Kendiliğinden Başlayan Otomatların Marşı-Suavi Kemal Yazgıç

img-20161104-wa0000.jpg

Şiir her ne kadar bildiğimiz kelimelerden, hatta en çok kullandığımız kelimelerden oluşsa da bize yepyeni görünen bir dünya kurar. Kelimeler şairin inşa ettiği yapı içinde “bilmediğimiz” bir mahiyet kazanır ve hatta okuru içine aldığı atmosferde bambaşka bir sinerji vardır. Çok özel, gizemli kelimelerden bahsetmiyorum burada. Cifir problemlerinden, ebcedden de. Ayrı ayrı dururken kolayca cümle içinde kullanabileceğimiz, anlamı için sözlüğe başvurma zorunluluğu hissetmeyeceğimiz kelimelerden. Bu yenilik bir noktada şaşırtmacadır. Çünkü tıpkı okurun ancak bildiğini okuması/okuyabilmesi gibi şair de ancak bildiğini yazar/yazabilir.

Şiir Heykelini Yontmak

Şiirin şaşırtmacası ise bildiğimize hiç bilmediğimiz bir tecrübe içinde yaklaştırıp onu farklı bir açıdan görmemizi sağlamaktır. En çok bildiğimiz şeyler bile farklı bir perspektiften ve ışıktan bize farklı görünür ve onu yeniden tanıma/keşfetme yahut en azından olanın bildiklerimizden ibaret olmadığını anlarız ki bu da az bir bilgi değildir.

“Demirden dövülmüş ayaklarımızla
izin verildiği ölçüde sevinebiliriz
uzanılamayan vişnenin dalı cehennem, bir kuş cehennem
kökünden kararlılıkla geçilebiliyor
nihayet süreceğim bütün bahçeler senindir” diyor Nergihan Yeşilyurt.

İyi bir şiir okuduğumda hep bu cümlelerin yedeğinde ilerlediğimi hissederim ve Nergihan Yeşilyurt’un yazdıkları da bana tam olarak bu cümleleri hatırlattı. Otomatların Marşı, şairin ilk kitabı. O şiirini bir “kendilik dili” olarak tanımlıyor sosyal medyada. Buraya bir mim koymakta fayda var. Çünkü iki yönü olmalı bu iddianın birincisi “kendini bilme”, ikincisi “kendini kendince ifade edebilme”. Dışarıdan bakınca çok berrak, çok yalın, çok kolay ulaşılabilir görünen bu hedefin zorluğu yazmaya başlayınca anlaşılıyor. Yeşilyurt şiiri için bir “elek” olarak belirlemiş bu hedefi anladığım kadarıyla. Temasıyla arasına mesafe koyan bir tarafı var Yeşilyurt’un. Şiirine eyvallahı yok besbelli. Kesip biçebiliyor ve haddini bildirebiliyor ona. İzdiham.com için Hasan Bozdaş’ın sorularını yanıtlayan Yeşilyurt, şiir adlı o kendilik heykelini nasıl yonttuğunu şu sözlerle anlatıyor:
“Kendilik heykeli etrafında dönüp ‘burada da bir çapak kalmış, şurası da çok sert / çok yumuşak, geçişleri olmamış, ay bu yüz neye benziyor böyle’ diyerek geçirdim günlerimi. Yapılmış bir şeyi, yeniden ve yeniden yapmayı hoş görmeyenler olabilir. Ama şiiri (sanatı) yaratılışla paralel bir düzlemde düşünüyorum, enerji parçalanıp yeniden başka formlarda birleşebiliyor, benim parçalamamın da bir sınırı yok. Bu kitap sancıdan çok, parçalanıp birleşmekten ibaret olabilir. Değişkenler, ana malzemenin ne kadar içine nüfuz edebilir ki. Anlaşılan şeyler ana maddeye ne kadar isabet edebilir…”
İşte bu kaygılar yüzünden de şiiriyle kurduğu atmosfer okuyanı “rahat” bırakmıyor ve bir yanıyla sürekli rahatsız ediyor. Hep bir acaba sorusu sorduruyor okuruna. Bu soru iki yanı keskin bir bıçak gibi. Bir yanıyla okurunu diğer yanıyla şiiri kesiyor. Bu yüzden Otomatların Marşı’nda dinmeyen yaralara şahit oluyoruz.

“Yaradan azat etseler ya bizi.
Bu kenarı kırılmış gök ile kaçıp gitsek bir kara deliğe.
Şarkı sözlerinden azat etseler, hatta toptan kelimelerden
Kaplara irin doldurup cehennemin kadehine kaldırıyoruz
Ne sussa bir dil icat edilecek bundan
Ne zamanki dönüyor evren kaldığı yere
Ben bir adımın izini bulamazken
O yusyuvarlak bir kararsızlığın haritasını işliyor dudaklarıma.” diyor zira Nergihan Yeşilyurt.

Fildişi Kuleden Yazmıyor

Duygusallıkla değil duyarlıkla yazıyor şiirlerini Yeşilyurt. Şiirin duygusallık işi olduğunu iddia edenlerin fark edemediği o ayrımı ilk kitabında yakalamış. Duygusallığın bir ucu duyarlığı körleşmiş egosantirizme ulaşır zira. Bu sözün bir diğer ucu ise şiirin duygularla değil kelimelerle yazıldığını, duyguların kelimelerle ifade edebildiği kadarıyla varolduğunu idrak etmeye ulaşır. Kelimelerle ifade edemediğimiz duygular da vardır elbette. Ancak ifade edemediklerimiz kendi öznemizde sınırlı kalır bir başkasına ifade edemediğimiz oranda da kendimize bile yabancıdır. Duyarlıkla yazmak ise bize “beşeri” olanı yaklaştırır. Bizi insani kılan duygusal olmamız değil duyarlı olmamızdır esasen. Duygusallık zannedildiğinin aksine pek çok cürümün temel saiklerinden biridir. IQ’su çok yüksek olan suçlular için bile bu geçerlidir. Zira zekâyı akıldan mahrum bırakıp tehlikeli hale getiren de duygusallıktır.

“Bütün çirkin kızlar sıkıldık
ağırlandı nisan, çillendi perdeler
ağırlandı, misafir odalarında durağanlığın kokusu
parmak uçlarından sökülmeye başlar insantarihi
dokunduğu yerden ciddiye alıyorlar su girmiş sözlerimi
topacın etrafına sıkıca bağlıyorum soru çilelerini
az sonra döneceğim, az sonraya döneceğim
kaldığım yerden yüksek sesle okuyacağım dünyanın canına.”

Günlük hayata ait olan en sıradan, sıradan olduğu için körleştiğimiz detayları söküp yeniden dikiyor ve dünyaya “ürpertici bir çiçek dürbününden” bakmamızı sağlıyor Yeşilyurt. Biraz keskin, kendini kimi zaman duadan ziyade bedduaya yakın duran/durmak zorunda hisseden bir şair o. Kendini eleştirdiklerin azade ve yüksek bir konuma yerleştirmiyor, eskilerin deyimiyle “fildişi kuleden” yazmıyor. Görünen o ki Nergihan Yeşilyurt okuru olmaya devam edeceğim.

Yeni Şafak Gazetesi Kitap Eki.

 

Reklamlar

Şiirde Yeni Bir Dil- Kevser Aycan Aşkım Saroğlu

aycanaskim

Otomatların Marşı Nergihan Yeşilyurt’un Hece Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabı. Bugüne kadar çok sayıda yayın çıkaran Yeşilyurt aynı zamanda tanınan bir blogger. Kitabını annesinin şahsında bütün kadınlara ithaf eden Yeşilyurt, Didem Madak ve Bejan Matur gibi büyük kadın şairlerde olan o büyüleyici mayaya sahip. Şair gözünün bazı özürlerimizi örtebilelim diye yerkürenin en içinden zorla çekip çıkardığımız bir cevher olduğuna inanan Yeşilyurt’un adını bundan böyle epey duyacağımız kuşkusuz.

“Aklımdasın,
bir çiçeğin gölgesini bulması gibi bir şey bu.”

Sanırım beş altı yıl kadar önceydi… Twitter’da bir retweetle önüme düşen bu dizeye çarpıldım. Elbette bu kelime tekrarı bolluğu ve ifade darlığı hastalığına yakalanmış coğrafyada bir duyguyu böylesine tam hakkını vererek ve zarafetle, tam yürekten yakalayan ve bunu erişebildiğimiz kadar bildik ama hayal edemeyeceğimiz kadar harikulade bir kombinasyonla birbirine bağlayan kelimeler dikkatimi çekmişti. Kim diye baktım elbette profile… Karşımda genç, güzel, gözleri ışıl ışıl bir kız vardı. Kimlik hanesinde Nergihan Yeşilyurt yazıyordu.

“Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma

Bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun

Çünkü evcil ve medeni olan ne varsa

Sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri” diyordu kitabın bir yerinde.

Gülen ve ağlayan maskelerin girdabında önümde duran bu ilk kitaba hayranlıkla bakıyorum. Otomatların Marşı Nergihan Yeşilyurt’un Hece Yayınları’ndan çıkan ilk şiir kitabı. Şiir tahtından ineli epey olduysa da; sokaktan ve özellikle kadın şairlerin ellerinden yeniden tırmanıyor yukarıya doğru. Didem Madak mesela, hayatta olmamasına rağmen ne güzel omuzluyor şiiri gökyüzüne doğru hala. Bejan Matur altımızdan sandalyeleri çekerken mühürlü kalplerimize doğrudan ışığı tutuyor. İlk kitabı olmasına rağmen ben Nergihan Yeşilyurt’ta da benzer bir gücü görüyorum. Şiiri gerek bireysel gerek toplumsal hayatımızı sarsıcı bir güce sahip. Bizi kendi halimize bırakmıyor, kim olduğumuz ve ne olduğumuzla aslında ne istediğimizle ve ne yapmadığımızla yüzleştiriyor,  bazen hayatın özü aşkın gezegeninin tam orta yerinde bırakıyor. Bıkkın mıyız umutlu muyuz bilmiyoruz ama o diyor ki:

“Bana sorarsan bıkkın günler/ Törenlerle kutlanmaya başladı” Otomatların Marşı’nda. Devam ediyor sonra: “Biri Bu Şiire İsim Düşünsün’de:

“gittim zamanınızda bir nişanem kalmadı

Yahut umursamak bizim kıyıda pek durmadı

İnsan bir saat işte, abartılı bir saat

İnsan geçip gidiyordur, ilgim yoktur “

6 yıl önce Twitter’da kim diye baktığım o güzel kız meğer ne çok şey yapmış da çoğumuzun haberi yoktu.

7 Nisan 1985 Trabzon Maçka doğumluydu. Hitit Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okumuştu.  Astronomi, Osmanlıca, tarih, sosyoloji, fotoğraf, tiyatro, el sanatları ve Klasik Türk Şiiri’ne meraklıydı.  İlk şiirini on bir yaşında yazmıştı. Bu şiir İstanbul çapında düzenlenen bir yarışmada birinci olmuştu. Lisede dergi editörlüğü yapmış, radyoculukla ilgilenmiş, dergiler çıkarmıştı.

Sahte Vefa, İzdiham, Yumuşak G, Ay Vakti, Hacı Şair, Mahalle Mektebi, Hece, Dergâh vb. dergilerde şiirleri yayınlanmıştı. “Yalan Ayaklı Dorothy” şiiri TYB 2014 yıllığında yer almıştı… Bugünse Davud’un İnsanları adında bir e-derginin yayın yönetmeni.

Ne zaman başladın sen diye soruyorum, ‘”kısacıktı bir deniz görümlüğü sevinç” diye yazan kıza. Anlatıyor:

“Yazmaya başlamam bilinçli okumaya başlamamla aynı zamanlara tekabül ediyor. İlk okuduğum kitapların Anna Karenina, Madam Bovary gibi güçlü karakterler olması 12-13 yaşında bir kız çocuğunun kadın figür, yazar-kahraman algısını epey bir zorlayabileceğini bugünden bakınca daha iyi görebiliyorum. İlk zamanlar daha çok öykü, masal tarzında taklit kurgular yazıyordum. İlk şiirimi 11 yaşında bir yarışma için yazdığımda şiir hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Milli bayramlarda yüksek perdeden okuma yarışına giriştiğimiz kafiyeli ama o zaman bile bana gülünç gelen manzum eserleri saymazsak…”

Daha sonra eline ne geçerse okumuş, bu sırada da hem yazmış hem de yayın çıkarmış.

“Çok fena âşıktım ve acı çekiyordum. Düz yazılarımın ağzı gözü yamuluyordu” diye anlatıyor o günleri ve okumaya devam ettiğini. Cemal Süreya, Dranas, Orhan Veli; Necatî, Fuzûlî, Ahmet Paşa, Nedim, Şeyh Galib, Ahmet Haşim, Yahya Kemal… Önce hece ölçüsü, sonra aruz kalıbında şiirler yazmayı deniyor. Sonra kadınların dünyasında daha rahat bir nefes alıyor.  “Nilgün Marmara, Lale Müldür, Ingeborg Bachmann, Emily Dickinson. Sonra yatıp kalkıp Turgut Uyar, Paul Celan, Baudelaire, Rimbaud, son kuşağın şairleri Didem Madak, Hayriye Ünal, Bejan Matur, Ahmet Güntan, bilhassa çıkan bütün genç şairlerin kitaplarını yutmaya başladım” diye anlatıyor.

O ilk şiirlerini ağır klişelerle, romantik atmosferlerle dolu diye yaftalıyorsa da ben öyle düşünmüyorum. Şiirin ilham değil, kurgu olduğuna inanıyor ama insana bahşedilen bir şair gözü olduğunun da ayırdında. Bu gözün bazı özürlerimizi örtebilelim diye yerkürenin en içinden zorla çekip çıkardığımız bir cevher olduğunu söylüyor. Sıradan bir şeyden bahsediyormuşçasına olağan dışıyı eviren şeye şiir diyor ve şiiri şöyle tanımlıyor: “Şiir evvelâ bir dil icadıdır, bir dil kurar, dil demek hem anavatan demektir hem de diğer insanlarla aramızda bir köprü. Şairin köprüsü sırata benzer gibi yukarı çıkar, ipten korkuluklarına tutunurken azıcık nefessiz kalmanız gerekir. Çünkü ölmek doğmaktır en çok bizim kültürümüzde. Soluksuz kalmak yeni bir manzara için gereklidir.”

Peki en çok kimlerden nelerden etkilendin diye sorduğumda ise hayatın kendisini şu sözlerle anlatıyor.

“En çok betonda biten otlardan, uyduruk dillerde mırıldanılan çocukluk şarkılarından, güneşin ve rüzgârın ağaçlarla oynadığı gölge oyunlarından, durduk yere teşekkür eden ihtiyarlardan, selam veren gençlerden, üzerinde yıllar olan kitapların kokusundan etkilendim. Çünkü nasıl dil sokaklarda, evlerde, pencere pervazlarındaysa şiir de öyle. Bir çocuğu camdan yemeğe çağırıyor annesi…”

“İnsan bir gülüşle güneşli bir Pazar günü/ Hiç çalmayan bir kapıya koşabilir” diye yazıyor “Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu”da. Güneşli Pazar günleri, çalmayan kapılara koştuğumuz günler aklımdan bir film şeridi gibi geçiyor ve okumaya devam ediyorum.  Çünkü diyor ki:

“Bahar diye bir şey var/ Eski koltukların bırakıldığı apartman önlerinden başlıyor.”

HaberTürk Gazetesi Kitap Eki.


Bezgin Otomatların Marşı- Halil Ünal

IMG_9955

Ben ırmakçıyım denizci değilim

Bir insanı al onu çöz çöz çocuk olsun

Sezai Karakoç

Şiir okurken, gözümüzde, şiiriyle beraber bir şair imgesi belirecektir. Otomatların Marşı şairi için her şeyden önce, “ırmakçı” (nehir) bir şairdir derim. İlkokulda çizdiğimiz resimlerde ortada hep bir akarsu olurdu. İşte, Nergihan Yeşilyurt da çocuksu bir biçimde, hayatın ortasına bir nehir, bir su imgesi bırakmakta, yine bir ceviz ağacı imgesi ve bir masal.

Otomatların Marşı, Nergihan Yeşilyurt’un (1985 d.) ilk şiir kitabı. Haziran 2016, Hece Yayınları. Nûn (Kalem Suresi), Elveda Boynu Vurulmuş Güneş (Apollinaire): İki bölüm. “Annemin şahsında bütün kadınlarıma” ithaf edilmiş. 27 şiir ve 101 sayfa. Güzel bir kapak olmuş.

Gösterişten ve duygulanımdan uzak, özenli şiirler bunlar. Oyunbaz değil, ironiye ve deneyselliğe kapılmıyor. Küçük paslaşmalarla incelikli bağlar kuruyor şiirleri arasında, böylelikle de belli bir izleği kitabın bütününde -gerçekten bütünlüklü bir kitap- sürdürmüş oluyor.

Karşıtlık: Şiirlerin genelinde belirgin olan, modern olana ve modern alana karşıtlıklar üzerinden sürdürülen bir tavır alışın geliştirildiğidir. Bu tavır, güncel olan üzerinden sürdürülürken (ekran, kamera, estetik merkezleri, toplu konutlar, rezidans, naylon, makine, otomatlar); genellikle masumiyet üzerinden, (çocuk-luk, oyun-cak, masal, kadın, beyaz, su, nehir ve ceviz ağacı) bir karşıt alan seçilmektedir. “armudun kırılan dalından / toplu konutların plastik salıncaklarında buluverdim kendimi” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan doğal oyun yeri (“armut ağacı”) ile günümüzün toplu konutlarındaki yapay oyun yerleri (“plastik salıncaklar”) arasında bir karşıtlık oluşturulur. Bu karşıtlık diğer yerlerde de sürdürülür: “Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma / bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun / çünkü evcil ve medeni olan ne varsa / sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu) Çocuklukta kalan yabani-lik, (biçimlendirilmemişlik) ile zıddı olan evcil-lik ve medenilik arasında karşıt bir ilgi kurulmuştur. Örnekleri göstermek için sıralamak istiyorum: biber kızartması – ucuz parfüm, ağaç ürünü – metal ürünü, bakkal tanrısı – market tanrısı, bahçe – naylon, beyaz ten – esmer ten, parfüm – abdest gibi. Bu karşıtlıklarda modern olanın daima olumsuzlandığını görüyoruz.

Çocuk: Çocukluk insanın en saf ve yalın hâli, masumiyet alanıdır. Çocuk ve çocuksuluk; temizliği, beyazlığı ve duruluğu göstermek için seçilmiştir. Daha ilk şiirde dile gelen, modern olanın ve çağın kirliliğidir: “şimdiden leş kokuyor tüm bahsim.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğa ait olan her şey güzeldir, modern araçlar ise bu güzelliği yok etmektedirler. “şimdi çillerin kapatıldığı estetik / merkezlerine doğru çoğalıyor her şey.” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar) Çocuğun dünyası masalsıdır: “bak artık uzaya çıkıyor kırmızı başlıklı kızlar”, “kaç masal daha ödünç alabilirim.” (N Yok) Bugünün dünyasının masalları da arızalıdır: “Arızalı masalları / bilançoları, kaba yerlerin hesabını size bırakıyorum” (Bezgin Otomatların Marşı) Çocukluk, oyunlar ve oyuncaklarla geçer: oyuncak, yürüteç, balon, salıncak, tahta kuş, sapan, topaç, topraktan kılıçlar, ip atlayan kızlar… Çocukluk insanlığın hâlâ ölmeyen tarafını, masumiyetini gösterir.

“-çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

“çünkü çocuk onlar, hangi oyun dönüyor kendi etrafında” (Sabahların Gidişatı Üzerine Mülahazalar)

“Sahi / insanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen.” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

Modernizmin; geçmiş ve geleneksel olanın karşısına, yaşanılan çağın yüceltilmesini geçiren bir tarafının olduğunu biliyoruz. Buradaki şiirlerde modern olanın ve modernizm eleştirisi, geçmiş ve geleneksel olanın savunulması üzerinden gerçekleşmiyor. Böyle olmuş olsa, şiir formu dağılacaktı. Nergihan Yeşilyurt, şiirini sakatlayacak böyle bir yaklaşımdan kendini uzak tutuyor.

“Kalemlerim var çağın incittiği” (Hiçbir Söylediği)

“Çağın ilk yorgunu” (Hayvan Filtresi)

“Yüzyılın cinneti”(Geometrik İblisler)

“her yüzyıl aynı birikmiş alınganlık” (Telaşlı Bir Ağacın Reenkarnasyonu)

“Gittim, zamanınızda bir nişânem kalmadı” (Biri Bu Şiire Bir İsim Düşünsün)

Yaşanılan kötü ve kötücül çağın, şimdinin karşısına; çocuğu, çocukluğu ve çocuksuluğu konumlandırarak -değil midir ki herkesin bir çocukluk dönemi yine herkesin bir çocuk tarafı var- masumiyet cephesini geniş tutmuş oluyor.

Kadın: Kitabını bütün olarak (annesine ve) kadınlara ithaf etmekle kalmıyor, Nergihan Yeşilyurt, şiirlerini müstakil olarak da yine bazı kadınlara adıyor: Mihriban’a, Özgecan’a, Nilüfer için, Emily (Dickinson), Ingeborg (Bachmann) ve Didem’e (Madak); akran ve kadın şairlerden Elif Nuray ve Zeynep Arkan bir şiirde geçmekte. Yine, “Ebcet Hesabıyla 256”, şiiri için de “Bu şiir Öznur Tunç’un içindeki ‘Nûr’a düşülmüştür.” dipnotu eklenmiş. Ayrıca “128 Dikişli Şiir”i üzerinden Didem Madak’a birkaç yerde göndermede bulunuluyor. “Dikiş-dikmek”, şiirler arasında bir köprü oluşturacak biçimde (leitmotif), altı ayrı şiirde kullanılmıştır. [Bu göndermeler müntehir şairlerden Nilgün Marmara’ya (“Aldırma 128”) kadar da uzatılabilir. Burada Nilgün Marmara’nın 29 yaşında öldüğünü de hatırlayalım.]

29 yerime raptiyeledim beyazlama sanatını
tavşan olacaktım sonunda
bir deneyin sonunda.

Beyaz tenli kadınlardan bahseden kitabı kapıyorum usulca
bize bunu öğretiyorlar, beyaz olmayı, beyaz kalmayı,
çünkü insan denemeli bir kere, 29 yaşına gelince
nihayet ölümle elde edilebilir aranılan kozmetik de.  (Ölüm Çeşitleri)

“Ölüm Çeşitleri” şiirini Nergihan Yeşilyurt 29 yaşında yazmış olabilir. “Raptiyelemek” geçici olarak tutturmak işlemi iken; karşıtlığı olan “dikiş-dikmek” ise kalıcı olarak bitiştirmek, birleştirmektir. Burada 29’unda ölümü-intiharı deneyimlemekten söz ediliyor. “Beyaz tenli kadın”; modern kadını işaret eder, burada esmerlik-yerlilik üzerinden bir karşıtlık oluşturulmuş ve olumsuzlanmıştır. Kitaptaki sıralamaya göre bir sonraki şiirde; “bütünkelimeleribitiştirmekistiyorum / bana kâfidir 128 dikili tevbe” (Bir) diyerek farklı bir karşıtlık daha oluşturulmuş oluyor. “Romantizmin İcadı” şiirinde de; “kadın başıma / erkek gibi sahiplendiğim yalnızlığıma.” denilerek bu kez, erkek karşıtlığı üzerinden, kadın olumlanmaktadır.

“acıtmıyordu o zamanlar, siyahlara uygulanan
ayrımcılık. Sonradan öğrenecektim, tek renk vardı,
beyazdı ve çok namussuzdu. o yüzden yüzümün
beyazlığından utandım hep.”           (Hiç Günlük III.)

Beyaz-esmer (zenci) karşıtlığını bir formül olarak uyarlayacak olursak; modern olan kötüdür, ben modernsem ben de kötüyüm. Karşı çıktığımız bir hâlin içindeyiz. Denizi sevmeyen bir balık gibiyiz.

Otomat: Bir yandan insanlar makineleşirken, diğer yandan da makinelerde insansı özelliklerin geliştirilmesi yaşadığımız en büyük ve artık kaçınılmaz çarpıklıklardan. Üretim ve tüketim problemleri sonucunda insan araçsallaşırken, araçlarda hayatımızda tuttuğu yer ve zaman nispetinde elimiz kolumuz gibi hayatımızın hatta bedenimizin bir parçası hâlini almaktadır. “Ben daha yürüteç kullanırken satılıyor / yaşamak denen parantez içi” (Bezgin Otomatların Marşı) Maalesef hayatımızı makinelerle dolduruyoruz ve yine makinelerle geçiriyoruz. Biz daha bebeklikten itibaren kendimizi makinelere (“yürüteç”) teslim ediyoruz ya da makineler bizi, hayatımızı teslim almış oluyor. Hükmettiğimizi zannettiğimiz makinelere mahkûm olduğumuzu fark etmeden yaşayıp gidiyoruz. Modernizm eleştirisi, burada da çocukluk üzerinden yapılıyor. “eğreti makineler, insansı otomatlar / otobüs durakları / çünkü siz / masallardan kendinize gelemiyorsunuz” (Bezgin Otomatların Marşı) İnsanın eğreti makineye dönüştüğünü; otomatların ise insansı özellikler kazanarak “bezgin”leştiğini görmekteyiz. Masalların bile mekanikleşerek birer makine gibi arızalandığı bir dünya burası. İnsanda, “biraz kendilik kederi” (Romantizmin İcadı) kaldıysa, işte ancak o zaman, insanı çocuklar kendine getirebilecektir: “- çocuklar beni kendime çeviriyor,” (Eski Koltuk Baharı Diye Bir Şey)

Bir diğer şiirin başlığı yine bir kaçınılmazlığı işaret etmektedir: “Welcome To The Machine” Bize artık, çaresizce makineleri hayatımıza kabul etmek düşüyor. Bu saatten sonra yaşadığımız bu kâbusa seyirci kalmaktan başka bir çaremiz kalmamıştır. “…sayın seyirci / sayın, seyirlik, saygın, seyirci” (El Değiştirdi Kâbus) Ekranların karşısında artık biz hem seyreden hem de seyredilen değil miyiz? Makinelerin bizi komutlarla yönlendirdiği ve hatta yönettiği bir dünyada yaşamıyor muyuz? İnsan olmak ve insan kalmak gibi bir varlık problemimizin olup olmadığını, “insan halkı olamadık’ı” (El Değiştirdi Kâbus) düşünecek durumda mıyız?

Hece Dergisi, Şubat 2017, “Şiir 2016”.

Hece-Dergisinin-Şubat-2017-Sayısı-kapak


Bir Odadan Dünyaya: Otomatların Marşı-Hasan Bozdaş

hasanbozdas

 “Ben küçükken yaban keçisiydim / karışmak topluma bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun / çünkü evcil ve medeni olan ne varsa / sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri”

Tam da toplumun bu gülen ve ağlayan maskeleri içerisinde, yani insanların otomatlaştığı veya çağın otomatı insanlaştırdığı, rahatsız edici bir dünya figürünün oluşturduğu sancıyla tanıyoruz Nergihan Yeşilyurt’u ve bu sancının bıraktığı tiradı.

Yeşilyurt, genç kuşak içerisinde adı sıkça duyulan ve yaptıklarıyla beğeni toplayan bir şair. Hece, Mahalle Mektebi, Hacı Şair, Dergâh dergilerinde gördük şiirlerini, şimdilerde Davud’un İnsanları’nı çıkarıyor. Davud’un İnsanları bir elektronik dergi olarak kısa zamanda iyi bir kitleye ulaştı. Sıkı da bir takipçi kitlesi var, daha şimdiden. Şüphesiz bunda kendisinin payı büyük. Art arda matbu dergilerin çıkarılıp raftan indirildiği, elektronik dergilerin tutunamadığı bir yazın ortamında Davud’un İnsanları’nın beşinci sayısını çıkarması dahi büyük bir başarı.

Otomatların Marşı, geç kalmış bir ilk kitap. Şair hem kendi kuşağı hem önceki kuşak şairleri tarafından takip ediliyor. Bu yüzden kitabı hakkında pek çok şey söylenebileceği düşüncesini taşıyorum. Kitabın Hece Yayınları’ndan çıkmış olması, Hece’nin son zamanlarda genç şairlere ağırlık vermesi ve bunun devamının geleceği beklentisi açısından da önem arz ediyor.

Okuru postmodern görsellerden oluşan bir kapak karşılıyor, bu kapak kitabın ismiyle hatta içeriğin bütünüyle ortak bir kompozisyon taşıyor. Mekanik öğeler, modern motifler ve fantastik düşünler Otomatların Marşı içerisinde ciddi bir zenginlik oluşturuyor. Bu yüzden kapak, kitabı bütünlüyor.

Kitap 106 sayfa ve 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm ‘Nûn’. 23 şiir var bu bölümde. Nûn harfi, şairin adına selam vermesi üzerine seçilmiş gibi duruyor. Nitekim iki ayrı şiirin ismi bu konuda ipucu veriyor: ‘N Var’ ve ‘N Yok’. Kitabın ikinci bölümünün ismi ise ‘Elveda Boynu Vurulmuş Güneş’. Bu bölüm 4 şiirden müteşekkil. Kitabın son şiiri, Hiç Günlük, bir nesir-şiir çalışması. Adı gibi günlük şeklinde yazılmış ve bu hâliyle kitabı tamamlıyor.

Şairin şiir dilinin bir kavramlar kutusuyla dolu olduğunu, dizelerinin sık metin örgüsüyle dizildiğini, imgelerinin iyi bir işçilik taşıdığını söyleyebiliriz. Nitekim kafasında tasarladığı dünyayla tanıştık ve arada yoğunluktan yolu kaybettik. Bu da şairin biricikliğini veyahut kendine özgü bir dil kalesi oluşturduğunu gösterir “Akvaryumda yolculuğa çıkar gibi / taklit gibi her yerimizde / dökülüyor belletilmiş replikler.”

Kitaba baktığınızda, tüm şiirlerinde, Hiç Günlük ve diğerlerinin içerik ilişkisi dâhil, bir bütünlük olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Buna iki yönüyle bakmak gerekir. İlk olarak şiir dili, bütün şiirlerinde benzer frekansı yakalamış. Birkaç şiir sonra, imgeler ve dize kırılmalarının ardından şiir dilini benimsiyorsunuz. İkinci yönü ise kitabın içerik bütünlüğü. Bu konudaki, kitaptaki şiirlerin diğer şiirlerle içerik ilişkisi içinde olmasını gerekli gören genel kanıya pek katılmıyorum: Neticede bir romandan değil şiir kitabından bahsediyoruz. Otomatların Marşı salt bu kompozisyonla hazırlanmamış elbette, buna rağmen benzer duygu-durumların veya düşünsel zirvelerin neticesinde ortaya çıkan şiirlerden oluşuyor.

Aşk, coşkunlukla değil çoğunlukla tedirginlik ve hüzünle, kitabın geneline yayılmış bir tema: “İkimizden biri dudağının iki ucunu dikiyor / gözlerin kurutulmuş lavanta, yasemen, iris” İzin verildiği ölçüde ancak sevinebileceğini biliyor şair, bu yüzden kırılgan dizeler içerisinde kırılgan bir kitap çıkıyor karşımıza: “Benim dilde sıralama sorunum var/ yeniden başladım karşılıksız aşka.”

Şairin belli imgeler etrafında çok sık döndüğünü görüyorum. Beyaz, apartman, kuş, dikmek/dikiş, nehir, anne, gülüş, şiir, kalem. (Şiir/şair imgesinin şiirlerde ağırlıkla kullanılmasına çok sıcak bakmasam da…) Ama kitap bittiğinde, bu imgelerle birçok dize ayakta kalıyor ve konuşuyor. “Bilmez miyim / sana doğru akışı var nehirlerin / başka türlü yoramıyorum içimdeki sıkıntıyı.” Şiirler aynı kumaşlardan işlenmiş olsalar da farklı modellere bürünüyorlar. “Çünkü güneşe doğru gülümseyen kimse yok / bronz heykellerden başka”

“Uzun zamandır içimde upuzun bir klişe yağmur / neyin açtığını söyleyeyim mi sana / tek başına gökyüzü kimin umurunda ki?” Otomatların Marşı içinde insan dikişleri, beyaz yaralar ve altından nehirler akan apartmanların anlatıldığı bir kitap. Bu da bir başkasının öyküsünün şiirlenemediğini gösteriyor aslında. “Kadın başına” olduğunu görüyoruz şairin kitabı boyunca, zaten kitabını da annesi nezdinde kadınlarına ithaf etmiş. Kitaptaki fantastik öğeler, ancak bir odaya sığdırılacak kadar. Çünkü bir odaya sığdırıyor her şeyden önce şair kendini. “Üzgünüm / odalara yerleştiriyorum kendimi / bir odadan bir odaya trenler icat ediyorum.”

Ama  odası dışındaki dünya bildiğimiz dünya, annesi bir anne. Apartmanı apartman türünden ve ağaçla konuşamayacağının farkında. Tüm bunları çıkarırsak insanlar gerçekten de maskeli. Oysa odasından bakınca insan maskelerini göremiyorduk. Odasından çıkınca, şair çocuk kalmak istiyor. İşte kitaptaki asıl yoksulluk da bu: “Sensin, çocukluk ve her nasılsa kimse yok.”

Şair odasından çıkınca şöyle bir dünya kalıyor, geleceğe kalmasını umduğum şu kitaptan: “Bir sabah / ceviz saydım, kedi saydım, kendimi saymadım / annem çeyiz dizmeye babam emekli çalışır mıymış diye / sızlanmaya devam etti”

Star Gazetesi Kitap Eki, Hasan Bozdaş.


Otomatların Marşı Üzerine-Hece Eylül 2016

Geçtiğimiz aylarda sevgili Gökçeler Hanım ile Hece Dergisi’nin Eylül 2016 sayısında yayımlanmak üzere bir söyleşi gerçekleştirdik. Biz konuşurken -her zamanki gibi- çok eğlendik. Röportajın bir kısmı Hece’de yayımlandı. Ama gayet uzun olan tamamını burada paylaştı sevgili Gökçe. Bu güzel fotoğraflar için Serhat Keskin’e ayrıca çok teşekkürler. 

og4a3753.jpg

Nergihan merhaba, Otomatların Marşı nasıllar acaba?

Arkadaşlarımın eline kitabımın ulaşmasıyla darbenin patlak vermesi aynı güne denk geliyor. Mağdur olduk kitabımla. (gülüşmeler) Görüştüğüm arkadaşlarımdan “Geldi ama ben sana haber veremedim malum sebeplerden” tepkileri geldi.

Kuşların söylediğine göre çok güzel yemek yapıyormuşsun. Ama Türk kahvesinde pek de başarılı değilmişsin. Sence köpüklü ve telveli bir kahve yapmak mı yoksa şiir yazmak mı daha zor?

Kahve yapmak.

Şiir yazmak o kadar kolay yani?

Hayır, şiir yazmak o kadar kolay değil. Ama en azından şiir için artık bir formülüm olduğunu düşünüyorum ya da formüller üzerinde çalışıyorum diyelim. Ama kahve için henüz bir formülüm yok. O yüzden evde kahveleri her zaman erkek kardeşim yapar.

Aykut Ertuğrul’un izniyle Post Öykü’nün klasikleşen sorusunu sana da yöneltmek istiyorum. Google’da adını ne sıklıkla aratıyorsun?

Bir yayın yapmıyorsam ayda bir filan. Bir yayın yapıyorsam daha sık aratıyorum.

Peki ya Twitter’da?

Twitter için bir uygulama kullanıyorum. Zaten otomatik olarak adımla ilgili bütün bildirimler önüme düşüyor.

Şimdi kitabın da yeni çıktı. Instagram’a fotoğrafları düşmeye başladı. Orada da aratıyor musun ismini?

Arkadaşlarımınkini zaten görüyorum. Etiketliyorlar beni. Diğerleri etiketlemediği için göremiyor olabilirim.

Dolma kalem koleksiyonun başta Instagram takipçilerin olmak üzere pek çok kişi tarafından biliniyor. Kitaplarını da bu muhteşem kalemler ve onların muhteşem mürekkepleriyle imzalıyorsun. Düşünmeden edemedik acaba dolma kalem koleksiyonu yapmanın sebebi kitaplarını imzalamak mıydı?

Dolma kalem koleksiyonumu genişletirken kitabımı imzalama kısmını koz olarak kullandığım doğrudur. Yani “Arkadaşlar kitap imzalamaya yetecek kadar kalemim yok” deyip çevreme psikolojik baskı yapıyorum.

Neden şiir?

Bunun birkaç nedeni var. Yazmaya başladığımdan beri hep biraz şiir gibiydi yazdıklarım. Yani bu bilinçli bir tercih değildi. Şiir yazayım diye oturmadım ya da şiir yazmaya karar vermedim. Çocukluk çağımdaki şiirimsiler dışında şiirle alakam yoktu. Hatta okumalarım da şiir üzerine değildi, genelde öykü ve roman üzerineydi. İleride bir şey yazacağımı düşünüyordum da daha çok roman, hatta fantastik roman yazacağıma dair hayalim vardı. Ama öyle olmadı. Liseden sonra yazdığım şeyler şiire evrilmeye başladı. Tabii biraz romantik gerekçelerin de etkisi vardı. Sonra o romantik gerekçeler ortadan kalktı ama benim şiirle olan etkileşimim daha da arttı. Bu tip gerekçeler ortadan kalkınca şiirin kendisiyle olan etkileşim daha iyi oluyormuş. Sonra da disiplinli olarak şiir yazmak için şiir okumaları yapmaya başladım.

Yani şiiri sen seçmedin, şiir seni seçti, diyebilir miyiz?

Yani, denebilir. Ama şiir çalışmayı ben seçtim.

Neden Hece?

Buna çocukluk motivasyonu şeklinde cevap verebilirim. İlk fuar tecrübem ortaokula tekabül ediyor, eve Dergâh dergisi ile gelmiştim. O dönem bizim için iki dergi vardı: Birincisi Dergâh, ikincisi Hece. Bilebildiğimiz, bizim çevremizin de tanıdığı bu ikisiydi. Onun dışında Varlık vardı. Zaten o dönem deli gibi klasikleri okuyordum, okulda öğretmenlerinin kitaplardan dergilerden bahsettiği şanslı bir ortaokul dönemim oldu, Hece de bu aşinalıktan.

İlk şiirin ne zaman yayımlandı Hece’de?

2013 yılının Eylül sayısında Yalan Ayaklı Doroty isimli şiirim Hece’de yayımlandı.

Sana ne ilham verir?

Kızmak bana bugünlerde çok ilham veriyor. Normalde duygularla gelen ilhamlar çok sahih ilhamlar değillerdir bana göre, ama ille ilhamdan bahsedecek kızgınlık bana çok ilham veriyor. Evvelden de üzülmekti motivasyonum. Ama aslında en çok iyi bir kitap okuduğumda çok rahat kalemim hareket eder, güzelliklerin birbirini iten bir gücü var kesinlikle.

Otomatların Marşı’ndaki epik hava da zaten bunu hissettiriyor.

Burada da bir sürü şeye kızdım. Hem kendimle hem toplumla, insanların gidişatıyla ilgili bir sürü şeye kızdım. Bu kızgınlıklarımı bazen yüksek sesle bazen daha naif dile getirdim.

Şiir nasıl yazılmaz?

Şiirin durağan bir şey olduğunu düşünerek şiir yazılmaz bence. Yani şiir de bir nehir gibi sürekli bir akış halindedir. Hatta benim kitabımda nehir imgesini bu kadar yoğun olmasının bir sebebi de bu.

Nehirler Durmaz” Nergihan. 

Nehirler de durur elbette. Yani ben oturdum bunu yazdım bitti bir daha asla olmaz şeklinde şiir yazılamaz bence. Öyle bir şiir olamaz.

Yani bir şiirin devam ettiğini mi düşünüyorsun?

Evet, insanın aslında tek bir şiir yazdığını düşünüyorum. O ayrı bir mevzu. Ama bir yandan da gençler şimdi bir oturuşta şiir yazıyor. O hiç ellenemez, ona ben dâhil kimse müdahale edemez gözüyle bakıyorlar. Biz de böyle yapıyorduk. Ama öyle değil. Şiir sürekli ve sürekli müdahale isteyen bir şey. Ben bu kitapta dergilere gönderdiğim bütün şiirlere sonradan müdahale ettim. Hatta birkaç kere müdahale ettim. 6 ay ara verdim yeniden müdahale ettim.

Yazdığın her mektubu gönderir misin?

Hayır. Kendime yazdığım mektupları göndermiyorum, bir daha dönüp okumuyorum onları. Ama başkalarına mektup yazmayı çok seviyorum ve onların hepsini gönderiyorum.

Peki ya “kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler”?

Sanırım kadınlar, bu konuda risk almayı sevmiyorlar. Bir mektubu gönderdiğinizde bir karşılık gelecek. Bu da sizin hoşlandığınız bir karşılık olmayabilir. Dolayısıyla o karşılığı duymamak için mektubu göndermezsin. Ama duyguyu yazarsın, o duygunun çıkmasını sağlarsın.

Çantanda hangi kitap(lar) var?

Şu anda çantamda “Hâlâ Barbar Mıyız?” kitabı var. Kolektif bir kitap. 13. İstanbul bianelinde Lale Müldür’ün Anne Ben Barbar Mıyım? Kitabı üstüne yapılmış, pek çok ismin yazılarının olduğu bir kitap. Onun dışında Otomatların Marşı ile geziyorum. Ola ki birine acil imzalamam gerekirse diye. (gülüşmeler)

Şu an hangi kitap açık e-kitap okuyucunda?

Orçun Ünal’ın Dekadans ve Ölüm’ü var.

15 Temmuz’un şiirini yazsan başlığı ne olurdu?

Sanırım 15 Temmuz’un şiirini yazıyorum. Ne zaman biter hiç bilmiyorum.

Tamam, güzel, beklediğimiz cevap. Peki, başlığı ne olacak?

Başlığı konusunda henüz bir fikrim yok. Ama içinde devrim, darbe, kahramanlık geçen bir şey olmayacak. Başka sorulara cevaplar, başka cevaplara sorular düşünüyorum. Çünkü insanları bir araya getiren şeyler çok çabuk onları ayrıştıran şeylere dönüşebiliyor. Hatta bununla ilgili “Hayvan Filtresi” (Otomatların Marşı, s.64) başlıklı şiirimde şöyle demiştim: “Birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan/ iki şey hakkında konuşmak istiyorum.” Bu iki şey çok romantik algılanmıştır belki. Orada kastettiğim şey tamamen insanların bir ortak paydada buluşur buluşmaz birdenbire zıt yönlere hızlıca koşmasındaki sıkıntımdı.  Bu ne acele?!

Tamam, madem başlığı yok o zaman ilk mısrasını söyle, spoiler ver biraz bize.

Elimdeki taslaklara bakarak şiirin üç bölümden oluştuğunu söyleyebilirim. Bir bölümü tamamen yüksek sesle okunacak bir marş şeklinde. Şöyle başlıyor: “Yalan, yalan, yalan, yalan, yalan, doğru, yalan, yalan, yalan / Doğru mu? O da ne! Hurraa.” şeklinde. Benden beklenilen bir şekilde başlamıyor. Onca yalanın içerisine bir doğru koydum. Her mısrada yalanlar biraz daha mısra başına, işin başına yaklaşıyor. Sorular ve cevaplar evriliyor ama en sonunda doğru diyemiyor artık insan, “Korkuyorum” diyor. Yani belki bizim darbede yaşadığımız şey bu. Sürekli yalanlar içerisinden doğruyu çıkarmaya çalışan insanlar olarak en sonunda yalanları bitirip –bitermiş gibi- doğruya yaklaştığımız yerde artık “Korkuyoruz” dedik. Yani o korkunun fitilini ateşlediği şey iyi bir şeye de yol açtı. Lakin duygularla ortaya çıkan şeylerin, o bahsettiğim mısradaki gibi ortaya çıktıkları hızla insanları ayrıştırıp uzaklaştırması gibi bir riski var. Bunun devamlılığını sağlamak oldukça zor. Bu “korkuyorum” kastetmek istediğim her şeyin karşılığı da bir yandan. Şiirden evvel şerh vermek oldu biraz bu, ama endişeli olmayı her zaman açık unuturum. Yazmanın belki bir yandan iyi bir yandan da delirten tarafı budur.

Çok teşekkür ederiz Gökçeler olarak sayın Nergihan. ❤

HECE-Eylul-2016-237-kapak


Dimdik Şiirlere Doğru, Marş Marş-Yağız Gönüler

Kıymetli kardeşim, şair Yağız Gönüler Otomatların Marşı için Ruhunakitap‘ta bir yazı kaleme almış, varolsun, çok mutlu oldum!

“Hem içeriyi, hem de dışarıyı dinlemek istiyorum,
Senin içini, dünyanın ve ormanların.”

– Rainer Maria Rilke

IMG_9970
Şiirlerini uzun yıllardır takip ettiğim, dizelerine kıymet verdiğim ve kadın şairlerimiz arasında kendine biçilmiş rolleri elinin tersiyle itmiş bir Maçkalı’nın ilk kitabını selamlıyoruz: Otomatların Marşı.

İsminden de anlaşılacağı gibi geçip gitmekte olduğumuz zamanların ve mekanların gölgesinde; insanın çoktan vazgeçtiği duyguları, nelere kıymet vermesi gerektiği konusundaki çarpıklıklarını, bazen geçim bazen de gönül sıkıntılarını bir arada okuyucusunun yüreğine sunuyor Nergihan Yeşilyurt. Hece Yayınları‘ndan çıkan kitapta şairin Hece, Mahalle Mektebi, Hacı Şair, Sahte Vefa, İzdiham gibi dergilerde yayımlanmış şiirleri yer alıyor. Şu sıralar Davud’un İnsanları adlı internet dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Nergihan; güzel şiir okuyan şairler arasında yer alıyor hiç şüphesiz. Misaller için ilki burada, ikincisi şurada.

İlk bölümü “Nûn“, ikinci bölümü ise “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş” adıyla toplam 27 şiiri barındıran kitabını annesinin şahsında bütün kadınlarına ithaf etmiş Nergihan. “Bir sabah / ceviz saydım, kedi saydım, kendimi saymadım / annem çeyiz dizmeye babam emekli çalışır mıymış diye sızlanmaya devam etti” diyerek başlıyor şiir sayfaları. Bir alçalıyor bir yükseliyor ritim ama hep günden bahsediyor, gündemden değil. Bu da Nergihan’ın şiirindeki samimiyeti ve gerçekçiliği hem yukarıda tutuyor. “Çünkü güneşe doğru gülümseyen / kimse yok, bronz heykellerden başka” derken halkın görüş (ya da göremeyiş) nabzını tutarken diğer yandan ise “referanslar dökülüyor bıyıklı amcaların ceplerinden / bilmez miyim sen yarım ekmek arası / kimin paspasının üzerinde incinmiş oturuyorsun / henüz bitirilmiş yalanlarımın” diyerek okları kendine çeviriyor şair.

Hız sonucun nedene karşı zaferidir” der süper adam Jean Baudrillard. Dijital Çağda Müslüman Kalmak kitabında Nazife Şişman ise “İşitmenin yerini görmenin aldığı, görüntünün gerçekten daha gerçekmiş gibi kabul gördüğü bir dünyada feraseti ve basireti nasıl kuşanacağız?” diye son derece kritik bir soru sorar. Bu sorunun cevabı yahut cevaplarından biri şiirdir. Mevcudun tenkidini yapabilmek için şiir insan öldürmeyen tek silahtır, o aksine insan yapar, daha da insan:

“Sayfayı yenile
Kavminizin etiketlerinde küfür ve kalp taşınıyor

İnsan halkı olamadık’ı düşünmedi kimse
Yazdın sildin geri dönemezsin’i

Her şey listeleniyor kutsal köşelerinde uzayın
Bir milyon lanet ediyoruz grubuna dahil olabilirsiniz
Kapı komşunun mangal görsellerini beğendikten hemen sonra
Her şey neyse de bu kadar duygulanım nereden.”

Kalabalığın içindeki yalnızlıktan, yalnızlığın içindeki kalabalıktan, esnek çalışma saatlerinden, asansörde selamlaşmayan ama sık sık birbirlerine e-posta gönderen iş arkadaşlarından, kornalardan, ev taksitlerinden, faturalardan, sosyal mecralardan, gündelik yaşamın bozgunluğundan bıkmış ama bunu şiirine bir kayıt misali düşmüş bir şair Nergihan. Duyarlılıklarını tüm şiirlerinde göstermekten geri kalmıyor.

Modern şairin en büyük eksikliği ontolojiden uzak durması. Varoluşunu sorgulamayan, kof bir efkar ve kendine zarar verecek boyutta bir öfke biçim veriyor modern şaire. Nergihan bunlardan uzak bir şair. “Ölmek düz bir çizgi tıp literatüründe” yahut “Genişliyor boşlukla ilgili bilgi” dizeleri bunun ispatı. Paranoya, depresyon ve panikatak gibi hastalıkların artışıyla insanların insanlara katlanmasının küçük ve renkli haplarla sağlandığı bir toplumun kaydını şair şöyle yapıyor:

“İnsanları tanımak için çeşitli kimyasallar
Bulunduruyoruz
Mazur görmek yan etkisi.”

Kentleşmenin şehirleşmeyi yendiği, evlerde birbirine sırtını dönmüş odaların arttığı fakat iletişimin koptuğu bir çağın da sesi yine Nergihan’ın bir şiirinde şöyle yer buluyor:

“Üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kendimi
Bir odadan bir odaya
Trenler icat ediyorum.”

Otomatların Marşı, bilhassa genç kadın şairler için bir kılavuz olabilecek seviyede. Çünkü hem Türkçe’nin esnekliğinden istifade etmiş buna rağmen kelimelerle fazla oynamadan söylemek istediğini birçok sosyal alandan yararlanarak söylemiş bir şairin, tecrübeli (yaralı/bekleyen) bir şairin emekleri var bu kitapta. Esasen yaşadığı çağın tenkidini yapamayıp şiir yazdığını zanneden er kişilerin de nasiplenmesi gereken dizeler bol miktarda var Otomatların Marşı’nda:

“Namaz beş vakittir, çünkü insan ahmaktır
Pavlov’un köpeği gibi ezberletmek gerekir.
Çığlık biriktirdim üç kâğıt imzalayıp
Ruhumun sesini kafesleyen puştlar
Gidip gelip nane verdiler, boğaz ağrıma
Paralarını sayıp aptallara nane yeter dediler.”

Okuyucusunun bol olmasını temenni ediyorum ve şimdiden Nergihan’ın gelecek dönem şiirlerine duyduğum merakı da artırıyorum.

Yağız Gönüler


Otomatların Marşı Çıktı!

HECE_otomatlarin_Marsi_3B

Merhaba! Benden bu kadar. Yani ikinci kitaba kadar.

Buradan bu kitabı yazmaya karar verdiğim 97 baharına selâm göndermek istiyorum. O kadar mı eski, evet o kadar eski. Sevgili Neclâ Özel öğretmenimin Pollyanna’sına ve sevgili Güner Özen öğretmenimin gülümseyen gözlerine selâm! Kitabımı ithaf ettiğim [annemin şahsında bütün kadınlarıma] başkahramanlardan ikisi. Bu hanımefendiler olmasaydı, o kitapları belki okurdum belki okumazdım; ama kesinlikle bildiğim bir şey var; yazmaya beni iten, bana yazmayı sevdiren bu iki kadında gördüğüm menevişlerdir. O ışıklar hep hatırımda yanıp söndüler. Bir deniz feneri gibi…

Bir kelimenin buldurduğu Öznur Tunç; bir kelime icat ettiren kardeşlik Nilüfer Varmış; okuduğu mektuba ağlayan Emine Eroğlu; bir yerlerde duasında olduğum Hatice Meyrili; güzel ablalar Handan Öz, Şükran Akgören, Aycan Aşkım Saroğlu; ilk okur, ilk eleştirmen, hem abla hem kardeş hem de dost, bütün kahrın lütuf çiçeği Mihriban Yeşilyurt Akbay hanımefendiler…

… ve Rasûl-ü Server Efendim’in de buyurduğu gibi, annem annem annem…

Kitaba bu kadar genişletilmiş ithaf koyamazdım. Aslında bi sürü isim var, hayatımda her biri nadide bir isme sahip, çok güçlü ve güzel kadınlar oldu, çok şükür. Dost, abla Esra Ceceli, anılar defterinde gül yaprağı Melek Zeynep Bulut, Davud’un İnsanları’nın güzel hanımefendileri Ayşe Şeyma Bilgen ve Gökçe Özder, Şule Bakırtaş ve Hatice Sarı hanımefendiler, Full As’ın ikisi Sema Kuruahmet ve Betül Kaymaz hanımefendiler, kocaman kalpleriyle uzak ve yakın Cansu Demir ve Elif Nihan Akbaş hanımefendiler, daha ismini sayamadığım bir sürü güzel kadın…

Son olarak bu kitabı bu aşamaya getirmemde ve bana her türlü destekte bulunan şu üç ismi de zikretmezsem olmaz: Hayriye Ünal, Zeynep Arkan hanımefendiler ve Ertuğrul Rast beyfendinin güzel yönlendirmeleri için şükranla.

İşte şimdi… Haziran ayı itibariyle ilk kitabım Hece Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Şimdilik şuralarda ve D&R’larda bulabilirsiniz!

Hece, İmge, Babil, İdefix, Kitap Yurdu, Eganba, Kabalcı, D&R

*Yeri geldikçe buraya diğer bulunabilecek linkleri de ekleyeceğim. 
** Kardeş kadrosu sizi seviyorum.

HECE_otomatlarin_Marsi.jpg

BASIN BÜLTENİ

Nergihan Yeşilyurt, Otomatların Marşı’ında medeniyetin kırık dökük dişlilerinden ormanlar devşiren mısralar kuruyor, okura bakıyor, okuru okuyor, okura huysuzlanıyor. Yerini yadırgıyor, yerinizi yadırgatıyor. Naif söyleyişlerin ardından patlayan tokatların, kapanan kapıların şiiri Otomatların Marşı.

 Şairin birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan iki şey hakkında konuşması: Cesaretli, haklı ve narin. İki bölüm, 27 şiirden oluşan kitapta beş duyudan fazlası var; deneyimlerin ve düşünce devinimlerinin her birinden birer dokunuş bulmak mümkün. Şair “Sahi insanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen” sorusuna okurlarıyla birlikte hayattan bir yanıt bekliyor.

Şiirin sarsıp silkeleyen ritmini yakından duyacağınız Otomatların Marşı, şairden okurlara bir yaz hediyesi…

 Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma
bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun
çünkü evcil ve medeni olan ne varsa
sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri

[23 Haziran 2016, Perşembe]


%d blogcu bunu beğendi: