Hasan Bozdaş’la Otomatların Üzerine…

Hasan Bozdaş ile İzdiham.com için, kitabım Otomatların Marşı üzerine yaptığımız ilk söyleşidir.

Hasan Bozdaş: Merhaba, ne var ne yok Nergihan?

Nergihan Yeşilyurt: Bulaşıkları makineye dizdim de geldim. Sen de şükredenlerden misin? Ne az şükrediyoruz.

HB: Hamd. Bayramı sorayım. Kaç çocuk saydın?

NY: Kazık kadar olmuşları saymazsak pek çocuk saydığımı söyleyemeyeceğim. Bazıları bayrama girmediği için çocuklara bakıp kederleniyorum. Dünyanın her yerinde eşit olarak bayrama girildiği bir zaman olmayacak galiba.

HB: Eşit olarak bayrama girdiğimiz zaman insanların ölmesine de gerek kalmayacak. Neyse ki konumuz bu değil. Biliyorsun kalite standartları gereği konuşmalarımız kayıt altına alınmakta. Borçlar Kanunu 4/2 nazarıyla da, şu anda bu röportajımız hazırlar arasında yapılmış gibi hüküm ve sonuç doğuracaktır. Şimdi, öncelikle kitabın çıktı, neler hissediyorsun? 

NY: Bir şey hissedemiyorum. Henüz olayın farkına varamadım galiba. Uyanınca göreceğim Hanya’yı Konya’yı.

HB: Bu kötü oldu. Şair uykuda. Ama biz okuduk, anlayacağımızı anladık. Belki sen de anlatmak istersin bir kitabın doğum sancısını, şairin ilk göz ağrısını?

NY: Son beş yıldır şiir kitabını düşüyorum; ismi, üslubu, sanat görüsü, her şeyi değişti. Kendilik heykeli etrafında dönüp ‘burada da bir çapak kalmış, şurası da çok sert/çok yumuşak, geçişleri olmamış, ay bu yüz neye benziyor böyle’ diyerek geçirdim günlerimi. Yapılmış bir şeyi, yeniden ve yeniden yapmayı hoş görmeyenler olabilir. Ama şiiri (sanatı) yaratılışla paralel bir düzlemde düşünüyorum, enerji parçalanıp yeniden başka formlarda birleşebiliyor, benim parçalamamın da bir sınırı yok. Bu kitap sancıdan çok, parçalanıp birleşmekten ibaret olabilir. Değişkenler, ana malzemenin ne kadar içine nüfuz edebilir ki. Anlaşılan şeyler ana maddeye ne kadar isabet edebilir…

HB: Peki, şiire nasıl bulaştın? Şöyle zaman makinesinde biraz geriye gitsek,  o gün neler oldu?

NY: Klişe bir girişim var, ilk şiirimi 11 yaşında bir yarışma için yazdım, dünyadan da ve şiirden bihaberim elbette. O dönemden sonra okumak dışında şiirle çok az ilişkim oldu. Liseden sonra bir şeyler oldu, derken olaylar gelişti. O bir şeyler yahut daha doğru tabirle şiiri doğuran ilk nüve rolünü şiire bıraktı. Şiirden önce de yazıyordum, ama öyküler, fantastik öyküler bilhassa, masallar yazıyordum. Okuduğum her kitaptan sonra 4-5 sayfa yazı yazmayı alışkanlık haline getirmiştim. O bir şeye benzemez metinler, beni buraya getirdi.

HB: Dergiler bu serüvenin neresinde ve bugünkü anlamıyla o nüveye nasıl ulaştın?

NY: Lisede okulumuzda Toprak isimli bir dergi çıkıyordu, ancak çok fazla ideolojik doneye boğulmuş durumdaydı, bir gün derginin editörü olarak buldum kendimi. Dergilerle ilk tanışmam o şekilde oldu diyelim. Asıl tanışma ise üniversitede gerçekleşti. Bir hocamın “bu yazdıklarını artık bir yerlere göndermelisin” yönlendirmesi ile upuzun liste çıkarıp bir sürü dergiye yazılarımı yolladım. Bu dergiler içinde Varlık, Kitap-lık da vardı; Dergâh, Hece de.  Hiçbirinden dönüş alamadım. En sonunda bi dergiden cevap aldım, o cevaba ve Şeref Akbaba’ya hâlâ şükran duyarım. Doğru nüveye tıpkı tasavvuftaki gibi bir yolculukla ulaştım, sevgiliden geçip sevgiliye varmak, hoş o zaman bu sevgiliden de geçilebilir anlamına gelir ama ziyanı yok. Geçilmez şey yoktur zaten dünyada.

HB: Bu arada Elif Nuray’ın selamı var. Hırsızlarla şairler arasındaki farklar nelerdir?

NY: Ve aleykümselam. Zor soru.  Gerçek hayatta şiirdeki kadar iddialı değilim. Gerekli cevapları kitapta bulmak, bende bulmaktan kolay sanırım.

HB: Kuşağınla aran nasıl? Kimleri takip ediyorsun? Davud’un İnsanları ile birleştirip cevaplandırabilirsin, bugün edebiyat dergilerinin işlevleri dâhil, atölye midirler mesela?

NY: Kuşağımla aram iyi. Hepsine selâm. J Böyle olmuyor değil mi. Şöyle zaten sevdiğim kalemleri Davud’un İnsanları’nın renklerine bağlamaya çalışıyorum. Tabi ben kuşağımı bir yaş aralığı olarak düşünmüyorum. Davud’un İnsanları’nda okuduğunuz şairler gerçekten sevdiğim kalemler. Tabii hepsi o kadar değil. Kişi isimlerinden çok dergi ve fanzin ismi saysam daha az unuttuğum olur sanıyorum. Son dönemde Nepal, Tezgah, Japonya, Merkezkaç, Mosmodern, Kontra, Gard gibi şiir merkezli dergiler ile Dergâh, Hece, Aşkar, İzdiham gibi dergileri düzenli takip etmeye çalışıyorum. Onun dışında IAN, Öykülem, Duvar, Mavi Yeşil, Post, Kitap-lık düzenli olmasa da okuduğum dergiler. Yine de unuttuğum bir sürü isim olmuştur. Dergileri atölye olarak görmek bence biraz yazarın/şairin kendi ile alakalı bir şey. Şiiri ne kadar bir sürecin ürünü gördüğünüzle alakalı. Davud’un İnsanları’nda bizim derdimiz sadece edebiyat, o mesafede de yalnızca insan bulunuyor. Kimi vicdanlı bir söyleyiş kimi de yüksek sanat/keşfedilmemiş bir şeyler deneme kaygısı güdebilir. Ama şu konuda netim, bir orada güzeli arıyoruz. Dergilerin çoğu için de böyle söylemek mümkün.

HB: Peki, sen böyle yaptıkça ben de içine girmek istiyorum kitabın. ‘Hiç Günlük’ Nergihan açısından tarz olarak devam ediyor mu yoksa o kalıp öylece bir şiirdi ve bitti mi? El Değiştirdi Kâbus gibi şiirlerin de, kitap içerisinde bir başka söylemle ortaya çıkıyor,  kitabın bütünlüğü açısından nasıl görüyorsun?

NY: Sondan başlayayım. El Değiştirdi Kâbus tarzında, Welcome to Machine, Refakatçi gibi şiirlerim var, hatta Biri Bu Şiire İsim Düşünsün ona göre daha sert bir şiir sayılabilir.  Postmodern materyaller de klasik imgeler de şiir içinde Nergihanca’ya dönüşebiliyorsa benimdir, devam eder ya da etmez, bu konuda kesin bir şey söyleyemem. Düz yazı şiir, yeni bir şey değil benim için. Lakin eskiden yazdıklarımı bir düz yazı şiir bilinciyle yazdığımı söyleyemem. Devam edebilir de etmeyebilir de. Şiir dokusunun nasıl örüleceği bir sürü değişkene bağlı çünkü.

HB: Kitabını, annenin nezdinde tüm kadınlarına ithaf etmişsin, kitapta Özgecan’a yazılmış bir şiirin haricinde andığın ve karakterize ettiğin dostların var. Burada şunu sormak isterim, kadın ve şiir arasında bir duyarlılık ilişkisi benimsiyor musun ve bunun şiirine ne ölçüde aktarıldığını veya yakıştığını düşünüyorsun?

NY: Bu aslında oldukça kişisel bir şey. Şiirlerimi kadınlarıma ithaf ederken onların müthiş birer özne olarak hayatımdaki yerlerine saygı duruşunda bulunmak istedim. Şiir ve kadın ilişkisini, nesneden özneye taşırken aynı zamanda kendi imgelerimin de yine kadınlar üzerinden yürüdüğüne şahit oldum. Bu şahitliğimi ne kadar aktarabildiğim okurun takdirinde.

HB: Ben okuduğum şiirlerin Nergihan’ın sokağından olduğuna eminim, karakterler de aynı mahalleden. Nergihan ne kadar emin? Trenlerle oynuyor mu hala?

NY: Trenler değil de… Az evvel koca bir biber kavanozunu kırdım.

HB: Çok acı varsa sonra da devam edebiliriz? 

NY: Yok, devam edebiliriz.

HB: Pekâlâ, Nergihan’ın şiirinin köklerinde hangi şairler var? Hangi şehirler, hangi mevsim, hangi rüyalar? Rüya demişken, rüyalarla aran nasıl, sık rüya görür müsün, rüyalarının şiirlerinle arası nasıl mesela, ikisi arasında bir bağ olduğunu düşündün mü hiç? Bunların hepsinin cevabını istiyorum. J

NY: Nergihan’ın şiirinde kadro kalabalık. J Nilgün Marmara, Lale Müldür, Ingeborg Bachmann, Emily Dickinson, Füruğ Ferruhzad; yatıp kalkıp Turgut Uyar, Cemal Süreya, İlhan Berk, Cahit Zarifoğlu; kültler Sezai Karakoç, Nazım Hikmet; başka adamlar Paul Celan, Baudelaire, Rimbaud, Rilke Rilke Rilke son kuşağın şairleri Didem Madak, Hayriye Ünal, İsmet Özel, Ahmet Güntan vs. Ben ne bulursam okudum, herkesin kendince bir ışık olduğuna inandım, hâlâ da inanmaya devam ediyorum. Şiirlerim İstanbul, Çorum, Ankara ve Trabzon’da geçti. Bundan sonra nerelerde geçer kimbilir.

Rüyalarla aramdan su sızmaz. Rüyanın ve şiirin kardeş olduklarını düşünüyorum. Çok sık rüya görür ve rüya tabir ederim. Şiirlerimde rüyalarım, rüyalarınız başkahraman olmuştur, buradan tabir ettiğim rüyalardan kopya çektiğim sonucu çıkmaz. J

HB: Kitabın kapağı ve ismi çok uyumlu. Ama Nergihan’la ne kadar uyumlu, yani elbette bazı şiirlerden bu çıkarımı yapıyoruz, postmodern ve fantastik öğeler, imgeler şiirinde ağırlıkta. Yine de Nergihan biraz da lirizmin şiirini yazıyor. Mesela nehir, beyaz ve dikişten bahsediyor. Özellikle beyaz ve nehir imgesiyle şairin bağını merak ediyoruz.

NY: Kafamda her zaman gerçeküstü şeylerin, masalların, rüyaların imgeleri dolaşıyor. Sizin postmodern dediğinize ben çarpıtılmış rüya diyebilirim. Şunun ya da bunun şiirini yazdığımı söylemek için erken olduğunu düşünüyorum. Hatta bir tür içinde kalmayı şöyle özetleyebilirim: Klostrofobim var benim. İmgelere gelince onu da okura bırakmak lâzım, şiirler benden çıktı.

HB: Alelacele cevaplayıp sarma yapmaya gidiyor gibi bir izlenim edindim?

NY: Hayır. Fazla ipucu işin tadını kaçırıyor sadece.

HB: Anladım. Dilin lirizmden postmodernizme bir evrilme içerisinde. Bu kontrollü bir kabuk değiştirme mi, şiir anlayışın ve şiir anlayışı için neler söylersin.

NY: Bunu her şey değişir’e bağlayabilirim. İlk şiirlerdeki nergihan hem benim de artık değilim. Dünyaya ve şiire bakışım çok keskin şekillerde olmasa da değişti. İstemli ya da istemsiz değişiyoruz. Bir türe girerken yahut içindeyken o tür hakkında doğru tespitlerde bulunabilir miyiz yoksa zanda mı bulunuruz. Bu konuda çok emin değilim. Sadece şunu biliyorum: Söylemek istediğim bir şeyler var, bunlar dünde olduğu gibi kalmayacaklar elbette.

HB: Bundan sonra neler olacak?

NY: Allah büyük. J

Reklamlar

Lacivert Dergi Otomatların Marşı Mülakatı

000019

fotoğraf: kütüphanem.

İlk şiir kitabı Otomatların Marşı Haziran 2016’da Hece Yayınları’ndan çıkan Nergihan Yeşilyurt, son yıllarda yazdığı şiirlerle dikkat çeken şairlerden birisi. Bu kitabı yazmaya karar verdiğinde 12 yaşında olduğunu söylüyor.

Elbette on iki yaşında küçük bir kızın bu kadar kararlı bir şekilde hareket etmesinin sonucunda bir şairin ortaya çıkması gayet tabii.

Yeşilyurt’un şiirleri, modern dünya içinde yaşamaya çalışan, yaşamak zorunda olan bir kadının zaman zaman öfkesini, zaman zaman hüznünü ama genellikle kırgınlığını anlatıyor. 27 şiir ve iki bölümden oluşan kitap, okuyanları iyi şiirlerle buluşturuyor.

  1. Neden yazıyorsunuz?
    Yazmak benim için konuşmak demek, diğer tüm durumlarda konuştuğumda makul bir insan sayılamayacağım için yazıyorum sanırım.
  2. Yazarken kullanmayı sevmediğiniz kelimeler?
    O kelimeyi kullanmasan denildiğinde önerilen bütün kelimeler.
  3. Kullanmaktan vazgeçemediğiniz kelimeler?
    Zira, her hâlükârda, sanırım.
  4. Şu an okuduğunuz kitap?
    Ursula K. Le Guin’in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’ı ile eş zamanlı olarak Serkan Işın’ın Ve De Ki adlı kitabı.
  5. Çocukluğunuz nerede geçti?
    Yazları Trabzon Maçka’da, kışları İstanbul’da.
  6. Sizi ne mutlu eder?
    Birden kopan fırtına, beklenmedik bulutun taşıdığı yağmur, dostlarıma ellerimle hazırladığım şeyler.
  7. Hevesinizi ne kırar?
    İnsanlar.
  8. Kim olmak isterdiniz?
    “Ben bir başkasıdır” (Rimbaud) zaten.
  9. En sevdiğiniz huyunuz?
    Belki “bir şeyin mi var” derken siz de empati yapıyorsunuzdur ama ben düpedüz acı çekiyorum karşımdakiyle.
  10. En sevmediğiniz huyunuz?
    Celâlli olmam.
  11. Sizi anlattığını düşündüğünüz bir kelime?
    Henüz öyle bir kelime icat etmedim.
  12. Şu kelimeler size ne ifade ediyor?
    Kılavuz: Salat ve selam O’na.
    Hayat: Hayret etmeyen ahmaktır.
    Sır: Mim.
    Kader: En yüksekten atlarken.
    Özgürlük: Düşmeme sanatı.
    Tabiat: “Ay gülerim”
  13. En mutlu olduğunuz an?
    Teyze olduğumu öğrendiğim an.
  14. Gerçekleşmesini beklediğiniz hayaliniz?
    Hayalleri beklemem, onlar çalışıyor kader fabrikasında.
  15. Son cümleniz olduğunu bilseniz, yazacağınız cümle ne olurdu?
    İnsana bela olarak susması gerektiği zamanda konuşması, konuşması gerektiği zamanda susması yeter.

Ali Eren, Lacivert Dergi, SAYI:27 / Eylül 2016

 


Kendiliğinden Başlayan Otomatların Marşı-Suavi Kemal Yazgıç

img-20161104-wa0000.jpg

Şiir her ne kadar bildiğimiz kelimelerden, hatta en çok kullandığımız kelimelerden oluşsa da bize yepyeni görünen bir dünya kurar. Kelimeler şairin inşa ettiği yapı içinde “bilmediğimiz” bir mahiyet kazanır ve hatta okuru içine aldığı atmosferde bambaşka bir sinerji vardır. Çok özel, gizemli kelimelerden bahsetmiyorum burada. Cifir problemlerinden, ebcedden de. Ayrı ayrı dururken kolayca cümle içinde kullanabileceğimiz, anlamı için sözlüğe başvurma zorunluluğu hissetmeyeceğimiz kelimelerden. Bu yenilik bir noktada şaşırtmacadır. Çünkü tıpkı okurun ancak bildiğini okuması/okuyabilmesi gibi şair de ancak bildiğini yazar/yazabilir.

Şiir Heykelini Yontmak

Şiirin şaşırtmacası ise bildiğimize hiç bilmediğimiz bir tecrübe içinde yaklaştırıp onu farklı bir açıdan görmemizi sağlamaktır. En çok bildiğimiz şeyler bile farklı bir perspektiften ve ışıktan bize farklı görünür ve onu yeniden tanıma/keşfetme yahut en azından olanın bildiklerimizden ibaret olmadığını anlarız ki bu da az bir bilgi değildir.

“Demirden dövülmüş ayaklarımızla
izin verildiği ölçüde sevinebiliriz
uzanılamayan vişnenin dalı cehennem, bir kuş cehennem
kökünden kararlılıkla geçilebiliyor
nihayet süreceğim bütün bahçeler senindir” diyor Nergihan Yeşilyurt.

İyi bir şiir okuduğumda hep bu cümlelerin yedeğinde ilerlediğimi hissederim ve Nergihan Yeşilyurt’un yazdıkları da bana tam olarak bu cümleleri hatırlattı. Otomatların Marşı, şairin ilk kitabı. O şiirini bir “kendilik dili” olarak tanımlıyor sosyal medyada. Buraya bir mim koymakta fayda var. Çünkü iki yönü olmalı bu iddianın birincisi “kendini bilme”, ikincisi “kendini kendince ifade edebilme”. Dışarıdan bakınca çok berrak, çok yalın, çok kolay ulaşılabilir görünen bu hedefin zorluğu yazmaya başlayınca anlaşılıyor. Yeşilyurt şiiri için bir “elek” olarak belirlemiş bu hedefi anladığım kadarıyla. Temasıyla arasına mesafe koyan bir tarafı var Yeşilyurt’un. Şiirine eyvallahı yok besbelli. Kesip biçebiliyor ve haddini bildirebiliyor ona. İzdiham.com için Hasan Bozdaş’ın sorularını yanıtlayan Yeşilyurt, şiir adlı o kendilik heykelini nasıl yonttuğunu şu sözlerle anlatıyor:
“Kendilik heykeli etrafında dönüp ‘burada da bir çapak kalmış, şurası da çok sert / çok yumuşak, geçişleri olmamış, ay bu yüz neye benziyor böyle’ diyerek geçirdim günlerimi. Yapılmış bir şeyi, yeniden ve yeniden yapmayı hoş görmeyenler olabilir. Ama şiiri (sanatı) yaratılışla paralel bir düzlemde düşünüyorum, enerji parçalanıp yeniden başka formlarda birleşebiliyor, benim parçalamamın da bir sınırı yok. Bu kitap sancıdan çok, parçalanıp birleşmekten ibaret olabilir. Değişkenler, ana malzemenin ne kadar içine nüfuz edebilir ki. Anlaşılan şeyler ana maddeye ne kadar isabet edebilir…”
İşte bu kaygılar yüzünden de şiiriyle kurduğu atmosfer okuyanı “rahat” bırakmıyor ve bir yanıyla sürekli rahatsız ediyor. Hep bir acaba sorusu sorduruyor okuruna. Bu soru iki yanı keskin bir bıçak gibi. Bir yanıyla okurunu diğer yanıyla şiiri kesiyor. Bu yüzden Otomatların Marşı’nda dinmeyen yaralara şahit oluyoruz.

“Yaradan azat etseler ya bizi.
Bu kenarı kırılmış gök ile kaçıp gitsek bir kara deliğe.
Şarkı sözlerinden azat etseler, hatta toptan kelimelerden
Kaplara irin doldurup cehennemin kadehine kaldırıyoruz
Ne sussa bir dil icat edilecek bundan
Ne zamanki dönüyor evren kaldığı yere
Ben bir adımın izini bulamazken
O yusyuvarlak bir kararsızlığın haritasını işliyor dudaklarıma.” diyor zira Nergihan Yeşilyurt.

Fildişi Kuleden Yazmıyor

Duygusallıkla değil duyarlıkla yazıyor şiirlerini Yeşilyurt. Şiirin duygusallık işi olduğunu iddia edenlerin fark edemediği o ayrımı ilk kitabında yakalamış. Duygusallığın bir ucu duyarlığı körleşmiş egosantirizme ulaşır zira. Bu sözün bir diğer ucu ise şiirin duygularla değil kelimelerle yazıldığını, duyguların kelimelerle ifade edebildiği kadarıyla varolduğunu idrak etmeye ulaşır. Kelimelerle ifade edemediğimiz duygular da vardır elbette. Ancak ifade edemediklerimiz kendi öznemizde sınırlı kalır bir başkasına ifade edemediğimiz oranda da kendimize bile yabancıdır. Duyarlıkla yazmak ise bize “beşeri” olanı yaklaştırır. Bizi insani kılan duygusal olmamız değil duyarlı olmamızdır esasen. Duygusallık zannedildiğinin aksine pek çok cürümün temel saiklerinden biridir. IQ’su çok yüksek olan suçlular için bile bu geçerlidir. Zira zekâyı akıldan mahrum bırakıp tehlikeli hale getiren de duygusallıktır.

“Bütün çirkin kızlar sıkıldık
ağırlandı nisan, çillendi perdeler
ağırlandı, misafir odalarında durağanlığın kokusu
parmak uçlarından sökülmeye başlar insantarihi
dokunduğu yerden ciddiye alıyorlar su girmiş sözlerimi
topacın etrafına sıkıca bağlıyorum soru çilelerini
az sonra döneceğim, az sonraya döneceğim
kaldığım yerden yüksek sesle okuyacağım dünyanın canına.”

Günlük hayata ait olan en sıradan, sıradan olduğu için körleştiğimiz detayları söküp yeniden dikiyor ve dünyaya “ürpertici bir çiçek dürbününden” bakmamızı sağlıyor Yeşilyurt. Biraz keskin, kendini kimi zaman duadan ziyade bedduaya yakın duran/durmak zorunda hisseden bir şair o. Kendini eleştirdiklerin azade ve yüksek bir konuma yerleştirmiyor, eskilerin deyimiyle “fildişi kuleden” yazmıyor. Görünen o ki Nergihan Yeşilyurt okuru olmaya devam edeceğim.

Yeni Şafak Gazetesi Kitap Eki.

 


Şiirde Yeni Bir Dil- Kevser Aycan Aşkım Saroğlu

aycanaskim

Otomatların Marşı Nergihan Yeşilyurt’un Hece Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabı. Bugüne kadar çok sayıda yayın çıkaran Yeşilyurt aynı zamanda tanınan bir blogger. Kitabını annesinin şahsında bütün kadınlara ithaf eden Yeşilyurt, Didem Madak ve Bejan Matur gibi büyük kadın şairlerde olan o büyüleyici mayaya sahip. Şair gözünün bazı özürlerimizi örtebilelim diye yerkürenin en içinden zorla çekip çıkardığımız bir cevher olduğuna inanan Yeşilyurt’un adını bundan böyle epey duyacağımız kuşkusuz.

“Aklımdasın,
bir çiçeğin gölgesini bulması gibi bir şey bu.”

Sanırım beş altı yıl kadar önceydi… Twitter’da bir retweetle önüme düşen bu dizeye çarpıldım. Elbette bu kelime tekrarı bolluğu ve ifade darlığı hastalığına yakalanmış coğrafyada bir duyguyu böylesine tam hakkını vererek ve zarafetle, tam yürekten yakalayan ve bunu erişebildiğimiz kadar bildik ama hayal edemeyeceğimiz kadar harikulade bir kombinasyonla birbirine bağlayan kelimeler dikkatimi çekmişti. Kim diye baktım elbette profile… Karşımda genç, güzel, gözleri ışıl ışıl bir kız vardı. Kimlik hanesinde Nergihan Yeşilyurt yazıyordu.

“Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma

Bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun

Çünkü evcil ve medeni olan ne varsa

Sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri” diyordu kitabın bir yerinde.

Gülen ve ağlayan maskelerin girdabında önümde duran bu ilk kitaba hayranlıkla bakıyorum. Otomatların Marşı Nergihan Yeşilyurt’un Hece Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabı. Şiir tahtından ineli epey olduysa da; sokaktan ve özellikle kadın şairlerin ellerinden yeniden tırmanıyor yukarıya doğru. Didem Madak mesela, hayatta olmamasına rağmen ne güzel omuzluyor şiiri gökyüzüne doğru hala. Bejan Matur altımızdan sandalyeleri çekerken mühürlü kalplerimize doğrudan ışığı tutuyor. İlk kitabı olmasına rağmen ben Nergihan Yeşilyurt’ta da benzer bir gücü görüyorum. Şiiri gerek bireysel gerek toplumsal hayatımızı sarsıcı bir güce sahip. Bizi kendi halimize bırakmıyor, kim olduğumuz ve ne olduğumuzla aslında ne istediğimizle ve ne yapmadığımızla yüzleştiriyor,  bazen hayatın özü aşkın gezegeninin tam orta yerinde bırakıyor. Bıkkın mıyız umutlu muyuz bilmiyoruz ama o diyor ki:

“Bana sorarsan bıkkın günler/ Törenlerle kutlanmaya başladı” Otomatların Marşı’nda. Devam ediyor sonra: “Biri Bu Şiire İsim Düşünsün’de:

“gittim zamanınızda bir nişanem kalmadı

Yahut umursamak bizim kıyıda pek durmadı

İnsan bir saat işte, abartılı bir saat

İnsan geçip gidiyordur, ilgim yoktur “

6 yıl önce Twitter’da kim diye baktığım o güzel kız meğer ne çok şey yapmış da çoğumuzun haberi yoktu.

7 Nisan 1985 Trabzon Maçka doğumluydu. Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okumuştu.  Astronomi, Osmanlıca, tarih, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro, el sanatları ve Klasik Türk Şiiri’ne meraklıydı.  İlk şiirini on bir yaşında yazmıştı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci olmuştu. Lisede dergi editörlüğü yapmış, radyoculukla ilgilenmiş, dergiler çıkarmıştı.

Sahte Vefa, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Mahalle Mektebi, Hece, Dergâh vb. dergilerde şiirleri yayınlanmıştı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer almıştı… Bugünse Davud’un İnsanları adında bir e-derginin yayın yönetmeni.

Ne zaman başladın sen diye soruyorum, ‘”kısacıktı bir deniz görümlüğü sevinç” diye yazan kıza. Anlatıyor:

“Yazmaya başlamam bilinçli okumaya başlamamla aynı zamanlara tekabül ediyor. İlk okuduğum kitapların Anna Karenina, Madam Bovary gibi güçlü karakterler olması 12-13 yaşında bir kız çocuğunun kadın figür, yazar-kahraman algısını epey bir zorlayabileceğini bugünden bakınca daha iyi görebiliyorum. İlk zamanlar daha çok öykü, masal tarzında taklit kurgular yazıyordum. İlk şiirimi 11 yaşında bir yarışma için yazdığımda şiir hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Milli bayramlarda yüksek perdeden okuma yarışına giriştiğimiz kafiyeli ama o zaman bile bana gülünç gelen manzum eserleri saymazsak…”

Daha sonra eline ne geçerse okumuş, bu sırada da hem yazmış hem de yayın çıkarmış.

“Çok fena âşıktım ve acı çekiyordum. Düz yazılarımın ağzı gözü yamuluyordu” diye anlatıyor o günleri ve okumaya devam ettiğini. Cemal Süreya, Dranas, Orhan Veli; Necatî, Fuzûlî, Ahmet Paşa, Nedim, Şeyh Galib, Ahmet Haşim, Yahya Kemal… Önce hece ölçüsü, sonra aruz kalıbında şiirler yazmayı deniyor. Sonra kadınların dünyasında daha rahat bir nefes alıyor.  “Nilgün Marmara, Lale Müldür, Ingeborg Bachmann, Emily Dickinson. Sonra yatıp kalkıp Turgut Uyar, Paul Celan, Baudelaire, Rimbaud, son kuşağın şairleri Didem Madak, Hayriye Ünal, Bejan Matur, Ahmet Güntan, bilhassa çıkan bütün genç şairlerin kitaplarını yutmaya başladım” diye anlatıyor.

O ilk şiirlerini ağır klişelerle, romantik atmosferlerle dolu diye yaftalıyorsa da ben öyle düşünmüyorum. Şiirin ilham değil, kurgu olduğuna inanıyor ama insana bahşedilen bir şair gözü olduğunun da ayırdında. Bu gözün bazı özürlerimizi örtebilelim diye yerkürenin en içinden zorla çekip çıkardığımız bir cevher olduğunu söylüyor. Sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına olağan dışıyı eviren şeye şiir diyor ve şiiri şöyle tanımlıyor: “Şiir evvelâ bir dil icadıdır, bir dil kurar, dil demek hem anavatan demektir hem de diğer insanlarla aramızda bir köprü. Şairin köprüsü sırata benzer gibi yukarı çıkar, ipten korkuluklarına tutunurken azıcık nefessiz kalmanız gerekir. Çünkü ölmek doğmaktır en çok bizim kültürümüzde. Soluksuz kalmak yeni bir manzara için gereklidir.”

Peki en çok kimlerden nelerden etkilendin diye sorduğumda ise hayatın kendisini şu sözlerle anlatıyor.

“En çok betonda biten otlardan, uyduruk dillerde mırıldanılan çocukluk şarkılarından, güneşin ve rüzgârın ağaçlarla oynadığı gölge oyunlarından, durduk yere teşekkür eden ihtiyarlardan, selam veren gençlerden, üzerinde yıllar olan kitapların kokusundan etkilendim. Çünkü nasıl dil sokaklarda, evlerde, pencere pervazlarındaysa şiir de öyle. Bir çocuğu camdan yemeğe çağırıyor annesi…”

“İnsan bir gülüşle güneşli bir Pazar günü/ Hiç çalmayan bir kapıya koşabilir” diye yazıyor “Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu”da. Güneşli Pazar günleri, çalmayan kapılara koştuğumuz günler aklımdan bir film şeridi gibi geçiyor ve okumaya devam ediyorum.  Çünkü diyor ki:

“Bahar diye bir şey var/ Eski koltukların bırakıldığı apartman önlerinden başlıyor.”

HaberTürk Gazetesi Kitap Eki.


Bezgin Otomatların Marşı- Halil Ünal

IMG_9955

Ben ırmakçıyım denizci değilim

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun

Sezai Karakoç

Şiir okurken, gözümüzde, şiiriyle beraber bir şair imgesi belirecektir. Otomatların Marşı şairi için her şeyden önce, “ırmakçı” (nehir) bir şairdir derim. İlkokulda çizdiğimiz resimlerde ortada hep bir akarsu olurdu. İşte, Nergihan Yeşilyurt da çocuksu bir biçimde, hayatın ortasına bir nehir, bir su imgesi bırakmakta, yine bir ceviz ağacı imgesi ve bir masal.

Otomatların Marşı, Nergihan Yeşilyurt’un (1985 d.) ilk şiir kitabı. Haziran 2016, Hece Yayınları. Nûn (Kalem Suresi), Elveda Boynu Vurulmuş Güneş (Apollinaire): İki bölüm. “Annemin şahsında bütün kadınlarıma” ithaf edilmiş. 27 şiir ve 101 sayfa. Güzel bir kapak olmuş.

Gösterişten ve duygulanımdan uzak, özenli şiirler bunlar. Oyunbaz değil, ironiye ve deneyselliğe kapılmıyor. Küçük paslaşmalarla incelikli bağlar kuruyor şiirleri arasında, böylelikle de belli bir izleği kitabın bütününde -gerçekten bütünlüklü bir kitap- sürdürmüş oluyor.

Karşıtlık: Şiirlerin genelinde belirgin olan, modern olana ve modern alana karşıtlıklar üzerinden sürdürülen bir tavır alışın geliştirildiğidir. Bu tavır, güncel olan üzerinden sürdürülürken (ekran, kamera, estetik merkezleri, toplu konutlar, rezidans, naylon, makine, otomatlar); genellikle masumiyet üzerinden, (çocuk-luk, oyun-cak, masal, kadın, beyaz, su, nehir ve ceviz ağacı) bir karşıt alan seçilmektedir. “armudun kırılan dalından / toplu konutların plastik salıncaklarında buluverdim kendimi” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan doğal oyun yeri (“armut ağacı”) ile günümüzün toplu konutlarındaki yapay oyun yerleri (“plastik salıncaklar”) arasında bir karşıtlık oluşturulur. Bu karşıtlık diğer yerlerde de sürdürülür: “Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma / bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun / çünkü evcil ve medeni olan ne varsa / sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan yabani-lik, (biçimlendirilmemişlik) ile zıddı olan evcil-lik ve medenilik arasında karşıt bir ilgi kurulmuştur. Örnekleri göstermek için sıralamak istiyorum: biber kızartması – ucuz parfüm, ağaç ürünü – metal ürünü, bakkal tanrısı – market tanrısı, bahçe – naylon, beyaz ten – esmer ten, parfüm – abdest gibi. Bu karşıtlıklarda modern olanın daima olumsuzlandığını görüyoruz.

Çocuk: Çocukluk insanın en saf ve yalın hâli, masumiyet alanıdır. Çocuk ve çocuksuluk; temizliği, beyazlığı ve duruluğu göstermek için seçilmiştir. Daha ilk şiirde dile gelen, modern olanın ve çağın kirliliğidir: “şimdiden leş kokuyor tüm bahsim.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğa ait olan her şey güzeldir, modern araçlar ise bu güzelliği yok etmektedirler. “şimdi çillerin kapatıldığı estetik / merkezlerine doğru çoğalıyor her şey.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğun dünyası masalsıdır: “bak artık uzaya çıkıyor kırmızı başlıklı kızlar”, “kaç masal daha ödünç alabilirim.” (N Yok) Bugünün dünyasının masalları da arızalıdır: “Arızalı masalları / bilançoları, kaba yerlerin hesabını size bırakıyorum” (Bezgin Otomatların Marşı) Çocukluk, oyunlar ve oyuncaklarla geçer: oyuncak, yürüteç, balon, salıncak, tahta kuş, sapan, topaç, topraktan kılıçlar, ip atlayan kızlar… Çocukluk insanlığın hâlâ ölmeyen tarafını, masumiyetini gösterir.

“-çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

“çünkü çocuk onlar, hangi oyun dönüyor kendi etrafında” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar)

“Sahi / insanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

Modernizmin; geçmiş ve geleneksel olanın karşısına, yaşanılan çağın yüceltilmesini geçiren bir tarafının olduğunu biliyoruz. Buradaki şiirlerde modern olanın ve modernizm eleştirisi, geçmiş ve geleneksel olanın savunulması üzerinden gerçekleşmiyor. Böyle olmuş olsa, şiir formu dağılacaktı. Nergihan Yeşilyurt, şiirini sakatlayacak böyle bir yaklaşımdan kendini uzak tutuyor.

“Kalemlerim var çağın incittiği” (Hiçbir Söylediği)

“Çağın ilk yorgunu” (Hayvan Filtresi)

“Yüzyılın cinneti”(Geometrik İblisler)

“her yüzyıl aynı birikmiş alınganlık” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

“Gittim, zamanınızda bir nişânem kalmadı” (Biri Bu Şiire Bir İsim Düşünsün)

Yaşanılan kötü ve kötücül çağın, şimdinin karşısına; çocuğu, çocukluğu ve çocuksuluğu konumlandırarak -değil midir ki herkesin bir çocukluk dönemi yine herkesin bir çocuk tarafı var- masumiyet cephesini geniş tutmuş oluyor.

Kadın: Kitabını bütün olarak (annesine ve) kadınlara ithaf etmekle kalmıyor, Nergihan Yeşilyurt, şiirlerini müstakil olarak da yine bazı kadınlara adıyor: Mihriban’a, Özgecan’a, Nilüfer için, Emily (Dickinson), Ingeborg (Bachmann) ve Didem’e (Madak); akran ve kadın şairlerden Elif Nuray ve Zeynep Arkan bir şiirde geçmekte. Yine, “Ebcet Hesabıyla 256”, şiiri için de “Bu şiir Öznur Tunç’un içindeki ‘Nûr’a düşülmüştür.” dipnotu eklenmiş. Ayrıca “128 Dikişli Şiir”i üzerinden Didem Madak’a birkaç yerde göndermede bulunuluyor. “Dikiş-dikmek”, şiirler arasında bir köprü oluşturacak biçimde (leitmotif), altı ayrı şiirde kullanılmıştır. [Bu göndermeler müntehir şairlerden Nilgün Marmara’ya (“Aldırma 128”) kadar da uzatılabilir. Burada Nilgün Marmara’nın 29 yaşında öldüğünü de hatırlayalım.]

29 yerime raptiyeledim beyazlama sanatını
tavşan olacaktım sonunda
bir deneyin sonunda.

Beyaz tenli kadınlardan bahseden kitabı kapıyorum usulca
bize bunu öğretiyorlar, beyaz olmayı, beyaz kalmayı,
çünkü insan denemeli bir kere, 29 yaşına gelince
nihayet ölümle elde edilebilir aranılan kozmetik de.  (Ölüm Çeşitleri)

“Ölüm Çeşitleri” şiirini Nergihan Yeşilyurt 29 yaşında yazmış olabilir. “Raptiyelemek” geçici olarak tutturmak işlemi iken; karşıtlığı olan “dikiş-dikmek” ise kalıcı olarak bitiştirmek, birleştirmektir. Burada 29’unda ölümü-intiharı deneyimlemekten söz ediliyor. “Beyaz tenli kadın”; modern kadını işaret eder, burada esmerlik-yerlilik üzerinden bir karşıtlık oluşturulmuş ve olumsuzlanmıştır. Kitaptaki sıralamaya göre bir sonraki şiirde; “bütünkelimeleribitiştirmekistiyorum / bana kâfidir 128 dikili tevbe” (Bir) diyerek farklı bir karşıtlık daha oluşturulmuş oluyor. “Romantizmin İcadı” şiirinde de; “kadın başıma / erkek gibi sahiplendiğim yalnızlığıma.” denilerek bu kez, erkek karşıtlığı üzerinden, kadın olumlanmaktadır.

“acıtmıyordu o zamanlar, siyahlara uygulanan
ayrımcılık. Sonradan öğrenecektim, tek renk vardı,
beyazdı ve çok namussuzdu. o yüzden yüzümün
beyazlığından utandım hep.”           (Hiç Günlük III.)

Beyaz-esmer (zenci) karşıtlığını bir formül olarak uyarlayacak olursak; modern olan kötüdür, ben modernsem ben de kötüyüm. Karşı çıktığımız bir hâlin içindeyiz. Denizi sevmeyen bir balık gibiyiz.

Otomat: Bir yandan insanlar makineleşirken, diğer yandan da makinelerde insansı özelliklerin geliştirilmesi yaşadığımız en büyük ve artık kaçınılmaz çarpıklıklardan. Üretim ve tüketim problemleri sonucunda insan araçsallaşırken, araçlarda hayatımızda tuttuğu yer ve zaman nispetinde elimiz kolumuz gibi hayatımızın hatta bedenimizin bir parçası hâlini almaktadır. “Ben daha yürüteç kullanırken satılıyor / yaşamak denen parantez içi” (Bezgin Otomatların Marşı) Maalesef hayatımızı makinelerle dolduruyoruz ve yine makinelerle geçiriyoruz. Biz daha bebeklikten itibaren kendimizi makinelere (“yürüteç”) teslim ediyoruz ya da makineler bizi, hayatımızı teslim almış oluyor. Hükmettiğimizi zannettiğimiz makinelere mahkûm olduğumuzu fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Modernizm eleştirisi, burada da çocukluk üzerinden yapılıyor. “eğreti makineler, insansı otomatlar / otobüs durakları / çünkü siz / masallardan kendinize gelemiyorsunuz” (Bezgin Otomatların Marşı) İnsanın eğreti makineye dönüştüğünü; otomatların ise insansı özellikler kazanarak “bezgin”leştiğini görmekteyiz. Masalların bile mekanikleşerek birer makine gibi arızalandığı bir dünya burası. İnsanda, “biraz kendilik kederi” (Romantizmin İcadı) kaldıysa, işte ancak o zaman, insanı çocuklar kendine getirebilecektir: “- çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

Bir diğer şiirin başlığı yine bir kaçınılmazlığı işaret etmektedir: “Welcome To The Machine” Bize artık, çaresizce makineleri hayatımıza kabul etmek düşüyor. Bu saatten sonra yaşadığımız bu kâbusa seyirci kalmaktan başka bir çaremiz kalmamıştır. “…sayın seyirci / sayın, seyirlik, saygın, seyirci” (El Değiştirdi Kâbus) Ekranların karşısında artık biz hem seyreden hem de seyredilen değil miyiz? Makinelerin bizi komutlarla yönlendirdiği ve hatta yönettiği bir dünyada yaşamıyor muyuz? İnsan olmak ve insan kalmak gibi bir varlık problemimizin olup olmadığını, “insan halkı olamadık’ı” (El Değiştirdi Kâbus) düşünecek durumda mıyız?

Hece Dergisi, Şubat 2017, “Şiir 2016”.

Hece-Dergisinin-Şubat-2017-Sayısı-kapak


Bir Odadan Dünyaya: Otomatların Marşı-Hasan Bozdaş

hasanbozdas

 “Ben küçükken yaban keçisiydim / karışmak topluma bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun / çünkü evcil ve medeni olan ne varsa / sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri”

Tam da toplumun bu gülen ve ağlayan maskeleri içerisinde, yani insanların otomatlaştığı veya çağın otomatı insanlaştırdığı, rahatsız edici bir dünya figürünün oluşturduğu sancıyla tanıyoruz Nergihan Yeşilyurt’u ve bu sancının bıraktığı tiradı.

Yeşilyurt, genç kuşak içerisinde adı sıkça duyulan ve yaptıklarıyla beğeni toplayan bir şair. Hece, Mahalle Mektebi, Hacı Şair, Dergâh dergilerinde gördük şiirlerini, şimdilerde Davud’un İnsanları’nı çıkarıyor. Davud’un İnsanları bir elektronik dergi olarak kısa zamanda iyi bir kitleye ulaştı. Sıkı da bir takipçi kitlesi var, daha şimdiden. Şüphesiz bunda kendisinin payı büyük. Art arda matbu dergilerin çıkarılıp raftan indirildiği, elektronik dergilerin tutunamadığı bir yazın ortamında Davud’un İnsanları’nın beşinci sayısını çıkarması dahi büyük bir başarı.

Otomatların Marşı, geç kalmış bir ilk kitap. Şair hem kendi kuşağı hem önceki kuşak şairleri tarafından takip ediliyor. Bu yüzden kitabı hakkında pek çok şey söylenebileceği düşüncesini taşıyorum. Kitabın Hece Yayınları’ndan çıkmış olması, Hece’nin son zamanlarda genç şairlere ağırlık vermesi ve bunun devamının geleceği beklentisi açısından da önem arz ediyor.

Okuru postmodern görsellerden oluşan bir kapak karşılıyor, bu kapak kitabın ismiyle hatta içeriğin bütünüyle ortak bir kompozisyon taşıyor. Mekanik öğeler, modern motifler ve fantastik düşünler Otomatların Marşı içerisinde ciddi bir zenginlik oluşturuyor. Bu yüzden kapak, kitabı bütünlüyor.

Kitap 106 sayfa ve 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm ‘Nûn’. 23 şiir var bu bölümde. Nûn harfi, şairin adına selam vermesi üzerine seçilmiş gibi duruyor. Nitekim iki ayrı şiirin ismi bu konuda ipucu veriyor: ‘N Var’ ve ‘N Yok’. Kitabın ikinci bölümünün ismi ise ‘Elveda Boynu Vurulmuş Güneş’. Bu bölüm 4 şiirden müteşekkil. Kitabın son şiiri, Hiç Günlük, bir nesir-şiir çalışması. Adı gibi günlük şeklinde yazılmış ve bu hâliyle kitabı tamamlıyor.

Şairin şiir dilinin bir kavramlar kutusuyla dolu olduğunu, dizelerinin sık metin örgüsüyle dizildiğini, imgelerinin iyi bir işçilik taşıdığını söyleyebiliriz. Nitekim kafasında tasarladığı dünyayla tanıştık ve arada yoğunluktan yolu kaybettik. Bu da şairin biricikliğini veyahut kendine özgü bir dil kalesi oluşturduğunu gösterir “Akvaryumda yolculuğa çıkar gibi / taklit gibi her yerimizde / dökülüyor belletilmiş replikler.”

Kitaba baktığınızda, tüm şiirlerinde, Hiç Günlük ve diğerlerinin içerik ilişkisi dâhil, bir bütünlük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Buna iki yönüyle bakmak gerekir. İlk olarak şiir dili, bütün şiirlerinde benzer frekansı yakalamış. Birkaç şiir sonra, imgeler ve dize kırılmalarının ardından şiir dilini benimsiyorsunuz. İkinci yönü ise kitabın içerik bütünlüğü. Bu konudaki, kitaptaki şiirlerin diğer şiirlerle içerik ilişkisi içinde olmasını gerekli gören genel kanıya pek katılmıyorum: Neticede bir romandan değil şiir kitabından bahsediyoruz. Otomatların Marşı salt bu kompozisyonla hazırlanmamış elbette, buna rağmen benzer duygu-durumların veya düşünsel zirvelerin neticesinde ortaya çıkan şiirlerden oluşuyor.

Aşk, coşkunlukla değil çoğunlukla tedirginlik ve hüzünle, kitabın geneline yayılmış bir tema: “İkimizden biri dudağının iki ucunu dikiyor / gözlerin kurutulmuş lavanta, yasemen, iris” İzin verildiği ölçüde ancak sevinebileceğini biliyor şair, bu yüzden kırılgan dizeler içerisinde kırılgan bir kitap çıkıyor karşımıza: “Benim dilde sıralama sorunum var/ yeniden başladım karşılıksız aşka.”

Şairin belli imgeler etrafında çok sık döndüğünü görüyorum. Beyaz, apartman, kuş, dikmek/dikiş, nehir, anne, gülüş, şiir, kalem. (Şiir/şair imgesinin şiirlerde ağırlıkla kullanılmasına çok sıcak bakmasam da…) Ama kitap bittiğinde, bu imgelerle birçok dize ayakta kalıyor ve konuşuyor. “Bilmez miyim / sana doğru akışı var nehirlerin / başka türlü yoramıyorum içimdeki sıkıntıyı.” Şiirler aynı kumaşlardan işlenmiş olsalar da farklı modellere bürünüyorlar. “Çünkü güneşe doğru gülümseyen kimse yok / bronz heykellerden başka”

“Uzun zamandır içimde upuzun bir klişe yağmur / neyin açtığını söyleyeyim mi sana / tek başına gökyüzü kimin umurunda ki?” Otomatların Marşı içinde insan dikişleri, beyaz yaralar ve altından nehirler akan apartmanların anlatıldığı bir kitap. Bu da bir başkasının öyküsünün şiirlenemediğini gösteriyor aslında. “Kadın başına” olduğunu görüyoruz şairin kitabı boyunca, zaten kitabını da annesi nezdinde kadınlarına ithaf etmiş. Kitaptaki fantastik öğeler, ancak bir odaya sığdırılacak kadar. Çünkü bir odaya sığdırıyor her şeyden önce şair kendini. “Üzgünüm / odalara yerleştiriyorum kendimi / bir odadan bir odaya trenler icat ediyorum.”

Ama  odası dışındaki dünya bildiğimiz dünya, annesi bir anne. Apartmanı apartman türünden ve ağaçla konuşamayacağının farkında. Tüm bunları çıkarırsak insanlar gerçekten de maskeli. Oysa odasından bakınca insan maskelerini göremiyorduk. Odasından çıkınca, şair çocuk kalmak istiyor. İşte kitaptaki asıl yoksulluk da bu: “Sensin, çocukluk ve her nasılsa kimse yok.”

Şair odasından çıkınca şöyle bir dünya kalıyor, geleceğe kalmasını umduğum şu kitaptan: “Bir sabah / ceviz saydım, kedi saydım, kendimi saymadım / annem çeyiz dizmeye babam emekli çalışır mıymış diye / sızlanmaya devam etti”

Star Gazetesi Kitap Eki, Hasan Bozdaş.


Otomatların Marşı Üzerine-Hece Eylül 2016

Geçtiğimiz aylarda sevgili Gökçeler Hanım ile Hece Dergisi’nin Eylül 2016 sayısında yayımlanmak üzere bir söyleşi gerçekleştirdik. Biz konuşurken -her zamanki gibi- çok eğlendik. Röportajın bir kısmı Hece’de yayımlandı. Ama gayet uzun olan tamamını burada paylaştı sevgili Gökçe. Bu güzel fotoğraflar için Serhat Keskin’e ayrıca çok teşekkürler. 

og4a3753.jpg

Nergihan merhaba, Otomatların Marşı nasıllar acaba?

Arkadaşlarımın eline kitabımın ulaşmasıyla darbenin patlak vermesi aynı güne denk geliyor. Mağdur olduk kitabımla. (gülüşmeler) Görüştüğüm arkadaşlarımdan “Geldi ama ben sana haber veremedim malum sebeplerden” tepkileri geldi.

Kuşların söylediğine göre çok güzel yemek yapıyormuşsun. Ama Türk kahvesinde pek de başarılı değilmişsin. Sence köpüklü ve telveli bir kahve yapmak mı yoksa şiir yazmak mı daha zor?

Kahve yapmak.

Şiir yazmak o kadar kolay yani?

Hayır, şiir yazmak o kadar kolay değil. Ama en azından şiir için artık bir formülüm olduğunu düşünüyorum ya da formüller üzerinde çalışıyorum diyelim. Ama kahve için henüz bir formülüm yok. O yüzden evde kahveleri her zaman erkek kardeşim yapar.

Aykut Ertuğrul’un izniyle Post Öykü’nün klasikleşen sorusunu sana da yöneltmek istiyorum. Google’da adını ne sıklıkla aratıyorsun?

Bir yayın yapmıyorsam ayda bir filan. Bir yayın yapıyorsam daha sık aratıyorum.

Peki ya Twitter’da?

Twitter için bir uygulama kullanıyorum. Zaten otomatik olarak adımla ilgili bütün bildirimler önüme düşüyor.

Şimdi kitabın da yeni çıktı. Instagram’a fotoğrafları düşmeye başladı. Orada da aratıyor musun ismini?

Arkadaşlarımınkini zaten görüyorum. Etiketliyorlar beni. Diğerleri etiketlemediği için göremiyor olabilirim.

Dolma kalem koleksiyonun başta Instagram takipçilerin olmak üzere pek çok kişi tarafından biliniyor. Kitaplarını da bu muhteşem kalemler ve onların muhteşem mürekkepleriyle imzalıyorsun. Düşünmeden edemedik acaba dolma kalem koleksiyonu yapmanın sebebi kitaplarını imzalamak mıydı?

Dolma kalem koleksiyonumu genişletirken kitabımı imzalama kısmını koz olarak kullandığım doğrudur. Yani “Arkadaşlar kitap imzalamaya yetecek kadar kalemim yok” deyip çevreme psikolojik baskı yapıyorum.

Neden şiir?

Bunun birkaç nedeni var. Yazmaya başladığımdan beri hep biraz şiir gibiydi yazdıklarım. Yani bu bilinçli bir tercih değildi. Şiir yazayım diye oturmadım ya da şiir yazmaya karar vermedim. Çocukluk çağımdaki şiirimsiler dışında şiirle alakam yoktu. Hatta okumalarım da şiir üzerine değildi, genelde öykü ve roman üzerineydi. İleride bir şey yazacağımı düşünüyordum da daha çok roman, hatta fantastik roman yazacağıma dair hayalim vardı. Ama öyle olmadı. Liseden sonra yazdığım şeyler şiire evrilmeye başladı. Tabii biraz romantik gerekçelerin de etkisi vardı. Sonra o romantik gerekçeler ortadan kalktı ama benim şiirle olan etkileşimim daha da arttı. Bu tip gerekçeler ortadan kalkınca şiirin kendisiyle olan etkileşim daha iyi oluyormuş. Sonra da disiplinli olarak şiir yazmak için şiir okumaları yapmaya başladım.

Yani şiiri sen seçmedin, şiir seni seçti, diyebilir miyiz?

Yani, denebilir. Ama şiir çalışmayı ben seçtim.

Neden Hece?

Buna çocukluk motivasyonu şeklinde cevap verebilirim. İlk fuar tecrübem ortaokula tekabül ediyor, eve Dergâh dergisi ile gelmiştim. O dönem bizim için iki dergi vardı: Birincisi Dergâh, ikincisi Hece. Bilebildiğimiz, bizim çevremizin de tanıdığı bu ikisiydi. Onun dışında Varlık vardı. Zaten o dönem deli gibi klasikleri okuyordum, okulda öğretmenlerinin kitaplardan dergilerden bahsettiği şanslı bir ortaokul dönemim oldu, Hece de bu aşinalıktan.

İlk şiirin ne zaman yayımlandı Hece’de?

2013 yılının Eylül sayısında Yalan Ayaklı Doroty isimli şiirim Hece’de yayımlandı.

Sana ne ilham verir?

Kızmak bana bugünlerde çok ilham veriyor. Normalde duygularla gelen ilhamlar çok sahih ilhamlar değillerdir bana göre, ama ille ilhamdan bahsedecek kızgınlık bana çok ilham veriyor. Evvelden de üzülmekti motivasyonum. Ama aslında en çok iyi bir kitap okuduğumda çok rahat kalemim hareket eder, güzelliklerin birbirini iten bir gücü var kesinlikle.

Otomatların Marşı’ndaki epik hava da zaten bunu hissettiriyor.

Burada da bir sürü şeye kızdım. Hem kendimle hem toplumla, insanların gidişatıyla ilgili bir sürü şeye kızdım. Bu kızgınlıklarımı bazen yüksek sesle bazen daha naif dile getirdim.

Şiir nasıl yazılmaz?

Şiirin durağan bir şey olduğunu düşünerek şiir yazılmaz bence. Yani şiir de bir nehir gibi sürekli bir akış halindedir. Hatta benim kitabımda nehir imgesini bu kadar yoğun olmasının bir sebebi de bu.

Nehirler Durmaz” Nergihan. 

Nehirler de durur elbette. Yani ben oturdum bunu yazdım bitti bir daha asla olmaz şeklinde şiir yazılamaz bence. Öyle bir şiir olamaz.

Yani bir şiirin devam ettiğini mi düşünüyorsun?

Evet, insanın aslında tek bir şiir yazdığını düşünüyorum. O ayrı bir mevzu. Ama bir yandan da gençler şimdi bir oturuşta şiir yazıyor. O hiç ellenemez, ona ben dâhil kimse müdahale edemez gözüyle bakıyorlar. Biz de böyle yapıyorduk. Ama öyle değil. Şiir sürekli ve sürekli müdahale isteyen bir şey. Ben bu kitapta dergilere gönderdiğim bütün şiirlere sonradan müdahale ettim. Hatta birkaç kere müdahale ettim. 6 ay ara verdim yeniden müdahale ettim.

Yazdığın her mektubu gönderir misin?

Hayır. Kendime yazdığım mektupları göndermiyorum, bir daha dönüp okumuyorum onları. Ama başkalarına mektup yazmayı çok seviyorum ve onların hepsini gönderiyorum.

Peki ya “kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler”?

Sanırım kadınlar, bu konuda risk almayı sevmiyorlar. Bir mektubu gönderdiğinizde bir karşılık gelecek. Bu da sizin hoşlandığınız bir karşılık olmayabilir. Dolayısıyla o karşılığı duymamak için mektubu göndermezsin. Ama duyguyu yazarsın, o duygunun çıkmasını sağlarsın.

Çantanda hangi kitap(lar) var?

Şu anda çantamda “Hâlâ Barbar Mıyız?” kitabı var. Kolektif bir kitap. 13. İstanbul bianelinde Lale Müldür’ün Anne Ben Barbar Mıyım? Kitabı üstüne yapılmış, pek çok ismin yazılarının olduğu bir kitap. Onun dışında Otomatların Marşı ile geziyorum. Ola ki birine acil imzalamam gerekirse diye. (gülüşmeler)

Şu an hangi kitap açık e-kitap okuyucunda?

Orçun Ünal’ın Dekadans ve Ölüm’ü var.

15 Temmuz’un şiirini yazsan başlığı ne olurdu?

Sanırım 15 Temmuz’un şiirini yazıyorum. Ne zaman biter hiç bilmiyorum.

Tamam, güzel, beklediğimiz cevap. Peki, başlığı ne olacak?

Başlığı konusunda henüz bir fikrim yok. Ama içinde devrim, darbe, kahramanlık geçen bir şey olmayacak. Başka sorulara cevaplar, başka cevaplara sorular düşünüyorum. Çünkü insanları bir araya getiren şeyler çok çabuk onları ayrıştıran şeylere dönüşebiliyor. Hatta bununla ilgili “Hayvan Filtresi” (Otomatların Marşı, s.64) başlıklı şiirimde şöyle demiştim: “Birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan/ iki şey hakkında konuşmak istiyorum.” Bu iki şey çok romantik algılanmıştır belki. Orada kastettiğim şey tamamen insanların bir ortak paydada buluşur buluşmaz birdenbire zıt yönlere hızlıca koşmasındaki sıkıntımdı.  Bu ne acele?!

Tamam, madem başlığı yok o zaman ilk mısrasını söyle, spoiler ver biraz bize.

Elimdeki taslaklara bakarak şiirin üç bölümden oluştuğunu söyleyebilirim. Bir bölümü tamamen yüksek sesle okunacak bir marş şeklinde. Şöyle başlıyor: “Yalan, yalan, yalan, yalan, yalan, doğru, yalan, yalan, yalan / Doğru mu? O da ne! Hurraa.” şeklinde. Benden beklenilen bir şekilde başlamıyor. Onca yalanın içerisine bir doğru koydum. Her mısrada yalanlar biraz daha mısra başına, işin başına yaklaşıyor. Sorular ve cevaplar evriliyor ama en sonunda doğru diyemiyor artık insan, “Korkuyorum” diyor. Yani belki bizim darbede yaşadığımız şey bu. Sürekli yalanlar içerisinden doğruyu çıkarmaya çalışan insanlar olarak en sonunda yalanları bitirip –bitermiş gibi- doğruya yaklaştığımız yerde artık “Korkuyoruz” dedik. Yani o korkunun fitilini ateşlediği şey iyi bir şeye de yol açtı. Lakin duygularla ortaya çıkan şeylerin, o bahsettiğim mısradaki gibi ortaya çıktıkları hızla insanları ayrıştırıp uzaklaştırması gibi bir riski var. Bunun devamlılığını sağlamak oldukça zor. Bu “korkuyorum” kastetmek istediğim her şeyin karşılığı da bir yandan. Şiirden evvel şerh vermek oldu biraz bu, ama endişeli olmayı her zaman açık unuturum. Yazmanın belki bir yandan iyi bir yandan da delirten tarafı budur.

Çok teşekkür ederiz Gökçeler olarak sayın Nergihan. ❤

HECE-Eylul-2016-237-kapak


%d blogcu bunu beğendi: