonra Gibson’ın ve Sterling’in eserlerindeki gibi teknoloji, karakterlerin hem içinde olduğu hem de maruz kaldığı olumsuz hallerin temel kaynağı, hatta problemin ta kendisidir. Örneğin, Gibson Neuromancer’da sinir sistemi tahrip edilerek şantaj yapılan ana karakter Case’in yapay zekâlarla mücadelesini işlemiştir. Sterling’in Schismatrix isimli eserinde ise 23. yüzyılda genetik ve psikolojiyle uğraşan “Shapers” ve bilgisayarlar ile protez uzuvlarla uğraşan “Mechanists” olarak iki gruba ayrılan insanlar parlak bir diplomat olan Abelard Lindsay’in bakış açısından anlatılmakta, bu anlatım sırasında tarih defalarca yeniden şekillendirilmektedir. [7]

Özetle, bilimkurgu ile bilim ve teknoloji sürekli olarak birbirini besleyen kaynaklara dönüşmezden evvel daha olumlu bir atmosfer görülen bilimkurgu eserlerin gittikçe karamsar bir hâl almasının tecrübe ile hayalin sınırsız gücünün sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Pek çok bilimkurgu eserinde insanın kendi icadı olan makineden korkusu sebebiyle makinelerin canavarlaştırılmasına yahut da kendini mükemmelleştirme derdinden süper-insan figürlerine rastlamak mümkün. Dünyevi kaynakların tüketilmesiyle/kirlenmesiyle birlikte dış uzaya açılma arzusu da bilimkurgu eserlerde uzak gezegenlerde farklı yaşam formları olarak kendini gösterir. İnsanın yapamayacağı işleri yerine getiren, insan beyni yerleştirilmiş makinelerin icat edildiğini bilimkurgu eserlerinde görürüz. Hiç şüphesiz -ister ütopyan ister distopyan bir çerçeve çizmiş olsun- bilimkurgu eserleri bilim ve teknolojinin gelişmesine büyük katkılar sağladı. Bunun yanında, her ne kadar eserlerde görünen “kültürel ögelere tutunma” gayretinin çıkış yeri Amerika ve Amerikan kültürü olsa da toplumlara kendi kültürlerine sahip çıkmayı tavsiye etmeleri açısından önemlidir.

Tekno-kültürün ortaya çıkışı

Buradan kültür ve teknoloji arasındaki ilişki penceresini açmak mümkün: Teknolojinin bir başka zorunlu sonucu, kendini kültür içinde gösterir. Bugün teknoloji ile kültür birbirine yapışmış durumdadır. [8]

“Tekno-kültür terimi teknoloji ve kültür arasındaki derin bağa vurgu yapar ve bizi teknolojik olanın insandan ayrılamayacağını anlamaya zorlar. O içimizde (tıbbi teknolojiler, işlenmiş yiyecekler), yanımızda (telefonlar) ve dışarıdadır (uydular). Bazen biz onun içine gireriz (klima kontrollü ofis alanları), bazen de o içimize girer (kalp pili). Bazen bir ek ya da protez işlevi görür (gözlük), bazen de biz ona bir ek işlevi görürüz (seri üretimde çalışan işçiler olarak). Teknolojiler sıklıkla bizle ilişkidedir, başka zamanlar ise biz onlarla ilişkideyizdir.” [9]

Cooper, tekno-kültürün tarihçesini Heidegger, Benjamin ve İtalyan fütürizmine; Ross ise 1939 New York Dünya Fuarı’na ve General Motors’un yeniden yapılanan kenti otomobil endüstrisine göre tasarlama niyetlerine kadar götürmektedir. Ancak Robins ve Webster, 70’lerden itibaren hızla değişen teknolojinin ürünü tekno-kültürün asıl belirleyici olduğu dönemden şöyle bahsetmişlerdir: “1990’larda ortaya çıkan özgün bir tekno-kültür, ‘sibermekan’ ve ‘sanal gerçeklik’ kavramlarının özgürlükçü imkânları olarak algılananlara dair bir ilgi ile başlamıştır.” Günümüzün tekno-kültür kavramı da donanım düzeyinde gündelik hayatımıza nüfuz etmiş teknolojilerin getirdikleri kadar yazılım düzeyinde birlikte yaşadığımız sibernetik teknolojilerin getirdikleriyle de ilgilidir. [10]

Tekno-kültür kavramı ile ilgili kapsamlı araştırma yapıldığında bütünlüklü bir tanımdan ziyade kaynaklarda tekno-kültürün tarihçesi, etkileri ve sonuçlarının yer aldığı görülür.

World Wide Web (www), sanal gerçeklik oyunları, sosyal paylaşım ağları; bunun yanı sıra organ nakli, protez ve implantlar dahil olmak üzere gelişen bilim ve teknoloji imkanları günlük hayatımıza dahil olarak giderek artan biçimde organik/organik olmayan, gerçek/gerçek olmayan, insan/insan olmayan gibi kategorik sınırları silikleştirdi. [11] Bir başka deyişle, sanayi devrimi sonrası dönemde teknolojik gelişmelerin sonucu olarak, teknoloji ve insan arasında artık kopması mümkün olmayan bir sosyal çevre oluştu.

Virilio da insan ve teknoloji ilişkisi konusunda karamsardır. Ona göre, bedenlerimize olduğu kadar bedenlerimizin imgesine de sahibiz, ancak artık bu imge elimizden alınıp yönlendirilmektedir; çünkü amaç bu modern beden kalıntılarını ele geçirip onları sanal dünyaların aktörleri haline getirmektir. Aynı şekilde teknolojik ve bilimsel gelişmenin de bir “gelişme” olduğu şüphelidir. Virilio’ya göre modern bilim idealist felsefi temellerinden uzaklaşarak tekno-bilim haline gelmiştir ve aynı zamanda kitlesel bir tekno-kültürü işaret etmektedir. Bu biçimiyle ilerleyen tarihin bir öznesi değil, modern hayatın getirdiği hızlanmanın yarattığı baş dönmesinin öznesidir. [12]

Virilio’nun bu görüşlerinden hareketle, bugün sanal beden ve imgesi yeniden kodlanabilir benlikler söz konusudur, denilebilir. Facebook, Twitter gibi sosyal medya platformlarında benzer çoklu kimliklerle benliklerine ait her türlü kişisel malzemeyi paylaşan kullanıcılar da dijital ortamda serbestçe dolaşıyor. Turkle, bu sanal özgürlüğün kolayca gerçeğin reddine dönüşebileceğini belirtiyor. Siber mekân kullanıcıları deneysel radikallikle muhafazakâr bağımlılık arasında sürekli müzakere içindedir. Bu yüzden, halen inşa süreci devam etmekte olan tekno-kültür geniş bir müzakere alanıdır.

Zizek’e göre ise bugünün dijital simülasyonları içinde kaybolan şey, görünüştür. Sanal gerçeklik, öznelliği oluşturan temel fantezileri açığa vurarak sanal olmayan evreni sömürgeleştirir. Öte yandan Zizek, tüm gerçekliğin -sayısallaştırılma, kopyalanma ve tekrarlanma yoluyla- radikal bir biçimde sanallaştırılmasının, yeni bir algılama olanağı açarak gerçek hayata borcunu ödeyeceğini de söyler.

Baudrillard “post-modern” toplumu; modeller, işaretler ve kodların egemen olduğu bir “simülasyon” dönemi olarak tanımlar. “Simülasyon” kuramı, ilk kez Baudrillard tarafından ortaya atıldığında, muhtemelen hiç kimse, dijital çağın kültür endüstrisine bu denli entegre olacağını öngörememişti.

Penley ve Ros, Baudrillard’ın “simülasyon” dönemi olarak tanımladığı “post-modern” çağın bir segmenti olarak “tekno-kültür” çağını, yeni kültürel teknolojilerin en derine nüfuz ettiği ve yaratılan dünyaların insanlara neredeyse ikinci bir doğa gibi göründüğü, Batı toplumuna odaklanan bir çağ olarak nitelendiriyor.

Bostic’e göre “siborg”**, bir önerme olmaktan çıkıp kültürel bir ikona dönüşmüştür. “O”, aynı zamanda, kendimize uzaktan bakıp keşfetme yolunu sağlar: Hem gerçek hem de hayal edilenin oluşturduğu çelişkilerin bir ürünüdür.

Haraway’ın bilimkurgu ile gerçek hayat arasındaki ayrımın bulanıklaştığına dair gözlemi yakın gelecekte şu anda olduğundan daha fazla deneyimlenecektir. Çünkü teknoloji ile eklemlenip bir tekno-bilime dönüşen bilim, kültür ile olan ilişkisini baskın olarak teknoloji üzerinden kurmaya hevesli görünmektedir. [13]

Gelecek 50 Yıl [14] adlı kitabında yakın geleceğe dair öngörülerini yazan bilim adamlarından Hauser’a göre hayvanların nöron sinyalleri kaydedilip zihinleri okunabilecektir. Aynı şekilde kendi beyin dalgalarımızı da onlara aktarabilmemiz mümkün olacak ki yazara göre bu, sanal gerçeklik oyunlarının son noktasıdır. Dawkins’e göre ise gen haritası çıkarma projesi 2050 yılında çok ucuzlayacaktır ve herkes kendi gen haritasını kendi çıkarttırabilecektir. Böylece tarihçiler tarihteki her türlü ırk hareketliliğini kesin olarak saptayabilecektir. Doktora gittiğimizde kendi genlerimize uygun reçete alıp, gelecekte hangi hastalıklara yakalanacağımızı ve doğal sonumuzu öğrenebileceğiz. Holland’a göre öğrenebilen ve evrim geçirebilen yazılımlar üretilecek ve kolumuza takacağımız mini planlayıcılar ile gerçek hayatı simüle edip kararlarımızı ona göre vereceğiz. Yapay zekâ üzerine çalışan Brooks, bedenlerimizin ve imalat sürecimizin teknolojik altyapısının elli yıl içinde tamamen değişeceğini belirtmektedir. Mühendislik artık fizik temelli değil biyoloji temelli olma yolundadır. Sakat insanlara kas hücreleri enjekte edilip organik protezler üretilecek, hastalıklar konusunda öngörüde bulunabilecek programlar geliştirilecek ve beyin hastaları için sinir protezleri yapılacaktır. [15]

Tüm bu olası gelişmeler olumlu bir portre çizer gibi gözükse de aslında geleceğin toplumunun teknoloji üzerinden bir “denetim/eşitsizlik toplumu” olma tehlikesi var. Tekno-bilimsel süreçten geçen bilgi, alınıp satılabilmesi, pazarlanabilmesiyle kimlik ve bedenlerimizi dönüştürme potansiyeli taşıması üzerinden değer kazanır. Böyle bir süreç teknik odaklı bir toplum mühendisliği gerektirir.

Fantaziye geri dönüş

Bugün en enteresan yükselişe, arkaik kültürün yeni teknolojiler içinde kendine yer edinebilmesiyle şahit oluyoruz. İnternette oynanan çok kullanıcılı oyunların büyük kısmı Orta Çağ ya da Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi romanında yarattığı “Orta Dünya” benzeri mekânlarda geçiyor. TV dizilerinde, sinemada ve bilgisayar oyunlarında karşılaştığımız bu arkaik kültür kalıntılarının, pagan inanışlara ait ögelerin bu denli sıklıkla karşımıza çıkmasına Somay şu şekilde açıklama getiriyor: “Aydınlanma Çağından başlayan inanç sistemi, insan aklının oluşturduğu yasa ve kuralların ‘nesnel’ gerçekliği bir bütün olarak bilip açıklayabileceği inancı sarsıldı, yerini çeşitli relativist, bilinemezci, kuşkucu yarı-kuramlara bıraktı… Fantazi edebiyatı bu nedenle bilimkurgunun zayıflamasıyla eşzamanlı olarak yükselişe geçti; gerçekçi/doğalcı edebiyattaki fantastik unsurlar bu dönemde hızla artmaya başladı.” [16]

Edebiyat alanında bir modern rasyonalite sorgulaması olarak okunabilecek modern fantezi, görselleştiği anda tekno-kültürel ve tekno-bilimsel bir teknik aklın hizmetine de giriyor.

Sonuç

Sonuç olarak, teknolojinin tetikleyicisi durumundaki bilimkurgu, toplumsal mekanizma içine eklemlenebilmesi için gerekli katalizör vazifesi gören tekno-kültür ve onun bilimdeki yansıması tekno-bilim, birbiri için vazgeçilmez parçalar haline geldiler. Bu parçaları ve daha birçok yeni terimi anlamlandırabilmek için çok daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunuyor. Bilhassa bahsi geçen Batı’dan diğer toplumlara akan teknolojiye “karşı-teknoloji” ile cevap vermek, eşitsizliği ve adaletsizliği, belki de sürece katılımı hızlandırmak açısından acil önem arz ediyor. Eşitsizlik ve adaletsizliği ortadan kaldırmaktan kasıt, yalnızca teknolojiye erişimle sınırlı değildir, teknoloji üretiminin tekelleşmesinin önüne geçmek, toplulukların yerel kültürlerini baskılayıp asimile eden üst akla karşı durabilecek bir sistem geliştirmekle de ilgilidir. Teknoloji tek başına iyi ya da kötü değildir. Onu piyasaya indirirken yüklenilen anlamların günübirlik ve geçici hasarlara ya da yararlara gebe olması beklenemez. Ancak bu konu üzerine kafa yoran insanların toplumların yekûn hareketinden yola çıkarak bir kanıya vardıkları düşünülürse, toplum inşası/mühendisliği de tıpkı kendi kendini yenileyebilen organlar kadar önemli görünür. İşte bu toplum inşasına katkı sağlaması açısından bilimkurgu, sanıldığından çok daha büyük bir sorumluluğa sahiptir.

Nergihan Yeşilyurt

——————————

Dipnotlar:

*Siberpunk, bilim ve teknolojinin çok ilerlediği ancak insanların büyük kısmının yaşam kalitesinin çok düşük olduğu bir dünya tasavvurunun anlatıldığı edebi eserler.

**Siborg, biyolojik ve yapay (örneğin elektronik, mekanik veya robot) kısımları olan varlıklara verilen isimdir. Sibernetik organizma teriminin kısaltılmasıdır. ABD’li Manfred Clynes ve Nathan S. Kline tarafından 1960 yılında icat edilmiştir.

[1] M.Woods ve M. B. Woods, Ancient Computing: From Counting to Calendars, Twenty-First Century Books 2001.

[2] Beril Akıncı Vural “Information Communication Technologies and Change: Human Resources, Society and Organizational Perspective”, Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Yayınları, İzmir 2002.

[3] Beril Akıncı Vural-Ayda Sabuncuoğlu, “Bilgi İletişim Teknolojileri Ve Ütopyan Bakış Açısı”, Selçuk İletişim, 5(3), s.5-19, 2008.

[4]  Toffler, Üçüncü Dalga (çev: Ali Seden), Altın Kitaplar Basımevi, s.18-20, 1980.

[5] Bilim ve Teknik, S.37, Nisan 1979.

[6] Naci Ekem, “Bilimkurgu Filmler Yoluyla Sinemada Bilimsel Gerçekler”, Kurgu Dergisi, S:10, s.71-86, 1992.

[7] Oğuz Adanır, Baudrillard’ın Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler, Dokuz Eylül Yayınları, İzmir 2000.

[8] Özlem Şahin Soy, “Bilim Kurgunun “Şimdiki Zaman” Hali”, Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji Dergisi, Sayı 1411, p. 20, Ankara 2014.

[9] Aktaran: Ziauddin Sardar, Introducing Cultural Studies, Totem Books, New York 1998.

[10]Kevin Robins ve Frank Webster, Times of the Technoculture, Routledge, New York 1991.

[11] Merve Genç, “Tekno-modern Kültür Bağlamında Kimlik Karmaşığı”, http://tekhnede.blogspot.com.tr

[12] Paul Virilio, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları, İstanbul 2003.

[13] Onur Akşit, “Tekno-Bilim ve Tekno-Kültür”, TMMOB Elektirik Mühendisleri Odası 6. İletişim Günleri Bildirileri, DESEM DEÜ Rektörlüğü Sürekli Eğitim Merkezi, İzmir, 13-14 Mayıs 2011.

[14]Chris Shilling, Body in Culture, Technology and Society, Sage, London 2004.

[15] John Brockman (Ed.), Gelecek 50 Yıl: 21. Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim, NTV Yayınları, İstanbul 2007.

[16]Bülent Somay, “Sunuş”, 1002. Gece Masalları (Ed: Yiğit Değer Bengi), Metis Yayınları, s: 9-10, İstanbul 2005.

Ayrıca bu yazı yazılırken şu kaynaklara da bakılmıştır:

  1. Featherstone, Mike ve Roger Burrows (Ed.), Cyberspace/Cyberbodies/Cyberpunk: Gibson, William, Neuromancer, Ace Books, New York 1984.
  2. Jean Baudrillard, Simülasyon ve Simulakrlar (Çev: O. Adanır), Doğu Batı Yayınları Ankara 2008.
  3. D. Harraway, A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century, Technology and Values, Craig Hanks, Blackwell 1985.
  4. S. Cooper, Technoculture and Critical Theory, Routledge, New York 2002.
  5. Erdal İsmihan, “Bilimkurguda Temel Kavramlar ve Kahramanlar”, Türk Eğitim Bilimleri Dergisi, Cilt:3, S.2 Ankara 2005.
  6. Tuncay Yüce, “Sinema ve Edebiyat Türleri Arasında Görülen Etkileşimler”, ZKÜ Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt:1, S.2, s.67-74, 2005.

 

Reklamlar

İLK MEKTUP

IMG_3468.JPG

“We, humans are more concerned with having than with being.”
Lucy, Luc Besson, 2014.

Bu eski mektubu yazdığımda henüz şehirleşmemişti gökyüzü
iki çınar görsek eğiliyorduk kadim bir söz duyarız diye
artık küskün koca bir orman dünya ve sağır insanoğlu
burada insanı doğuran kadından bahsedilir aslında gizli bir kinle
sevgilim, seni doğurmadan çok önce, ben de kendime kinliydim.

Bu eski mektubu kendime göndermem
ne kadar uzun sürdü, bilemezsin.
Kaç şehir yıkıldı, kaç çocuk evsiz kalıp baştan başladı
Çünkü bilirsin bir çocuk ölünce baştan başlar tüm dünya
Olmamış, ham ne varsa baştan başlar.
Yeniden odunları toplamaya, dümdüz etmeye yolları
İnsanın kendinden kendine koridorları var
-Keşke pencereleri olsa-

Bu mektubu aldım alalı yepyeni bir çatı gökyüzü
Gün batıyor elbet, batan şeyler var
Zamirleri yıkılmış, taşların altında kımıldanıyor, apansız değişiyor
Bir yere varmaktan geliyor aslında varlık
Ben bir yere varmaktan geliyorum
Şairler görür bunu, deliler, çocuklar.
-Gülerek açacağımız kapılar da gelecek elbet-

Ben bu mektubu aklımda gezdiriyordum
Üç asır beş asır derken zamana eğildiğimi gördüm
Zaman eğilmeye gelmez, her yemiş mevsimini bilir
Hiçbir çiçek minnetle açmaz,
Kendimi senden yapmama ne der biliyor musun âlimler:
Biz burada ölümlü insan yaptık
Kapılar ve pencerelerden. Kiralanabilir vakitlerden.
Oysa anlatılamaz isim vermekle ilgili her şey.

Penceresinden bakarsan gün doğup batıyor
Kapısını açarsan içeri dünya giriyor
Zamirleri terk ettiğinden beri taşların boşluğundan otlar türüyor
Bu mektubu ilkben’e geri göndersem
Zamana eğilmiş çocuktur, seni bulamaz, üzgün olur.
Mektup açılıncaya kadar çiçek mihnet çeker,
Şairler görür bunu, deliler, çocuklar.

 

Dergâh 332, Nergihan Yeşilyurt.


Dolmakalem vs. Dolmakalem

ilkkalem.jpg

Çok uzun zamandır aklımı meşgul eden bir yazıyı daha yazıp bu yükten kurtulayım diyorum. Pek çoğunuz biliyordur, bir süredir dolmakalemlerle içli dışlıyım. Bu iş nasıl başladı, nereye gidiyor, doktor yoksa ölecek miyim minvalinde soruları kısaca yanıtlayayım ya da sizi biraz yanıltayım dedim.

İşin latife kısmı bu yana, kendimi bildim bileli kırtasiye tutkum vardı, ama nasıl oldu da dolmakalem konusuna bu denli geç kaldım, hâlâ hayret ediyorum. Hemen yazının başında gördüğünüz Lamy’nin Alstar serisinden “Black Purple” isimli güzellik benim ilk dolmakalemim. Kendisi bana Hasan tarafından hediye edildi. İnsanın kardeşleri olması süper bir şey, bunu daha önce söylemiş miydim? Kendisi ile karşılıklı bu sevgili zehri aldık verdik. Yazmak içinde küçük kuleler yaptık.

Tabii, bu ilk dolmakalemden çok daha önce başladı bu hastalık, ilk virüsü de alakasız bir şey için internette gezinirken bulduğum bir blog’tan kaptım. Sonra bu blog’un büyük bir aile olduğunu -burada büyüklük kalbî bir kavramdır- ve zamanla bu ailenin bir ferdi olduğumu söylememe gerek yoktur herhalde. Bahsi geçen blog Sevgili Zeynep’in bundan 5 yıl önce kurduğu www.banasikcayaz.com. Elbette başta bir kaleme âşık olmuştum, ama aslında bir üsluba ve samimiyete de vurulmuştum. Çünkü samimiyet ile laubalilik bu günlerde çok birbirine karıştırılıyor ve çok nadir doğru ayarı bulunuyor. (Âşık olduğum kalem, linke tıklayınca açılıyor.)

SAMSUNG CSC

Pilot Lady White Sakura Blossom

Yılların hasretinin sonunda, bu güzelliği kalemliğime çok sevgili bir ağabeyim sayesinde koyabildim. Pilot Lady White’ın bendeki modelinin ismi “Sakura Blossom”, bu sevimli arkadaş maki-e tekniğine benzer kabartma çiçeklere sahip, öyle mi, çok emin değilim. Maki-e tekniği için bakınız. Evet, siz de Japonların bu inanılmaz ince sanat anlayışı karşısında dilinizi yuttunuz değil mi. Her kadim sanat böyle zarafet dolu.

Ben bu yazıda sadece meraklısını ilgilendiren teknik konulara girmek istemiyorum. Zira aradığınız her nevden bilgi, Bana Sıkça Yaz‘da mevcut. Unutmadan bunca deli nasıl koordine oluyoruz, ondan da kısaca bahsedeyim; iki facebook grubu aracılığı ile. Bunlardan ilki, kendi aramızda kalem-yazı-mürekkep-kağıt üzerine konuştuğumuz, bugün 1700 aşkın üyesi olan bir grup. İkinci grupta ise, kalem ile ilgili her türlü takas ve satış yapılabiliyor, ticari olan satışlar müstesnâ.

Geleyim asıl bana sıkça sorulan sorulara. Kalemliğime. Toplam 17 dolmakalemim var, bunların bir kısmı antika denilebilecek yaşta, ama beni antikalıklarından çok yazma kaliteleri ilgilendiriyor. Bu sayı zaman zaman arttı azaldı, hediye gelen giden, satılıp alınanlarla, arzu ettiğim bir kalemlik haline geldi. Kalemliğimin bu haline pek çok arkadaşımın katkısı oldu, varolsunlar. Ve elbette pek çok öğretmenim oldu, Zeynep’in şahsında hepsine şükranlarımı sunuyorum, o olmasaydı, bunca güzel insanla nasıl tanışacaktım ki.

Gelelim kalemlere, bilen bilir, instagram’da kâfi derecede görünüyorlar kendileri.

Modern kalemler, genelde eski kalemlere göre daha iri kıyımlar ama örnek olması bakımından en büyük (Conklin All American Old Glory) ve en küçük (Kaweco Skyline Sport Mint) kalemim. (Diğer ikili Conklin Duragraph Forest Green ile TWSBI Eco.) Aşağıdaki slaytta kalemliğimdeki bazı kalemlerin uç kalınlıklarının örnekleri bulunuyor. EF (Extra Fine), F (Fine), M (Medium) ve B (Broad) uç tiplerinin yanı sıra kaligrafik uçlar 1.5 numara; esnek uçlar (Flexible) da mevcut. Uç seçimi, yazınızın boyutuna, yazma alışkanlığınıza göre değişebilir, tıpkı kalemin boyutunun elinize göre değişkenlik göstermesi gibi. Ama bu gözler ne minik kalemleri ne iri kıyım ellerde gördü. İri elli arkadaşlara selam ederim, kendileri böyle seviyoruz. ^^

Hasılı, her yiğidin bir yoğurt yiyişi var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Önce çok daha fazla detay düşünmüştüm, ne yalan söyleyeyim, ama sonra düşündüm, bu işin asıl keyifli kısmı, araştırma, merak etme, isteme gibi basamaklardan oluşuyor. Kimsenin merakını önceden incitebilecek bir yargıyla konuşmaktansa kendi kalem sevgimden kısaca bahsetmekte karar kıldım. İster hikâyesi olan kalemler sevin (Eski ya da antika demek yerine böyle demeyi daha çok seviyorum.) isterseniz de kaleminizin hikâyesi sizin hikâyeniz olsun; dolmakalem bir yol arkadaşı, kullan at çağına karşı bir fikir.

Son olarak bir istek listesiyle bitireyim, neler neler var siz de ölün isterim. 🙂 #wishlist

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 


Nasıl Bir Soru, Necmi Zekâ

 -Bu şiir senin mi?..

-Hayır, senin… (s.72)

Necmi Zekâ’nın “Nasıl bir müzmin?” şiirinde geçen bu diyalog, aslında bir kitabı yazarken o kitap hakkında söylediğimiz her şeyin doğrudan ya da dolaylı olarak bizimle alakalı olduğunun güzel bir ispatı sayılabilir. Okur olarak, Nasıllar’ıma bakarken Zekâ’nın şahsi söyleyişlerinin altını çizerken buldum kendimi. Aslında normal olanın bozuk, korkunçmuş gibi görünen gölgelerin de masum olduğu evreninde Zekâ, bizi kendi Nasıllar’ımıza doğru zaten sürüklüyordu. Paçavralar içinde sendelerken şık ve gösterişli gibi davrandığımızı, başa çıkamadığımızı dik duruşlarla örtbas ettiğimizi alaycı bir şekilde işaret ediyordu.

“Sendeliyorsun… Gerçi göğüsleyiciyiz. Güya göğüsleyici.” (s.18)

Şairin bizim için bıraktığı boş alanda top koştururken ironik ve kederli kimlikler giyiniyoruz. Kişisel söylemler içinde toplumsal yüklenmeler, toplumsal söylemler içinde umutsuzluktan artmış bir içe dönmek var şiirlerde. Öyle ki şair nerede dayak yiyeceğini biliyor ve hazırlıklı gidiyor kelimelerin yerine:

“An itibariyle dayak yiyip gideceğiz.” (s.20)

Necmi Zekâ’nın Nasıllar’ı Haziran 2016’da okuru selâmlamıştı. Üzerinden geçen altı ay içerisinde şiir ve kehanet arasında düşüncelerimi pekiştiren mısraları arasında kaldım bir müddet. Bu konuya uygun girdiler aradım edebiyat eleştirmenlerinde. Metafizikten çıkarmalıydık şairi. Ancak aynalara dönmek klişesine de kurban edilemezdi. Öyleyse bir tekrirden bahsedecektik “Nasıl bir serenat?” ile meselâ:

“…
Ben gerekirse, o şey olurum.
Ben gerekli durum, gerekirse.

Yakan el, yanık el.

Lûtfuna âmâde –kullanım sürem.” (s.27)

Nasıllar’da şairin kendi dairesinden halkalar halinde genişleyen umutsuzluğuna bugünden bakarken “Hatır, tamtakır” diyoruz. Zekâ’nın kolaylıkla söylenmiş gibi görünen mısralarından Gülizep’ten, Mugalem’e uydurulmuş –icat edilmiş de diyebiliriz- kalıplarına kadar her şey, olağan akışıyla bize “Üretelim durmadan/ Leblebi çekirdek düşünceler” diyor. Felsefenin çıkış noktası sorularla bugünün düşünüyormuş gibi yapan insanları arasında kurduğu olağanüstü zıtlık, epey eğlendiriyor okuru. Ancak bu gösterimin gerçek olduğunu hatırlayana kadar:

“Bakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan dolaşıyorsunuz.
Çok şey alıyorsunuz, bir şey almıyorsunuz.

Çakkal kafalıyız.
Gençler, yalandan konuşuyorsunuz.
Çok şey anlatıyorsunuz, bir şey anlatmıyorsunuz.” (s.68)

Sosyal medya kavramlarını kullanmadan, modern araçların gündelik ve geçici dünyasına bulaşmadan yalnızca şiirin yegâne malzemesiyle neler söyleyebiliriz hem kısırlaştırmadan söyleyişi hem de şekil ve muhtevaca yenileşerek. Zekâ’nın şiir dili için Osman Çakmakçı şunları söylemişti:

“Dönemin şiirselliğinin, şiirsel söyleyişinin, bakış açısının, dünyasının, giderek evreninin dışında yer alıyor bu şiir. Tanımlanmasının zor olmasının öncelikli nedeni bu. 1980 şairlerinden de kendi bağımsız yürüyüşü ile ayrılır. Kendine özgü, kaotik yapısıyla günlük yaşamın acımasız paranoyasını, şizofrenisini yansıtmaya çalışır. Her günkü tanıdık olaylar, sözler bu şiirde bir bıçak gibi saplanır insanın böğrüne.” (Hazır Şiirselliğe Karşı, Radikal Kitap, 26 Nisan 2013.)

Çakmakçı’nın Yere Yığılanlar Yere Çakılanlar kitabı üzerine söyledikleri, Nasıllar’da da tazeliğini koruyor. Necmi Zekâ’nın şiirinde iddiasını devam ettirebilen bir şiir görgüsü mevcut.

“Herkes kendi yoluna dünyası.
Dört deryası tel tel olmanın
Git gözüm görmesin’e doğru…

Bunlar genel görünümün
Çok çok azı üstelik.” (s.47)

Seksen soru soran kitap, sanki eleştirmenlere önceden bir cevapmışçasına “Nasıl bir eleştiri?” şiiri ile bitiyor. Sadece şiirlerin başlıklarında soru işaretleri görmeniz sizi yanıltabilir, kitabın bütün bir sorular yumağı, kendi kaosuna çok sıradan bir şeyi söylercesine buyur ediyor.

“Elimle koymuş gibi’nin kalbi
Nerede atıyor acaba? (Kolaylıklar dilerim.)” (s.91)

Çocuksuluk, karamsarlıkla sarılıyor. Normalleşmişin korkunç bilgisini, sıradan bir işi yapar gibi bildiriyor şair bize. Artık pembe ve albenili görünen ne varsa siyah bir uzaya tekabül edecektir. Yahut bütün bunlar benim bir yanılsamam:

“Sonsuzluğun bünyemize en uygun olanı:
Yedi düvelden intikam hayali.” (s.60)

İşbu yazı, Hece Dergisi Şubat 2017, “Şiir: 2016” dosyası kapsamında kaleme alınmıştır.


Edebiyat Ortamı Dergisi Şiir Yıllığı-2016

Edebiyat Ortamı Dergisi, Şiir Yıllığında bu yıl Otomatların Marşı üzerine de bir değerlendirme yazılmış. Yıllığın hazırlanmasında emeği geçen herkese şükranla…

20170405_160538


Aşkar Dergisi Söyleşisi

Sevgili Özgür Ballı ile Aşkar’ın 40. sayısı için Otomatların Marşı kitabından yola çıkarak, şiir ve şair üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

askarsoylesi

Öncelikle yeni kitabınız hayırlı olsun. Otomatların Marşı Hece Yayınları’ndan basılmış bir kitap olarak okura ulaştı. Her yeni kitabın bir çağrı olduğunu düşünüyorum ben, umarım istediği sesleri alır. Almaya başlamıştır bile belki. Nasıl gidiyor sizce?

Tam tabirle güllük gülistanlık. Kitap hakkında Yağız Gönüler, Atakan Yavuz, Hasan Bozdaş, Suavi Kemal Yazgıç birer yazı kaleme aldı, varolsunlar, şaşırdım, sevindim; Otomatların Marşı ile ilgili olarak genel olarak seviniyorum.

Ne güzel,  böyle zamanlarda seviniyorum, benim de tecrübe ettiğim bir his olduğu için anlıyorum. Daim olsun, kalıcı olsun diliyorum bir yandan.

Daha önce yazılmış yazıları ve söyleşileri okumaya çalıştım, benzer sorular olmasın düşüncesindeyim, bu sebeple “şairin demek istediklerini” açacak sorularla devam edelim istiyorum ama önce kitapta fark ettiğim bir başkalaşım var, bundan biraz bahsedebilir miyiz? Kastım şu; kitabın açılışındaki şiirler bence “Ölüm Çeşitleri” şiirine kadar, başka bir sesle ilerlerken bu şiirden itibaren şiirde büyük bir metamorfoz, olumlu yönde bir kırılma görüyorum, tespitimde haklı mıyım, ne düşünüyorsunuz?

Aslında şiirleri kitaba tarihsel bir sıralamayla koymadım ama sıralarken okuru ağır ağır içeri kabul etmeyi düşünmüştüm. İlk kitapların daha çok biyografik şiirlerden oluştuğunu düşünürüm. Kendi okuma serüvenimde de ilk kitaplarında şairleri ararım, sonra o ses, çoğul ve başkalaşmış olarak devam eder. Biyografik şiirlerin kusurları diğerlerine göre elbette daha kişisel olmalarıdır. Belki bu ilk dört şiire bu açıdan bakılabilir.

Şair bazen kendisi için de şiir yazabilir diyor Mehmet Öztek, bu bağlamda biyografik şiirlerin okurun şairle yakınlaşmasında da önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum ben. Kusurlu bulmadım zaten kastım bu değildi ama şiirin imkânlarını sonraki şiirlerinizde daha geniş kullandığınızı düşünüyorum, hem baktığınız yer, hem biçem olarak.

Kitapta beni vuran bir ikilik var; “Ben bu şiir bitti kafamda yaralar/Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur” diyorsunuz “Hiçbir Söylediği” şiirinizin sonunda. Bunun üstünden şunu sormak istiyorum, Türkçe şiir yazmak, şiiri Türkçe yazmak bir avantaj mıdır? Türkçe ile ilişkiniz, yakınlık dereceniz nedir?

Türk dili ve edebiyatı okudum, samimi sayılırız zengin/fakir tüm zamanlarıyla. Türlü türlü Türkçeler var. Lehçeler, ağızlar, şiveler… Hatta her insan başka bir Türkçe konuşuyor. O yüzden Türkçe şiir, ama kimin Türkçesi. Kendiliğini inşa edebildikten sonra şiir yazmanın her dil içinde paralel maceraları olduğuna inanıyorum. Türkçenin tüm serüvenini seviyorum, bunu çeşitli vesilelerle okura hissettirmeye çalıştım, ne kadar başarılı oldum bilmiyorum.

Bana öyle geliyor ki; şiir kelimelerle (en azından bazen) yazıldığından içinde bulunduğu dile bağımlı, mahkûm yahut onunla kanatlanan bir şey olabilir, ama şiir sadece kelimelerle elde edilemediğinden hiçbir dil tamamen ne avantajdır yazanı için ne de dezavantaj.

Kitaba da ismini veren “Bezgin Otomatların Marşı” şiirine gelmek istiyorum.  Önce şunu sorayım, kitabın ismini bulurken çok zorlandınız mı? Yani benim ve çevremdeki bazı şair arkadaşlarımın karşılaştığı bir güçlük olduğu için soruyorum bunu, alternatiflerin içinden seçtiğiniz bir isim miydi yoksa zaten dosyayı yapmaya karar verdiğinde ismi hazır mıydı?

İkinci sorum ise şu olacak, “insansı otomatlar” diyorsunuz, sence gittikçe makineleşen, otomatlaşan bir halde miyiz? Teknolojiye ve bu evrilime nasıl bakıyorsunuz?

Çok zorlandım diyemem. Dosya oluşturmaya başladığım zaman başka bir isim vardı. Ancak şiirler yönümü değiştirdi, birkaç alternatif çıkardım, asıl isim Üsküdar’da bir kafede dört şair ve bir öykücünün olduğu şen bir masadan çıktı, şiirlerin isimlerine bakıyorduk, Otomatların Marşı o an bize göründü diyelim.

Evet, gittikçe otomatikleşiyoruz, insani melekeler yerini hazırlanılmış ve yüklenilmiş tavırlara bırakıyor. Birinin vicdanlı bir hareketi herkesin gözünde onu aptal yapıyor. Şiirlerin büyük kısmında teknolojiyle alakalı olsun ya da olmasın hissizleşen insanlarla bir sorunum var, evet, otomatlaşıyoruz, bize verilen işleri yapan, ama onunla bir bağ kurmayan, yanındaki insanla bağ kurmayan, ekranların yediği yüzlerimizle gülmeyen güldürmeyen insanlar oluyoruz. Yarın bir gün makinelere daha özgün tepkiler vermeyi öğreteceğimiz çok net, ancak biz o her biri o duruma münhasır duygulanmaları hatırlayabilecek miyiz.

Sanırım o kafeyi biliyorum ben, tahmin edebiliyorum yani. Şairlerin şairlerle, öykücülerle arkadaşlığı bence bir imkân. İyi şairlerle arkadaşlık etmek de öyle. İnsan benzer bir dili konuşabildiğini hissediyor. Günlük hayatınızda bu durum nasıl şekilleniyor, ne düşünüyorsunuz şair arkadaşlıkları hakkında? Şair olduğunuz için mi arkadaş oldunuz, arkadaştınız da şair mi oldunuz diyeyim ya da? Ya da böyle şeyler, biraz anlatır mısınız bu “camia” ya bakışını?

İlgilendiğimiz, hayatımızın merkezine aldığımız şeylerin girip çıktığımız ortamları etkilediği bir gerçek. Bir tercih olarak değil, doğal sürecinde şiir yazmaya başladıktan sonra şair arkadaşlarımın sayısı artmaya başladı. Ama onun evvelinde de arkadaş olduğum, hâlâ devam eden arkadaşlıklarım var. Camia ile ilgili bir sürü şey söyleniyordur, bilhassa yüksek egolarımız üzerinden dönen, ancak şahsen arkadaşlarıma bağlılığım sessiz ve kavidir. Örneğin bir dergiye eser gönderiyorsunuz, ama bu sizi bütün dergiyle arkadaş etmeye yetmez, bir dergiye hiç eser göndermemeniz de oradaki insanlara muhabbetinizin önüne geçemez, normalde olması gereken budur. Burada bir şair ve onun çevresini baz alarak konuşuyorum. Klişe çeteleşme görüşüne hiç girmiyorum ve katılmıyorum da. Hâsılı tırnak içinde “karşı”nın dergisi, senin taraf benim taraf  gibi değişik bakış açıları da görmüyor değiliz, bunların insan ruhuna aykırı şeyler olduğunu düşünüyorum. Hırs ve nefretin edebiyat içinde bir karşılığı olamaz.

Cevabınıza sevindim, aklıselim insanların bu yönde düşündüğünü görmek güzel benim açımdan. Çünkü sahiden işin şiir kısmı değil de şair kısmı zor biraz Türkiye’de.

Peki, yine şairlerden devam edelim ama bu biraz daha poetik bir soru sanırım, şiirinizden bahsederken adının anılmasını istediğin bir şair var mı, varsa kimdir? Yani sizin poetikanız konuşurken kimden bahsetmezsek eksik kalır sizce o eleştiri? Ya da kiminle benzeşmekten –öznelliğini koruyarak tabii- mutlu olursunuz? Sizden önce kimi okumalıydık? Şiirinizi nerede konumlandırıyorsunuz?

Divan şairlerinden bu yana çok etkilendiğim pek çok şair oldu. Aslında okuduğum herkesin bende bir payı var, kendimi tek bir şairin öğrencisi olarak nitelendiremiyorum. Hepsinin itiraz ettiğim, sevdiğim, hayran olduğum yanlarının bir şekilde bende yankı bulduğunu görüyorum. Şiirimi bugün aslında pek çok çağdaşım gibi önceki kuşakların bütün bir sonucu olarak görüyorum. Hem de önceki kuşakların sadece sevdiğimiz, hayran olduğumuz yönleriyle değil, sevmediğimiz, itiraz ettiğimiz yönleriyle de.

“Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar” şiirinizde “şimdi açık açık söyleyemem ama çok mutsuzum” diyorsunuz en açık haliyle, yer yer bazı dizelerde humora dayalı söyleyiş biçimleri görüyoruz, ironi şiirlerinizde ne ölçüde yer tutar, bir araç olarak kullanır mısınız? Şiirde ironi hakkında düşüncenizi merak ediyorum.

Şiirde ironi seviyorum. Ama burada ironi kullanayım diye planlı bir şekilde değil, şiirin akışı içinde olması gereken yere küçük dokunuşlar halinde. Sürekli alaycı olmayı da tamamen ciddi olmayı da yadsıyorum. Şiir içinde araçların şiirin önüne geçmemesi şartıyla her şeye açığım.

Sanırım sıradaki sorum verdiğiniz cevabı biraz genişletmen için de imkân olacak.“Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu” şiirinizde “annem olsa şimdi bana biber kızartması yapardı/oysa bunlar uzak konular şiire” diyorsunuz.  Şiirin içinde şiirden bahsetmek benim eleştirildiğim bir konu, siz bu yönde eleştiri aldınız mı? Şiir bu anlamda gerçeklikten kopuyor mu birinci sorum?

İkincisi ise biber kızartması dahil nelerin şiire yakın ya da uzak olduğuna neye göre karar verirsiniz, şiirinize neler dahil?

Bir şiir kamusu var ve ‘bu şiire giremez, şu şiir olamaz’ diye mahalle baskısı oluşturuyor üzerimizde. Bu kamu, şair arkadaşlarımız yani yakınlarımızdan başlıyor en dışarıdaki halkaya doğru genişliyor. Şiiri kelime olarak şiir içinde görmekten hoşlanmayan şair dostlarımdan en çok eleştiriyi alıyorum. Ama şiirin içine girdikten sonra bir kelime olarak “şiir” diğer aktörlerden daha üstün olmuyor benim için. Gerçeklikten koptuğunu düşünmüyorum lâkin güvenilir bir yeri olmadığını söyleyebilirim; bir taşlamayı, ironiyi yahut da büyü bir hakikati(!) taşıyıcı misyon üstlenebilir. Değişkenlere göre sahicilik kazanabilir yahut tamamen olduğundan başka bir şekle bürünebilir.

Biber kızartması konusuna gelirsek; hiçbir zaman şu kavram ya da şu kelime şiire giremez iddiasında biri olmadım. Bunun olgun bir bakış olduğunu düşünmüyorum. Zira şiir, dil içerisinde yaşıyor; annenin karnında bebek gibi düşünülebilir. İçinde yaşadığı da canlı kendi gibi. Dilin imkânları, kavram dünyası değişebilir, şiir de bundan elbette nasibini alacaktır. Aksi yerinde saymak, klişeye düşmek olur. Kimi sanatın dünyasına sıradanlığı, bayağılığı yakıştıramaz; kimi de buna karşı çıkmak için tüm çirkinliği, iğrençliği boca eder. Postmodern eserlerde bugün bu karşı çıkışların nüvelerini görürüz. Necaset şiire girer misal bir yerde. Bundan nefret ederim, ama bu şiire giremez diyemem yine de. Bu bir tercih meselesidir, benim şiirime giremez de bir başkasının şiirinde doğru yerde ve kararında yer bulabilir. Sadece şu ayrım benim için önemli; sıradanlığı ve bayağılığı aşağılayan sanat anlayışına karşı durmak için mi bir şeyler üretiyorum, yoksa tamamen kendi tercihim/ kendi bakışım içinde mi o eseri yeşertiyorum. Bir başkasına karşılık oluşturulan düşüncelerin temellerinin sağlam olduğuna inanmıyorum. Ya zamanla o karşı duruşu kendimize indirgememiz gerekir yahut da zıtlıktan doğan yüksek enerji kendiliğinden pörsüyüp yerini boşluğa bırakır.

“Bir”  isimli şiiriniz “Becerebilirsem aşk şiiri yazacağım sana” diye bitiyor, bu dizeden çıkışla sormak istiyorum, günümüzde Lirik Şiir için kötü bir algı var, yani benim gözlemlediğim bu, lirik şiir aşağı bir şiir gibi görülüyor, siz lirik şiirle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bence Lirik Şiir popüler kültür kurbanı. Bir dönem yükselen popüler müzik birlikte ile yazılan her duygu dökümünün şiir sayıldığını, hatta bu içdökümlerin güzel ambalajlarla şiir olarak rağbet gördüğünü ve popüler kültürün en çok içini boşalttığı kavramların aynı zamanda Lirik Şiirin kavram dünyasına ait olduğunu düşünürsek; Lirik Şiirin aşağı görülmesi çok da abes değildir.

Bugün klişeye düşmeden bütünüyle lirik bir şiir yazılabilir mi emin değilim. Şiirim içinde lirik gelgitler mevcut, ancak modern dönemde şiir, çevresine gözünü kapayamayacak kadar kamuyla iç içedir. İletişim aygıtlarının bir sonucu olarak. Bugün lirik şiir sahteciliğe düşmeden acı çekemez, çünkü elektronik mesajlaşma sistemleri, görüntülü aramalar var. Yani diyeceğim o ki; lirik şiir kendi başına düşük olamaz, ama bugün süprüntü haline gelen malzemesiyle bizi sahiciliğine ne kadar inandırabilir emin değilim.

Söz iletişim aygıtlarına gelmişken şunu sormak istiyorum, “El Değiştirdi Kâbus” şiirinizde “lütfen e-posta ve şifrenizi girin/ burada dilediğinizi asabilirsiniz” diyorsunuz. Benzer bir tepkiyi ben de “Like” şiirimde vermiştim. Ve fakat bizim de e-mail hesaplarımız, şifrelerimiz, twitter hesaplarımız vs. Var. Şair için bu durumu bir açmaz olarak görüyor musunuz? Bir de yeni dönem teknolojisini şiire sokuyoruz ama bu teknoloji ilerlediğinde, değiştiğinde, sonraki dönem okurları için bir boşluk yaratır mı, ne düşünüyorsunuz? Şiirimizi bu imkânlarla zayıflatıyor olabilir miyiz?

Şiirde iletişim araçlarını eleştirip sonra herhangi bir sosyal medya hesabımızdan eleştirdiğimiz şeyleri yapıyorsak evet bir açmazdan hatta kendimizi kandırmaktan söz edebiliriz. Teknolojik gelişmeleri inkâr edip yüzyıl öncesinin şiirini yazmaya devam edemeyiz. Siz “Like” ile ben “El Değiştirdi Kâbus” ile bir şekilde bugünün insanının yüz yüze kaldığı durumlara bir şeyler söyledik, bundan sonra da söyleyeceğiz.

Elbette teknoloji herhangi bir değişim gibi değil ve bu nedenle kavram dünyası her şeyden hızlı yüz değiştiriyor. Şiirimize teknolojinin bugünkü kavram dünyasını dahil ederek risk almış oluyoruz. Yazdıklarımızın etkinliği tamamen yiter mi, yaşanıp görülecek. Ama hiç değilse bu nevden yazılan şiirler, bundan 50-100 yıl sonra yaşayan birisi için tarihi bir vesika olarak görülebilir. Sanatın tanıklığının kavramlarına yabancılaşılsa da bir değeri olduğunu düşünüyorum.

Zamanınız için çok teşekkür ederiz, şiirinizin yolculuğu uzun olsun, etkili olsun dilerim. Son olarak bu sayıyla 40. Sayıya ulaşan  Aşkar hakkında düşüncelerinizi öğrenmek isteriz, bir de okurlarınıza iletmek istediğiniz bir mesaj varsa aracı olmak isteriz.

Ben de çok teşekkür ederim.

Aşkar’ın yolculuğu, duruşu daim olsun. Uzun süredir takip edip duruşunu takdir ettiğim bir ekip Aşkar ekibi. Sanatı savunmayı çığırtkanlıkla, birbirini ötekileştirmekle karıştıranların karşısında; kendi kalarak, edebiyatın ve sanatın içinden samimi ve naif bir duruş sergilemek hiç de kolay değildir. Bu nedenle hassaten teşekkür ediyorum Aşkar’a.

Şiir okurlarına söylemek istediklerimi Otomatların Marşı’nda söyleyebilmişimdir inşallah.


Otomatların Marşı-Atakan Yavuz

Çin’in ilk önemli şiir eleştirmenlerinden Liu Hsieh (6. yy.), “Edebi Akıl ve Ejderha Oymacılığı” adlı kitabında ideal şiiri rüzgâr ve kemiğin dengeli bir terkibine ulaştığında uçabilen kuşlara benzetir.* Şiirde tek başına fikir ya da dilin mevcudiyeti şiiri sakatlar ona göre. Bu ikisinin ideal terkibidir bir şiiri var eden. Hsieh için şiir kuş ( kemik-rüzgâr) olabilendir. Ne sadece iyi fikirler (kemik) ne de ince duygular (rüzgâr) tek başına şiiri havalandırabilir.

Türkiye’de neredeyse yüz yıl sonra istiklal marşlarının yeniden sokakları çınlattığı günlerde, tarihi bir kırılma anında, bir başka marş kondu okuma listelerine: Otomatların Marşı. Nergihan Yeşilyurt’un ilk şiir kitabı olağanüstü bir dönemde çıktı okurun karşısına. Yüzyıl önce Mustafa Kemal, Kazım Karabekir, İsmet ve Refet Paşaların, Kafkasya, Dumlupınar ve İnönü’de başlattığı özgürlük şarkılarını bu kez isimsiz kahramanlar, şehir içlerinde soğuk asfaltın üzerinde başlattılar. İster istemez çağdaş metinler yerine eski kitaplara geri dönüldü: Zeytindağı, Eğil Dağlar, Üç Mesele, Hangi Batı? Geri dönüldü çünkü İstanbul işgal edilince aslında Medine’nin de işgal edilmiş olacağını, Ankara düşerse İzmir’in sendeleyeceğini yeniden hatırlamamız gerekti. Batı için kurtarıcı olan evrensel değerlerin burada işgal gerekçesine dönüştüğünü yaşayarak görmemiz icabetti. Garip bir tevafuk ama aklını ve vicdanını hastalıklı bir ruha kiralamış “otomat” kölelerin marşı, İstiklal Marşı karşısında cılız bir inleyişe dönüştü. İşte o zaman hayatın ve eleştirel düşüncenin kalbinin aynı yerde attığı modern şiirin, tam da Nergihan Yeşilyurt’un odasından çıkmayı göze alarak dâhil olduğu bağımsız bir fert olma ağrısının hayatî önemini de anladık. Bu yüzden Braudel’in Akdeniz için söylediğini modern şiir için de söylemeliyiz: Modern şiiri görmek, tekrar tekrar görmek gerekir. Akdenizliliğimizin, Türkiye’ye yerleşmemizin teminatı modern şiirdir.

“İnsanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen”

Hece, Dergâh ve Hacı Şair gibi dergilerden ismine âşina olduğumuz şairin Hece Yayınlarından çıkan Otomatların Marşı** kitabı yirmi yedi şiir ve iki bölümden oluşuyor: “Nûn” ve “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş.” İlk dikkati çeken husus, kitabın temasına uygun ve iyi çalışılmış bir kapakla açılması kitabın. Otomatların zihinlerdeki deformasyonla başlayıp, insanî olanın teminatı olan yüzlerin bozulmasıyla sonuçlanan karanlık işleyişini oldukça güzel resmetmiş bir kapak bu. Açılış şiiri ”Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar” sıradan bir sabah manzarasıyla başlıyor. Çeyiz sandıkları ve emekli sızlanmalarının arasında bir şair varsa, her sıradan manzara gibi az sonra bir şeylerin ters gideceğini tahmin edebiliriz. Burada da öyle oluyor. Bronz heykellerin bile hakkını teslim ettiği güneşe sırtını dönerek, gündelik dile teslim olarak anonim/otomat bireylerin sessizce, anlaşmalar imzalayarak, çillerini örterek, referanslar sunarak “her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı” olmalarının kaydını tutuyor şair. Yağmurun bile artık klişe yağdığı hayat da elbet bir mutsuz bilince dönüşüyor onda. “Evcil ve medeni olanın” aslında uçurumda oynadığı bir maskeli balo bu; “Toplu konutların plastik salıncakları”ndan başlayıp ağlayanı kötü bir palyaçoya dönüştüren “ucuz kumaşların” müellifi olan şehirde yaşanan. Her şeyin bu baş döndürücü gelip geçiciliği –keder hariç- ve yeni yetme şarkıların sığlığı karşısında, susmanın imkânsızlığı ve konuşmanın anlamsızlığı arasında sıkışıp kalan şair hüzünle soruyor: “İnsanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen?”

“Senin üzülmen de anlatım bozukluğudur”

“N” ve “Eski Koltuk Baharı” şiirleriyle Yeşilyurt, şiirini masalların etkisine açarak şiire geniş hayal gücünü ve fantastik olanı da dâhil ediyor, oyunun imkânları devreye giriyor: “Çocuklar beni kendime çeviriyor, kralı annesi camdan yemeğe çağırıyor.” Sıradan bir sabahın içinden, telaşlı ağaçların, kral çocukların içinden geçerek “topluma karışmak” kendini “kamusal prangalara” teslim etmek bir “onulmaz ihmal” şair için. Yeniden odalara, kitaplara dönüyor: “Üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kendimi.” Belki de kanat çıkaramamanın acısıyla trenler icat ediyor odalardan odalara, kadınlarına, Emily Dickinson’a, Ingeborg Bachman’a ve Didem Madak’ı ziyaret ediyor, “becerebilirsem bir aşk şiiri yazacağım” diyor.  Bundan sonraki şiirlerde hemcinsi şairlerle bir diyaloga giriyor. Bu diyalog, kendini etkiye açmak şiir açısından bir sağlık alametidir. Çünkü özgünlüğü sahici kılmak ancak bu tür akrabalıklara sırt çevirmekle değil onları kabul etmekle mümkündür. Yer yer yeniden monoloğa dönse de öfke (“kaldığım yerden yüksek sesle okuyacağın dünyanın canına”) ironi (“bugünlerde Market Tanrısı Bakkal Tanrılarından daha çok dileği kabul ediyor”) kusursuz bir lirizm de katılıyor ilerleyen şiirlere ( “aklımdasın/ bir çiçeğin gölgesini bulması gibi bir şey bu.”)

Yeşilyurt, kitabın ikinci bölümü olan “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş”te kendine özgü bir sese kavuşmuş, sahici bir lirizm ve derinliği yakalamış görünüyor. Son şiir “Hiç Günlük” yedi bölümden oluşan bir düzyazı-şiir. Ontolojik gece sorularına verilmiş samimi cevapları içeriyor bu şiirler: “ilahî bu kalbin içine niye kuş kattın da göğü üzerinden kaldırdın. bir dudak payı içlenmek kalmış. sonrası hiç. hiçbir şeyden kırılır kalbimiz. hem hiçbir şeyden ağır ne var ki.”

“Mevsimsiz bahçelerde avuç içi kadar ömrüm”

Nergihan Yeşilyurt, Divan şiiri üzerine birikimi olan, şiirde modern bir zihni açığa çıkaran şairlerden. Cinsiyetçi değil ama şiirini kadınlık vasfına cesaretle sahip çıkarak yazıyor. Nezaket, incelik, içe bakış, hüzün, yalnızlık, yoksunluk… şiirinin temel meseleleri olarak çıkıyor karşımıza. Modern kadın şairleri iyi okuyup sindirmesi gibi bir avantajı da var.

İyimser fakat inatçı denilebilecek kadar da uyumsuz, estetikten ödün vermemesi öfkesini dizginliyor fakat doğaya karşı “onulmaz” bir kabullenişi var. Eleştirel yaklaştığı konularda bile özenli bir dili tercih ediyor; duygu ve olguyu bir arada yazıyor.  Soyut ve somut imgelerin yoğun bir terkibi var şiirinde.

Otomatların Marşı’na genel olarak baktığımızda Nergihan Yeşilyurt’un samimi ve nitelikli bir arayışın ürünü olan bu çalışması, Liu Hsieh’in ölçüsüyle kuş olabilmeyi başarabilmiş bir ilk kitap. Yer yer kapalı ve uzak/öznel çağrışımları, tahkiyeye kolayca yaslanması, rahat söyleyişin riskini üzerine alması bir yana; moda akımlara prim vermeme cesaretiyle, -pek çok genç şaire sirayet eden- içindeki ahlakçı vaizi susturma iradesiyle okuru üçüncü sınıf bir ilahiyatçı retoriğe ya da vasat bir ideolojik/muhalif söyleme değil içten ve nitelikli bir arayışa davet ediyor.

 

*Bkz. Eliot Weinberger/ An Elemental Thing/ New Direction Publishing

**Nergihan Yeşilyurt/ Otomatların Marşı/ Hece Yay. / Haziran 2016

Bu yazı Dergah Dergisi’nin 319. sayısında yer almıştır. (Eylül 2016)

 

 

 


%d blogcu bunu beğendi: