Tag Archives: hece dergisi 203

Hece 203: “Seyrek Düşer Hızlı Çağın Şiiri”

Eğer Hece dergiyi almamışsanız şu an okumuş olduğunuz söyleşiyi -söyleşiden yalnızca benim cevaplarımın olduğu kısmı- sıcak bir Eylül günü gerçekleştirmemizin ardından aylar sonra okuyorsunuz, bu aylarda kimbilir neler değişti, hiç hatırlamıyorum. Yeni saflar belirlenip duruyor, Türkiye bir oyuncakçı vitrini gibi, uzaktan sevimli mi sevimli yakından Kurşunaskerlerimiz çoktur bizim. Gündem hızla bir tastan içi irin dolu başka bir tasa akıyor. Zamanla ekmeği bölüşenler de aynı kelimeleri güdenler de aynı Kâbe’ye dönenler de bir elmanın ortadan ikiye bölünüşü gibi bölünüyorlar, yazık. Bakmayın bu lakırdılarıma, aslında şiir konuştuk biz. Ama şiir öyle ki damarlardan bir damar, kesince hayat akmayacaksa içinden -riya ve kötülük de maalesef bir damar- neye yarar… Her neyse Eylül’den bu yana çok şey değişmedi, hâlâ şiir konseyleri diye bir yerler var ve oralardan geçemiyoruz ve hâlâ güler gibi doğruyorlar içimize kötücül yanlarını insanlar. Kâh şaşırıyor kâh olgunlaşıyoruz. Büyümek yine de size kalsın, onu hiç mi hiç istemiyoruz. Tuttuğunuz köşelere dantel oyalayacağız, örümcekler çünkü rahmet yüklü hayvanlardır.

Ne diyordum, şiir konuştuk biz.  Bilmediğimize, görmediğimize şahitlik etmekten Allah bizi sakındırsın. Hayriye Ünal bizi kalben ağırladı, kendisine çok teşekkür ederim, nezâketine ve içimi açan güleryüzüne. “Genç Şair Oturumu” boyunca tanıdığım bütün genç kalplere, açık yürekliliklerinden ve empatilerinden dolayı şükranlarımı borç bilirim. Söylediklerimiz kovuklara dökülse de bir gün bir yol bulup şiir denizine karışıp bir balığın karnından bünyenize geçer umudundayım. Yol çok uzun, ömürden de uzun. Ama her insan bir öncekinden öğrenip bu nazenin oyayı kendi ile güzelleştirebilir. Ve ben hâlâ edebiyatın, sözün yere düşürülmesi bir yana, eğilmemesi gereken edebinden yanayım ve daima ona inandım. Yüzyıllar boyunca atalarımızın söylediği şiirleri heybeme koyarken de bu edebin benim üzerime de inmesi için dua ettim.  Ve bu duayı o gün hepimiz için hüsn-i zann ile…

Nergihan Yeşilyurt, 18 Aralık 2013, Üsküdar.

***

“Seyrek Düşer Hızlı Çağın Şiiri”

Konuşan: Hayriye Ünal

“Yine şiir endişesiyle dertlenip henüz şiir kitabı çıkmamış şairlerle bir araya geldik. Bu defa yaz çok hareketli geçti. Politika rüzgarları şiirin üzerinden geçti, geçmeye çalıştı diyelim daha doğrusu. Örneğin edebiyat dergileri siyasi haftalık gazeteler gibi çıktı. Ama iyi şiir daima dip akıntısı olarak ilerlemeyi bilir. Biz sadece şiirin izini sürmeyi istiyoruz. Tüm bu hengâme arasında biz yayına hazırlanırken Murat Çelik’in şiir kitabı çıktı, Ertuğrul Rast evlendi. Melih Tuğtağ’ın çocuk kitabı basıldı. Murat Düzce’den, Nergihan, Dilek, Doğukan ve Melih İstanbul’dan geldiler; Ertuğrul benimle ev sahipliğimi paylaştı. Ankara’da buluştuk ve şiir konuştuk. Politika-şiir, internet, sosyal medya, ıstırap, poetika, genç yaşta editörlük konularımız arasındaydı. Hasan ve Musab yanıtlarıyla katıldı bize. Serap Koç fotoğrafları çekti.

Dilek Kartal; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İngilizce İktisat mezunu. Bir kuruluşta proje koordinatörü. Fayrap, Hece, İtibar, Tasfiye dergilerinde ve edebistan.com sitesinde yazdı. İlk şiir kitabı 2014’te çıkacak. Doğukan İşler; 1988 Antalya doğumlu. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV 2. Sınıf terk, Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi. Öykü, şiir ve denemeleri Varlık, Yumuşak G, Yeniyazı, İtibar, Karagöz gibi dergilerde yayımlandı. “Üç Jeton” ve “Katiller ve Kurbanlar için 13 Beden Eğitimi Dersi” kolektif kitap çalışmalarında öyküleri yer aldı. Dedalus Yayınlarında editör olarak çalışıyor. Ertuğrul Rast; 1986 Konya doğumlu, ODTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu. Kamuda uzman olarak çalışıyor. Şiirleri ve şiir çevirileri Hece, Mahalle Mektebi, İtibar, Ücra, Aşkar, Karabatak’ta yayımlandı. Gökçe Özder’le birlikte Üçüncü Mevki Edebiyat fanzinini 5 sayı yayına hazırladı. Hâlen Mahalle Mektebi dergisinin şiir editörü. Hasan Hüseyin Çağıran; 1992’li. Gazi Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi öğrencisi. Notlarını notdefterix.blogspot.com’da, şiir ve yazılarını Hece ve Edebiyat Ortamı dergilerinde yayımlıyor. Edebiyat Ortamı’nda “Not Defteri” bölümünü yazıyor. Yunus Melih Özdağ’la birlikte “1980 sonrası Türk şiiri antolojisi” projesini hayata geçirmek istiyor. Melih Tuğtağ; 1987 İstanbul doğumlu. Elazığlı. İstanbul Teknik Üniversitesinde mühendislik okudu. Senaryo, metin yazarlığı ve çocuk edebiyatı üzerine çalışıyor. Pek çok dergide şiirleri yayınlandı. Kirkincikapi.com’un editörlüğünü yapıyor. Murat Çelik; 1989’lu. Selçuk Üniversitesi  Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Varlık, Ücra, Başkalarının Hayatı, Karayazı, Yasakmeyve, Yeniyazı, Hece Öykü’de yazdı. Habis dergisini çıkardı, hâlen Düzce’de Sompla Ka adlı şiirşeysini yayına hazırlıyor. İlk kitabı İhtimal Cüce Ebabil Yayınlarından. Musab Kırca; 1982’li; Adıyaman Gölbaşı doğumlu. Abant İzzet Baysal Üniversitesi PDR mezunu. Antep’te bir rehberlik araştırma merkezinde psikolojik danışman olarak çalışıyor. Karagöz’de düzenli olmak üzere Aşkar, Yarın Dergisi, Abbara dergilerinde yazdı. Nergihan Yeşilyurt; 1985’li. Hitit Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Meridyen Destek Derneği’nin “sonpeygamber.info” isimli projesinde editörlük yapıyor. Ayvakti, Baykara, Temrin, Hayal Bilgisi, Yumuşak G, Mahalle Mektebi, Hece dergilerinde; Minare Edebiyat, Zemheri Edebiyat, Tasavvur adlı elektronik dergilerde yazdı.

(Hayriye Ünal’ın giriş yazısından)

1380645_580482765333489_2109258423_n

Doğukan, Hayriye, Murat, Ertuğrul, Melih, Dilek ve ben

Hayriye Ünal: Zamansal değişimi kavramak açısından gelişen koşulların, kolaylaşan veya zorlaşan yaşamın şiire yansıması sizce nasıl olmalıdır? Nasıl oluyor? Bir imkân oluşuna atfen değil ama iletişim araçlarını kullanma biçiminize bakarak duçar olduğumuz “iletişim canavarlığı” ve bunu körükleyen/destekleyen internet/teknolojinin Şiir’imize ve şiirinize ne getirip neyi götürdüğünü düşünüyorsunuz? Canavarlık dedim ama bu tümüyle iletişimin ona yüklenen anlam sayesinde insanı aciz bırakma potansiyeli ile ilgili. Kaba bir örnek vereyim; 6 Ekim’de internet sitelerinde şöyle bir haber istatistik okuduk: “Twitter kullanımı ile ilgili e-marketer kuruluşu tarafından yapılan bir araştırma çok çarpıcı sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmaya göre Türkiye’de her 3 internet kullanıcısından birinin Twitter hesabı var. Türkiye yüzde 31.1’lik bu oranla dünyada ilk sırada yer alıyor.” Bir olumsuzluk olarak okumak zorunda değiliz elbette; ancak kitap okuma, bilimsel araştırma, başka dillere çevrilme vb. istatistikler yakalanamayan bir yüzde olduğu da gözden kaçmamalı. Yüzeye doğru çekilen ilgilerimiz başka tür bir şiire zorluyor mu sizi? Bireysel deneyimlerinizi duymak isterim.

NY: Her yeninin ilk hücumu “kelime”ye. Bir zorlanmanın sonucu olarak -istemli/istemsiz- teknolojinin getirip üzerimize attığı, söz dağarcığımızı ısıtması bir yana, aksine zihinsel bir üşümeye yol açacak kelimelerle boğuşuyoruz önce. Bu bitse dilimize bir türlü oturmayan bu tatsız kelimelerin şekline uygun biçimler tasavvur etmek zorundayız. Her şey, bir zorlamayla başlıyor ne yazık ki. Şair bunun en çok farkında olan kişi olarak ya kabullenip güncel ayarları “download” edecek yahut ayağını kapının arkasına yaslayıp ancak ve ancak kendinden –kişisel direnç tecrübelerinden- güç alıp eskimiş olmayı da göze alarak bulunduğu kozayı koruyacak. Kişisel olarak zamana ayak uydurmakta bir kaplumbağanın azmini taşıyorum. Ağır hareket etmenin vakıaları ağır ağır sindirebilme gibi bir lüksü de beraberinde getirdiği aşikâr, ancak yapılmış şeyi yapma –düşülmüş kuyuya düşme- riski de yok değil. Ama herhalde şair, hem önde olup hem aslında ağırdan alan kişi olmalıdır, bu ikisi birbiri ile çelişen şeyler gibi görünse de bütün manzaraya hâkim olmak için durmak isterim, durmak ve bir karıncanın yürüyüşü gibi aslında hiç acele etmeyen tüm âleme şahit olmak… Başka türlüsü zaten oyuklara konuşuyoruz, hiç değilse oyuğun diğer tarafında da henüz bir insan kalmış olsun, bir sırrın ağırlığını döküyormuş gibi anlık bir konfora kavuşabilelim. Zaman, tek bir andan ibaret ve geçmiş-gelecek çok oynak şeyler olduğundan, tüm etkilere eşit mesafede olmayı yeğliyorum. Yeğlemek evet, sanırım şair bunu yeğleyebilen kişidir tüm kaosa varan gelişmeler, güncellemeler içinden.

HÜ: Kontrol altında oluşan ilk elden bende çağrıştırdığı şey bireyin “legalleştirilmesi”. Politikaya bağlamak istiyorum sözü. Politik şiir konusunda ülkemiz edebiyatında sık sık bir geri dönüş yaşanır. Yani politikaya dönüş yaşanır. Şiir güncel meselelerle, siyasi olayların yansımalarıyla doldurulur. Karşısında da “bireysellik”le suçlanan ama edebiyatı her şeye önceleyen şiir vardır. Gözlemime göre, maalesef, Türkiye’de “edebiyat kariyeri”nin yolu yazık ki siyasileşmekten geçiyor. Ancak benim öngörüm böylesi bir kariyerin uzun vadede kalıcı olmayacağı. Siz ne düşünüyorsunuz? Dünya görüşü, fikirler, gündelik siyaset, Türkiye’de Gezi olayları, tüm ülkeye yayılmış süregiden olaylar… Orta Doğu’yu kasıp kavuran ve dünya siyasetinin kararlaştırılmış bir dengeye doğru itilişi nedeniyle tırmanmış bir taraflılık ortamında şiir nereye doğru ve nasıl gidecek sizce?

NY: Hz. Peygamber, şairi Hassan b. Sâbit için “Hassan’ın beyitleri düşmana ok darbesinden daha tesirlidir” derken o zamanın savaş meydanlarından daha etkili belâgat meydanlarının olduğunu gösteriyor bize. Kişinin hizmetinde olduğunu davanın şiirini söylemesi de çok acayip değil elbet, gündelik kaygılar gibi görünüyor bana, bir de sahte görünüyor. Çünkü bugün şiire kurşun süren şair, ister iç siyasette bir haklı dava için söylesin ya da Ortadoğu’da kan ağlayan topluluk için –içine hiç girmeden yani sokağa çıkıp taş atsın demiyorum elbet- huzurlu kulesinden izliyor ve yazıyor. Asıl kalıcı olamayacak olan bu gibi geliyor. Şiirin bir ahlakı var: Riyayı tükürür zamanın boşluğuna. Çünkü acı çekermiş gibi görünürken de bir acımız vardır nihâyetinde.

HÜ: Nergihan bu oturumun soruları/konuları üzerinde birlikte düşünürken bana demişti ki “genç şair klişeden sıyrılmak adına anlamla arasını açmıyor mu?” Onun bu tespitini tartışalım istiyorum. Klişe karşısında şairin tutumu, klişeye karşı etkili önlemler neler olabilir? Klişeden kaçarken “anlam”la ne tür bir çatışma olur? Niçin anlam klişeye yataklık ediyor gibidir?

NY: Ben bu soruyu kafamda çevirirken anlamı önemsemeyen şiir görüşlerini yadsıdım açıkçası. Çünkü bir şeyler söyleme derdindeyim. Ve her kim bir şey söylüyorsa hangi sanata başvurursa vursun kendi gibi benzersiz bir şey ortaya koyamaz. Benzersiz olamayacağını bile bile bu yenilik acısı da nedir öyleyse. Şiirde yeni bir şeyler yapma kaygısı, klişeden kaçınma sonunda anlamın belini büküyor. Şair sadece klişeye karşı koymuyor, sanki daha çok onunla savaşıyor gibi.
Bütün sanat alanlarından farklı olarak Yaratıcı’nın en gizli, en müphem şeyini taklit ediyor şair; üstü örtük ve açık sanılan tüm sözlerini. Ama o sözler, evrende her nesneye öyle sirayet etmiş ki bunları bulup çıkarmak ve bunlarla kendini özdeşleştirmek oldukça güç. Şair, nesnelerin yüzeyini kazarken imajlara çarpabilir… İnsanlara bir şey söylemektedir zira –kendine yahut da- (hangi acıya bastırdıysa parmağını ondan büyücek bir çığ devşirmek) oyunlara başvurabilir, alay edebilir, hicvedebilir yahut bir şey söyler gibi susabilir… Bu konuda şaire bir şey söylenemez, lâkin şair klişeye kazmasını vurmak istemiyorsa yaşamak madeninin en karanlık noktalarına inmek mecburiyetinde yahut kimsenin görmek istemediği yüzeye yakın adi parçaları almalı. Ancak bunu yaparken asıl mesele şairin cazibe merkezinde ne olduğu. Benim gözümde şairler, yaşamak mahallesine en yakın, ancak ona vasıl olamama sızısını en uzağındaymış gibi duyan kişilerdir. Ancak 2000 sonrası yazılmış şiirlerde hayatın şairin ıstırap merkezinden çıkıp şiirin o merkeze yerleştiğini, şiirin kendisini amaç edindiğini görüyorum, o nedenle bahsettiklerimizden bir hayat damıtılamıyor, bir sürü orijinal imge ve imajdan yamatılmış ama ruhu olmayan (hissiz) bir Frankeştayn gibi duruyor bugün karşımda şiir.

HÜ: Nergihan’ın son söyledikleri, şiirin böyle betimlenmiş Frankeştayn durumu aklıma şu soruyu getiriyor: Acı, ıstırap eser vermek için önemli. Olmamışlığın acısı diyebiliriz buna. Dünya karşısındaki güçsüzlük, olaylar karşısındaki dilsizlik… Yetmeme, yetememe. Ama niçin günümüzde şiir “acısı alınmış” gibi, ağrısız, sızısız, dertsiz görünüyor?

NY: Aklıma Pessoa’nın “Numaracı biridir şair/ Öyle ustaca numara yapar ki/ Gerçekten acı çekerken bile/ Rol yapıyormuş gibi görünür// Ve yazdıklarını okuyanların/ İyice hissettikleri/ Onun çifte acısı değil/ Sahte acılarıdır kendilerinin” (Çev: Cevat Çapan) mısraları geliyor. Şiirde acıyı niye önemsiyorum, çünkü hikâyesi olmayan şair sadece alengirli laflar kurgulayan bir züppedir, insanları o sözleriyle etkileyeceğini bilen bir satış mümessili. Bir şeyi pazarlıyordur. Hayatında hiç vurulmamış, hiç ameliyat olmamış birinin dikiş sızısından bahsetmesi gibi bir şey bu.
Modern zamanın şiiri, her şeye ulaşmış ve hızlıca tüketmiş insanın şiiri. En büyük katliamlar bile ancak bir hafta gündemi meşgul edebilirken şairin erişemediği bir şeyin ıstırabına tutunup başka ıstırapları taklit etmesi nasıl mümkün olabilsin. En zor savaşlarımız klavyede başlayıp bitiyorken, şairin içinde bulunduğu zamandan bağımsız olması mümkün olabilir mi.

HÜ: Sizi şiire yeni başlayan birisinden ayıran nedir? Ne ögrendiniz bu güne kadar okuduklarınızdan? Poetikanız nedir? Poetika deyince ne anlıyorsunuz?

NY: Şiir gibi kadim bir sanat için üç-beş yıldır şiirle meşgul olmak, şiirin henüz bebeği olduğunuz anlamındadır aslında. O yüzden benim yeni başlayan birinden farkım, emeklemekten tutunarak yürümeye başlamış olmam olabilir… Bugüne kadar okuduklarımdan da öğrendiğim budur. Şimdilik ben şiirimle şunu yapıyorum/yapacağım –sanırım poetika deyince bende ilk canlanan bu- demek yerine sadece şiir yazmak istiyorum. Çünkü bence şiir, iddia kaldırır gibi görünse de ukalalığı yere seren efsanevi bir cengâverdir aslında.

HÜ: Nergihan, Murat ve Doğukan siz edebiyat eğitimi aldınız. Özellikle Nergihan’ın Divan Şiiri sevgisini biliyoruz. Şairlerin birçoğu ise geçmiş şiirimiz konusunda oldukça kayıtsızlar. Divan Şiirini ve ordaki şair alışkanlıklarını bilmek bugün size şiir ortamına bakarken ne gibi farkındalıklar sağlıyor?

NY: Genç şairlerin çoğu divan şiirini küçümsüyor hem de bir beyit bile okumadan; ben de kibrin ve cehaletin bir sonucu olan bu durumu yadsıyorum.

HÜ: Günümüzde genç şairler henüz çok başlarda iken şiirlerini yayımlamakta zorlanmıyor, hatta hepimiz tanığız dergiler onlardan şiir istiyor, böyle bir mücadelesizlik, mücadelesiz yer almak edebiyat ortamlarında, şiirine nasıl yansır şairin?

NY: Bunun bugün bile herkes için geçerli olduğunu sanmıyorum. İlk yazdıkları “yüreğine sağlık”lara kurban giden bir kalem olarak, edebiyat portallarından e-dergilere, ardından matbuata geçebildim. 2006 yılında üniversitede bir hocamın aklımı çelmesiyle, elimde avucumda ne varsa pek çok dergiye yolladım, hiçbirinden cevap gelmedi tabi. Neden sonra şu an şiir bile diyemeyeceğim bir tanesini yayınlamayı Ay Vakti Dergisi kabul etti, belki onlar da sadece şans vermek istemişlerdi. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bütün acılı reddedilme süreçlerini yaşadım ve beraberinde eleştirileri de. Şimdi kendimle rahatlıkla eğlenebilirim.
Mücadelesiz şairler için de üzücü oluyordur, bir süper kahraman egosu yüklenebiliyor insan. Zor yoldan geçenler için de bu geçerli sanırım.

HÜ: Sosyal medya sayesinde herkesin bir hesap alabildiği ve kendisine edebiyattan filmlerden aldıklarıyla, kendi orijinal sözleriyle, çalışmalarıyla bir imaj, bir kimlik yaratabildiği ve bunların birçoğunun tanıdığımız şairlerden daha çok izlendiği, sevildiği biliniyor. Şair-okur arasındaki hiyerarşi böylece kalkmış da oldu. Şiirin o çok söylenegelen kutsallığına halel gelecek mi sizce? Her yerden ulaşılabilir olan şairin “herkes gibi” biri olması dile getirilmeyen şiirsel kontratlarımızda neleri değiştirecek?

NY: Şiirin kutsallığı, aslında şairin gizli kibri mi gibi bir soru canlanıyor zihnimde. Şair, bu kibirle mi koruyor şiirini? Burası ayrı.
Yaratımdan ziyade yaratılandan derilen bir malzeme olarak şiir, kişisel bozukluklarımızın -eski şiir diliyle- “hüsn-i talil”e bağlanması da aynı zamanda. Örtbas ettiklerimize ne olacak ya sonra? Her yerden akın akın yüzeye çıkan tanışıklıklar… Nazirelerle kurulan köprüler, mesajı ilk elden iletebilme yetisinin kazanılması. Bütün bunlar korkunç görünüyor bana. Şair, para ile ağlaşan cenaze ağlayıcısına dönüşüyor birden etki bu kadar çok olunca.
Pek tabii, sosyal medya aslında yeni maskelerin icat edildiği –yeni oyunların kurulduğu- yepyeni bir mecra; ulaştığımız, eriştiğimiz şeyin biçim değiştirmesi de kaçınılmaz.
‘Herkes’ seviyesine inen şairlerle artırılmış hayal kırıklıklarım da mevcut bir okuyucu olarak. Şair, fenomenlerle yarıştırılmak isteniyor, şiir olsun her sözü. Gündelik hayatın akışı içinde birer insan değil, sürekli şiir üreten, ağzını açınca şiir olan insanlar olmaları bekleniyor ki. Burası da ayrı. Ulaşıldıkça mesafe artıyor mu şair ile okuyucu arasında aslında. Bence öyle. Çünkü aşırı yakınlık da bir nevi uzaklıktır…

Hece Dergisi, 203, 79-113 syf.


N. YOK

Dance_Me_To_The_End_Of_Love_by_ahermin

Emily, Ingeborg ve Didem
ücrâsından Nûr’a.

Bu arada alt metin kalbim
parmaklarımı toplar giderim de yine
timsahları gülüşlerinden okuyamıyorum
ama bir dakika, akbabaları da sevebilirim
yastığımdan çalınan yüzün orada hâlâ
tırnağına şifahen okunan üzünç, batmaz mı Senin
hâlbuki alt metin “gülebilirim”

Devamı için: Hece Dergisi 203, Kasım 2013, Nergihan Yeşilyurt.


%d blogcu bunu beğendi: