Tag Archives: hüsn ü aşk

Hüsn Aşk’tır Çün Aşk Hüsn’dür

Mesnevinin Kısa Özeti

542635_592879890727065_581728424_n“mef’ûlü-mefâilün-feûlün”

Hüsn ve Aşk, Beni Muhabbet kabilesinde aynı gün doğan kız ve erkek çocuklarıdır. Doğar doğmaz kabilece nişanlanan çocuklar, büyüyünce Mekteb-i Edeb adlı okula giderler. Hocaları, Mollâ-yı Cünûn’dur. Aşk’a âşık olan Hüsn, ilk başlarda aşkına karşılık alamazsa da daha sonra aralarında büyük bir aşk başlar. İkisi zaman zaman Mânâ (Ma‘nâ) gezinti yerine gidip gezinmekte, sohbet etmektedirler. Fakat Hayret, Hüsn ile Aşk’ın görüşmesine mani olur. Bir süre Sühan yoluyla mektuplaşırlar. Aşk, lalası Gayret ve hocası Mollâ-yı Cünûn’un yol göstermesiyle Hüsn’le evlenmek ister. Kabilenin ileri gelenleri Aşk’ın Hüsn’e kavuşabilmesi için Kalb Diyarı’ndaki Kimya’yı alıp getirmelerini isterler. Aşk, lalası Gayret ile bu zor ve meşakkatli yolculuğa çıkar. Hem lalası Gayret’in hem de Sühan’ın yardımlarıyla önüne çıkan engelleri (dibi olmayan kuyu, gam harabesi, ateş denizi, Zatüssuver Kalesi, devler, periler, büyüler, cadı vs.) birer birer aşan Aşk, sonunda Kalb Diyarı’na ulaşır. Burada Hüsn’ün sarayıyla karşılaşır. Bu arada Mollâ-yı Cünûn, İsmet ve Hayret ortaya çıkar. Sühan olup bitenlerin ne anlama geldiğini açıklar. Aşk Hüsn’dür, Hüsn de Aşk’tır. Aralarında ikilik yoktur, aksine “birlik”in farklı tezahürleridir. [1]

Hayal Ustası Galib

Divan şiirinin son gözde temsilcisi Şeyh Galib, Galata Mevlevihanesi civarında dünyaya gelir. Asıl adı Mehmed Es’ad olan Şeyh Galib şiirlerini 24 yaşında Divan haline getirir. Bu kadar genç yaşta Divan sahibi olan Rûmî’nin öğrencisi, bundan iki yıl kadar sonra da hem o günün hem de bugünün zirve eserlerinden biri olan Hüsn ü Aşk’ı kaleme alır. Galib’teki “zirve”nin açılımını yerli-yabancı akademisyen ve araştırmacılar tarafından Hüsn ü Aşk hakkında yazılan makalelerde bulmak mümkün. Bizi asıl ilgilendiren, Galib’te bu denli baş döndürücü hayâl ve mazmunun aynı derecede ütopik hikâyesi ile birleşince elde edilen sarhoşluğun günümüz dünyasınca nasıl sadece Divan şiiri sevdalıları ile akademik camia arasında kalmış olduğu mevzusudur. İşte benim bu şaşkınlığım, nihayet cehaletimi muhabbet ilmimin gölgesine saklayarak bu metni yazmaya itti. Öyle ki bu muhabbetten rahmet umulur…

2041 beyitlik Hüsn ü Aşk mesnevisi “Hamd ana ki kıldı halka rahmet/ Tahmîdde acze verdi ruhsat” mısralarıyla halka rahmet eden ve kendisine bu eseri yazmada ruhsat veren Allah’a, hamd ile başlıyor. Gelenek üzere bir açılışın ardından kendisine kadarki imge dünyasını alt üst edecek bir hikâye anlatmaya başlıyor Galib. Bu alegorik hikâyenin daha başında geleneğe aykırı olarak Hüsn’ü (kadını) Aşk’a (erkeğe) âşık ediyor. Ki mesnevi boyunca kadın-erkek, Allah-kul, âşık-mâşûk sürekli yer değiştirerek hakikatteki manasına “Kim Aşk Hüsn’dür ayn-ı Hüsn Aşk/ Sen râh-ı galatda eyledin meşk” beyitiyle erişiyor. Aşk, Hüsn’dür; tıpkı Hüsn’ün de Aşk olduğu gibi, sen bunu yanlış yolda öğrendin… Aşk’ın Hüsn’de bir olduğunun farkına varana kadarki yolculuğunu dünya hayatının kandırmacasına, Hüsn’de bir olmayı da Fenâfillâh’a (Hakk’ın kendinde yok olmaya) vardırıyor. Galib, Aşk’ın yolculuğunu işitilmedik manalar, taze mazmunlar peşinde ince hayallerle örüyor; dolayısıyla güçlü ve kolay nüfûz edilemeyecek bir imge dünyası inşâ ediyor okurun gözleri önünde.

26 yaşında Nâbî’nin Hayrâbâd’ından daha iyi bir eser yazacağı iddiasının ne denli gerçekleştirilmiş olduğunu, bir iki yeri dışında kendinden önce yazılmış hiçbir esere benzememesinden anlıyoruz. Sebk-i Hindî’den [2] tevarüs eden bütün imkânlar, Hüsn ü Aşk’ta yepyeni bir dil olarak ortaya çıkıyor. Ki zaten Nagehan Eke’nin de deyimiyle “Galib’in büyüklüğü hayallerinin emsalsizliğindedir.”[3] Bu emsalsiz hayallerle şiiri kurarken bir yandan hakikat kapısından bir an olsun ayrılmıyor. Çünkü “Galib, şiiri ve şiirsel imgelemi, biçim ve anlamın ‘dünyaları’ arasında bir bağlantı olarak görür… İmgelem, Galib’in -ve bütün geleneğin- hakikat diye nitelendirdiği şeye köprü görevi gören bir mevkide yer alır.” [4]

2041 beyit içinde tek başına ateş imgesi bile Galib’teki yaygın (yayılgan)[5] imgelerin ne derece güçlü olduğunun kanıtıdır.

Erzâkları belâ-yı nâgâh
Âteş yağar üstlerine her gâh

Ekdikleri dâne-i şirâre
Biçdikleri kalb-i pâre pâre[6]

(Yiyecekleri ansızın inen belalardı. Üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım tohumu ekip paramparça kalp biçerlerdi.)

Galib, kıvılcımla tohumun hem karşıt hem de benzer halleriyle kelime oyunu yaparak, bu kıvılcım tohumlarını zamanı gelince paramparça kalpler olarak biçmemize imkân verir. Bu ateş sağanağı altında kalırken biz her gâh (her an) ateş imgesinin yayılgan özelliğiyle de kıvılcımından sağanağına kadar zihnimizi tetikler. Bachelard, “bütün imgeler içerisinde alev imgelerinin- yalın olanları kadar en karmaşık olanlarının da uslu olanları kadar çılgın olanlarının da- bir şiir işareti taşıdığını” söyler. Galib, Bachelard’ın sözünü ettiği şiirselliği, ses ve mana bakımından da ulayarak yepyeni bir biçimde kullanır.

Mesnevide dikkat çeken bir nokta, Aşk’ın Hüsn’e göre daha zengin bir ateş imajıyla donatılmış olmasıdır.[7] Kimi zaman Aşk, “cehennemin alevli goncası” (gonca-i şu’le-zâr-ı dûzah) kimi zaman bir hûrînin ateş dolu kadehiyle sarhoş (Sâkî dahi kendi ol perî-veş/ Bir hûr idi kim şarâb-ı âteş) bazen de -elbette aşinası olduğumuz üzre- ateş denizini mumdan kayıkla (Mumdan gemi altı bahr-ı âteş) geçen yolcu oldu mesnevi boyunca. Galib, ateşi her eline alışta ona yeni bir şekil verdi. Onu vahdetin yakıcı ancak henüz mührü çözülmemiş goncasından ateş dolu bade ile yanmanın ilahi sırrına ve nihayet gidilecek yolun eriyip bitmekle vasla ereceğine dek şekillendirdi.

Galib, sade yayılgan imgeler için değil, felsefi söyleme uygun olanlar için bile (Batık İmge[8]) emsalsiz mısralar kurarak gerektiğinde klişeleşmiş imgeleri de kendi üslûbunun potasında eriterek mesnevinin bütününe uyumlu olacak şekilde kullanır. Bütün bunları yaparken daima bir yenilik arayışı peşindedir. Hikmeti, konu bütünlüğünü de hesaba katarsak nasıl bir şiir dehasıyla, nasıl bir hayâl ustasıyla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz zannediyorum.

*

sevgililerDivan şiirindeki diğer türlerin aksine mesnevi, bir hikâye anlatmak durumundadır ya da bir hikâyeyi şairinin bakışından anlatmak da denebilir buna. Örneğin, Divan şiirinde pek çok şair tarafından kaleme alınan Leylâ ve Mecnun mesnevisi mevcuttur. Dolayısıyla mükemmel imgeler vitrini kâfi olmaz, kalıbın sınırları içerisinde kıvrak hareket edebilme kabiliyeti zaten bu seviyede bir belagat için bir kıstas sayılamaz. Öyleyse şairin okuru, -bugün ‘Fantastik Edebiyat’ içinde bile yer edinebilecek denli kuvvetli bir kurguyla- kahramanının yolculuğuna katması gerekir. Hakezâ Aşk’la birlikte kendi aldanışlarımızı, kendi kuyularımızı, cadılarımızı, devlerimizi, Hûşrübâ’mızı görebilmemiz; Galib’in Aşk’ı, Hüsn’ün mehri için yola çıkardığı yüzeyden “seyr-i sülûk” anlamına inmemize de kapı açar. Hüsn ü Aşk’taki her düzeyden okur için açılmayı bekleyen anlam katmanları, eserin ne denli erişilemez bir iş yaptığının da kanıtıdır.

Şu halde Hüsn ü Aşk’ı her elime alışımda aynı hayreti belirttiğimi söylememin nedeni, bir önceki okuyuşumda bana açılmamış bir katmanının -bir diğer değişle gözümden kaçan bir anlam hâresinin- gözüme ilişmesiyle açıklanabilir. Zira Roland Barthes’e göre de “Bir anlatıyı anlamak, yalnızca bir öykünün çözülüş sürecini izlemek değil, aynı zamanda bir anlatıda ‘katlar’ın bulunduğunu görmek, anlatı ‘çizgi’sindeki yatay eklemlenişleri, örtük bir biçimde dikey olan eksene yansıtmaktır. Bir anlatıyı okumak (dinlemek), yalnızca bir sözcükten öbürüne geçmek değil, aynı zamanda bir düzeyden öbürüne geçmektir.”[9] Şu halde iyi bir eserin anlaşılması da -tarihsel süreçte dilin varlıklarını unutmuş bugünün okurunun anlamasını kastetmeyerek elbette- bütün katmanları açabilmekle ve belki de eserin alegorik dünyasının güçlüğüne göre zamanla mümkündür.

Öyleyse Galib’in nihayet bize “Mûtû kable ente mûtû” (ölmeden önce ölünüz[10]) düstûruna gönderme yapan bitişine dek Aşk’ın geçirdiği tüm evreleri, değişimleri anlamamız sadece bir hikâyenin vuslatla bittiği ile açıklanamaz.

*

Velhâsıl hiçbir özelliğine yeterince değinemeden bile Hüsn ü Aşk’ı ‘ben yazsaydım’ derdimi yeterince aşikâr ettiğimi sanıyorum. Zira Galib gibi, koşulacaksa büyük bir iddianın peşinde koşmayı, ancak tevazu ve rahmeti eserinin sahibine layık olarak mükemmele yakın bir şekilde neşretmeyi arzu ederim. Hayâllerim bu nispette büyüktür, lakin kelâmın ipine asılan birinin, devşirdiği her şeyin aynı anda Hakk tarafından halk edildiğine şehadet etmesi şaşırtıcı olmasa gerek… Galib’cileyin noktalarsak sözü:

“Feth ü teshîre yeter kişver-i hüsnü Galib

Mu’cize şi’r ü zebân tîğ ü peyember kâğıd”[11]

(Şiir bir mu’cize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir.)

Hece Dergisi, Ekim 2014, “Ben Yazsaydım” Dosyası.

Nergihan Yeşilyurt


 Dipnotlar:

[1] Ahmet DOĞAN, “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:16, S.1, Elazığ 2006, s. 109-119.

[2] Sebk-i Hindi’yi kısaca, “bilmeceyi andıran karmaşık mazmun ve anlatımlarla oluşturulmuş, beklenmedik ve alışılmamış benzetmelerle oluşturulan şiir dili” olarak tanımlamak mümkün.

[3] Nagehan EKE, “Şeyh Galib: Hüsn ü Aşk”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S.:39, Erzurum 2009, s.123-129.

[4] Victoria HOLBROOK, Aşkın Okunmaz Kıyıları, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

[5] Wells’in ‘expensive’ dediği ve dilimize yaygın olarak çevrilebilen bu imgeye Ramazan Korkmaz ‘yayılgan’ da demiştir. Yayılgan imgeleri Ahmet Doğan “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler” makalesinde, “daha evvel söylenmemiş olanların, eskilerin ifadesiyle ‘bikr-i mana’ların, orijinal hayallerin zihinsel tasarımı olması özelliğiyle estetik açıdan makbul sayılan imge” türü olarak açıklamıştır.

[6] Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk (Haz: Muhammed Nur Doğan),Yelkenli Yayınevi, İstanbul 2008.

[7] Şener DEMİREL, “Hüsn ü Aşk’ta Ateşle İlgili Teşbih Unsurları”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 15, S. 2, Elazığ 2005, s. 81-105.

[8] Ahmet DOĞAN, a.g.m., s.109-119.

[9] Roland Barthes’ın Göstergebilimsel Serüven kitabından alıntılanmış bu paragrafa, bu yazının yazılmasına da ilham olan hocam Prof. Dr. Yavuz Bayram’ın şu künyeli makalesinde rastladım: Yavuz BAYRAM, “Tahkiye Esaslı Metinlerin Çözümünde Biçimbilimsel Yöntem ve Hüsn ü Aşk Örneği”, Journal of Turkish Studies=Türklük Bilgisi Arastırmaları Cem Dilçin Özel Sayısı, Ed.Zehra Toska, Harvard University Department of Near Eastern Languages and Civilizations, s.33/1 2009, s. 87-103.

[10] Bu fikre ilham veren makale şöyledir: Mehmet Celal VARIŞOĞLU, “ ‘Öl ve Ol’ Fikri Çerçevesinde Hüsn ü Aşk Kahramanı Aşk’ın Kendisini Bulma ve Tanıma Süreci”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 6(2), s. 101-112, Gaziantep 2007.

[11] Şeyh Galib, a.g.e.

Reklamlar

ATEŞ İMİŞ AŞK İÇRE NE VARSA

Neşe Şahin“Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûy-bâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş”

 

Belli ki yolculuk sükûtun kapısında başlıyordu. Ne zaman ‘Hüsn ü Aşk’ı anlatmak için otursam Aşk meclisine, kalemin ucu ters yerinden açılmış, yazamadıklarımı ağzıma dayıyor, kâğıtta gölgeler bırakıyordum.

Belli ki temizlenmiş Beni Muhabbet kabilesinden olamamıştım hiç. Hiç cam kırıklarından kumları olan matem vadisinde ayaklarımı sürümemiştim.

Perde açılsın, Şeyh Galib girsin.

Mevlanâ’nın eteğini öpmüş dudaklarından sınav kâğıdımda sözüne nazire yazmamla ilgili meydan okuyan cümleler dökülüyordu. Galib ki 26 yaşında Nâbî gibi bir şairin, şairliğine kafa tutmuş, benim imtihanım onunla aynı yaşta boş kâğıt vermekle sonlansa, ehl-i dil olamadığımı tevazuyla kabullensem garip kaçmayacaktı. Ama yapamadım. Tanımlamalarına uygun bir surettim; aslımı göstermeyen. Galib’e göre şair, dert ve üzüntü içinde bulunmalı, hatta kahramanı Aşk gibi belâlara uğramaya razı gelmeliydi. Ki sonraları üstatlar Aşk için o Galib’tir, bu serüven de onun seyr ü sülük yolculuğudur, derler. Ne ki derdi tasası gözünde büyüyen bir kelime cânbâzı olmak mıydı payıma düşen? Lafzın hayâl şişesinde kanat çırptığını hisseden bir gönül çocuğu Galib. Her şeyden önce söz Allah’ın armağanıydı ve Galib bu hediyeye en lâyıktır. Onun deyimiyle “Şiir bir mucize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir.” Okumaya devam edin


%d blogcu bunu beğendi: