Tag Archives: kitap

Aşk Bana Göre Değişir vs. Hayriye Ünal

hayriyeün

Buraya Aşk gelecek [büyük harfle] sevgili Hayriye. Çünkü kadınlar aşık olmaz, Aşk olur. Hatta evvelâ ‘bir’ olur. Sonra sökün eder, iki. Ziyân ki daha çok söylenecek adı kastı aşanın ve dürr-i ifşâsı yedi kat gökten inecek iki kabuktan müteşekkil tekil varlığın.

Tabii ki sayfa numaralarını vermeyeceğim, alın okuyun. Ancak şunu söyleyebilirim; teknik şahanelikten öte bir şeyler var, o da kitap kadınşiir. Hani bu cinsiyet bildiren/sildiren toplumun özündeki erkekliğe çomak sokarcasına kadınşiir. [Buradan namus pazarlayıcıları rahatsız edecek bir cümle çıkarılmıştır.] Çünkü… Siz görmediniz ki hiç kendinizi severken. Yani aşk bana göre değişir.

Hayriye Ünal ise “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir”:

“ve seni

bir daha hiç görmeyeceğimi
bilsem bile bir kere…”

*

“Sense ömrünce her yerde
beni ikiye bölmenden tanınabilirsin
beni küçültür mü senin arzunu ifşa edişin
kollarımı unutmuştum on yıl önce bilmezsin
kollarımı buldum bir atıkta bir yığında yüz metrede boğul
madan bu basınçta ölebilirim”

*

“oysa ben gözü açık öpüşebilen kadın demektim
kayıp ankara dilinde”

*

“açıkları kapatmak için yetmeyecek
dozunda
bir kadın ve bir erkek olmak”

*

“ve ben aşk için düelloda kaybedenin kızıyım
kaybeden ölmeyendir kızı dul değil
-kızı derken gerçekten kızı değil
onunkisi, sevdiği, seviştiği, uğrunda belaya girdiği
ve kapı ardına kadar açık olsa ne fark eder
içerde yoksun”

*

“ve senin soyun
ikbalin için sadece endişelenerek bile
gösterilebilirdi aşk
ülkenin tüm ahalisine
onlar karşında titretilerek ve boyun eğdirilerek sana getirilirdi
sadece sevin diye
ve istersen bağışlardın her canı gösterişle
sevmediklerine de”

*

“çok uzaktan
çok uzaklardan bir bakışıla bilinir mi eğerek başı
ve süzerek gözü ve kendini yine de komik hissetmeyerek
sırtını duvara vermeyecek kadar güvenle
kendine bakmayı bir an unutabilir mi kişi
başka birine bakarak”

*

“Henüz on beş sıfır sıfır- bu davada taraf değil saatler
bu davada garip şeyler bu dava kritik
yargı yok sitem yok bu davada
ilk itaatsizlik büyük suçtu
temyiz yok bu davada yalnızız üstelik”

*

“o nasıldır şimdi kime sorulsun, iyi olsun o iyi olsun
ben nasılsam nasılım, iyi olsun
ölüm bizi götürene, iyi olsun”

*

“aşk
bir ayrılma anında kaldırımda
karşıya geçip hızla döndüğünde
gitmemiş olandır”

*

“-kadınlar var bir varlık olarak
oturan ayağa kalkan terleyen konuşan
üşüdükleri zaman güpgüzel
bir erkeğe bakarken ürkekçe
onlar var diye incinip duran bir kadın daha
bu şiire mahsus olarak

yok benden başka doğrun
nasıl iki güneş yoksa”

*

“mutlak bir yüzdeyle bilebilsem de en çok beni, ne çok beni
öyle çok beni
sevdiğini bir beni

hikâyemizi buzlar saracak”

*

“kahrettiğim sensin özlenendir hasletin
bir gün üstüne geçmez düşmediğidir dil ismin”

*

“ama 99
kerre adını söylersem o gece giriyorsun rüyama”

*

“t a n ı m ı y o r s a n   b e n i
y a n l ı ş l ı k l a  v u r a b i l i r s i n  s e v g i l i m”
*
Haşiye: İkinci kere altını çizdiklerimi paylaştım diye bir daha bunu deneyeceğim anlamına gelmez. Kitabın orasına burasına iliştirdiğim notlardan, dizelerden ötürü benden sonra kütüphaneme sahip olacaklardan özür dilesem mi, neyse.

Çünkü meryemlerden bir meryem
damarına henüz enjekte edilmiş kapıeşiği ile
döndü zamana, bir şeyler karaladı diye
karalandı henüz tutmuş, ölümün postuna…. [Diyeceğim odur; mahremi rahmet ile bırakmak gerekir, bırakmak yani, bırakmak elbet.]


Davud’un İnsanları 1-2-3-4-5

Epey zamandır burayı boşladığımı, hatta bir blogum olduğu fikrini tamamen kenara koyduğumu fark ettim. Ben bu postu yazana kadar Davud’un İnsanları 4 sayı oldu. Geç kalmış olarak da olsa buraya Davud’un İnsanları ile ilgili bir şeyler karalamak isterim. Sloganik yahut mesafeli değil…Bu dergiyi niye çıkarmaya karar verdik, kafayı mı yedik, derdimiz zorumuz neydi filan gibi şeyler işte. Ama bir fikri ortaya çıkaran o müphem anla ilgili bir şey söylemek istediğimden emin değilim.

Evet, kafayı yemiştik, sıcaktı, huzursuzduk, üst üste ölümler dünyada, nasılsa her zamanki ölümlerdi işte. Korkunçtu ama nedense bir o kadar normaldi. Her şeyin normalleşmesi kıyamet olmalı. Hem söylemek istediklerim vardı hem söylemek istemediklerim. Olabiliyor öyle şeyler. İnsanın boğazına takılan şey, gırtlağını sıkan şey olabiliyor pekala. Ruhsuz olabiliyor insan bazen. Bir başka şeye biçim verirken kendi ruhundan da vermek sanırım yaradılışla ilgili bir mizaç, bir yükümlülüğü iade etmek istercesine… Bunların dergi çıkarmakla ne alakası olabilir, değil mi. Ama var aslında. Yazmakla çizmekle ne kadar ilgisi varsa o kadar.

Çok canım sıkılıyor. Genel. Çünkü huzursuzluklardan bineği olana sıkılmak düşüyor. İlk sayımızda bu asık suratlı halimizi şerh ediyor sevgili Ingeborg. Ben bunları öylesine… Hay neyse.

Davud’un İnsanları’nın tüm sayıları burada:

1. yandex, issuu, drive

2. yandex , issuu, drive

3. yandex , issuu, drive

4. yandex, issuu, drive

5. yandex, issuu, drive

 

Bize Nasıl Ulaşırsınız?

Facebook: https://www.facebook.com/davuduninsanlari

Twitter: https://twitter.com/davudinsanlari

E-Posta: davudun.insanlari@gmail.com


Hayalkuran Şair veya Tahayyülat

alib-yazim

“Belki o gülüşün/ Anlatır otuz iki sebebini/ kilitlenen gözlerimin.”

Bir mısra işittiğimiz zaman, bir şiiri okuduğumuzda yahut oradaki bir yargı, bir betimleme, bir sıralanış, bir kesinti ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir şey bizde bir onama duygusu yaratır. Biz bu onamaya kelimeleri ayrıştırmaksızın, dilbilimsel hiçbir çözümlemeye başvurmaksızın sahip oluruz. Şiir bizde bir şeyle mutabakat kurmuş, insan vasıflarımızdan birine denk düşmüştür. İsmet Özel’in bu sözlerine ilaveten şiirle kurulan bu anlaşmaya göre; şiirin bizi, kelimenin dışında bir somutluğa, hatta kendimizin dışındaki bir somutluğa yerleştirir. En azından böyle iddia edebiliriz.

Peki, ilk şiirlerden, ilk kitaptan itibaren böyle bir anlaşma mümkün müdür. Ali Berkay’ın Tahayyülat’ına kulak verelim. “Hayal edilen şeyler”in şairi; kendine seslenmek, kendi ile açık-kapalı yüzleşmek, kendine diklenmek, nazlanmak; okuru kendilik penceresine dirseklerini dayamış şaşkın çocuklara çevirmek, ama belki en çok da mekanikleşen şeylerin kalbini bulup çıkarmak, Modernizmin klişeleştirerek öldürdüğü şeylere yepyeni kalpler takmakla meşgul. Uzun cümle sevmeyenler için kısa kısa şiirler geçeyim o halde:

“iq seviyesi yüksek
insanlarla ağladık
acı değişmedi.”

“bu çağ dalımıza vurduğunda
kameralar olsun
petrol sisi dağılsın
öldüğümüz yerden kalkalım”

“bir tanka taş atmadım
çok felsefi açılımlar yaptım;
erkek evlat babasından izler taşır”

Tahayyülat, “ölüm zaman rüya” üçgeninde düşünen ve konuşan şiirlerin kitabı. Kendi dilinden konuşmanın bazen tamamen kendine gömülme sakıncaları olduğu muhakkak. Ancak İsmet Özel’in açılışta da belirttiği türden hangi vasfımıza denk olduğunu anlayamadığımız mısralar, şiirler olarak karşımıza çıkıyor bu iç lisan. Ali Berkay, “ölüm zaman rüya” üçlüsüne çeşitli anlam ve şekillerde kıyafetler dikiyor. Sıradanlaştırıyor, kırıyor, yeniden kuruyor. Ancak bu kırım ve kapalılık, kendi içinde sadelikte ve naiflikte. “Hafıza aşk dil/ çok satıyormuş tezgâhlarda/ yatırmışlar rüyaya bizi.”

Tahayyülat’ta Ali Berkay, saatin –milisaniyeden evrenin bir ucuna kadar- içine büzüşen şairin, annelerin ve babaların, çocukların, kısaca tüm ölümlülerin zayıflıklarını ve kelimelerin azametini okurun gölgesiyle pay ediyor.

Modern iletişim aygıtlarının şiire iyiden iyiye girdiğini Ali Berkay’ın şiirinde de görüyoruz: “Hiç gitmiyor ki gözümün önünden/ Facebook, twitter ve Kudüs mühimdir.” Teknik kelimelerin kullanım oranı kararında görünüyor, hatta yer yer bugün eskimiş tabirlerle okuru şaşırtıyor şair. Tamamen gündelik dilin avucunun içinde bir kalem olmadığının, edebiyatın hangi kaynaklarından su içtiğinin işaretini veriyor dikkatli okura. Ancak bu okuru yanıltmasın, tek tek bütün kelimelerin kişisel bir elekten geçtiği, inceltilip şiirleştiği yerde, sadece şairin kişisel sözlüğü olarak varlık gösterdiklerini söylemek daha doğru olacak. Naif bir devinimle olması gerektiği yerde, sanki hep olması gerektiği kadar varlar.

Şairin bugünün genç şiirin battığı ironi havzasından da kararlılıkla geçtiğini görürüz: “Onlar küçücük tetikler çekecek/ patronlarının önünde el bağlayarak/ sabahtan akşama birkaç tık/ akşamdan sabaha birkaç lafla/ vakit geçiren adamlar –çok pardon.”  Toplumsal meselelerin şiire girişi, ironiden ziyade yılgın ama olgun bir sesle mümkün oluyor: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin/ Kitabını yazacak değilim/ Devalarımız yeni kanserler üretiyor.”

Yahut daha da derine inip felsefik bir bakışı deniyor şair: “kabuğunu soydum/ Vitamini içindeymiş insanın/ Hiçliğimin farkındayım.”

Bu kadar genç bir kalemin şiirinde coşkunlukla taşan bir aşk aramak gerekir belki. Ancak Tahayyülat’ta adını işaret edercesine hayalleşen, belirsizleşen, kimi zaman gamzesini bulduğumuz, çoğunlukla gülüşüne, ellerine denk geldiğimiz bir sevgili gezinir. Sevgiliden ziyade esinti gibidir. Derin bir kederin esintisi.

“Yanıp sönen evrende görebiliyordum
İşaretin, bir başlangıcın ve bir sonun vardı;
Tek bir kalp atışı içine sığıyorduk.”

Ali Berkay’ın Tahayyülat’ı, Hece Yayınları etiketiyle Mart sonunda raflardaki yerini aldı. 2010 kuşağı içindeki yerini zaman gösterecek elbette. Ancak bu kitapla şair; insanlarının, şairlerinin, kişisel kaosunun kimi şubelerinin öngösterimini yaptı diyebiliriz.

Yeni Şafak Kitap Eki/ Nisan 2016
Nergihan Yeşilyurt

 


“Asa Kimin Elinde” Kitabına Dair

kitap-omerasa“İnsanlık şiirce yurtlanır”

Hölderlin

Ali Ömer Akbulut’un, Asa Kimin Elinde kitabı şiir üzerine yazılardan oluşuyor. 110 sayfa boyunca şiir ve şair olmaklığın, düşüncenin patikalarında yol alıyor; modernitenin kulelerini rahmani kelimelerin gizlerini; şairlerin, filozofların, tarihin ve güncelin rehberliğinde şerh ediyor.

Şubat ayında, Şule Yayınları etiketiyle çıkan kitap “Asa Kimin Elinde” ve Eleştiri Melektir” başlıklı iki bölüme ayrılmış. Ancak yazıları, bir bütünün parçaları olarak görmek daha doğru olur. Zira iç içe geçmiş monologlarda Akbulut, şiir macerasını kitabın her yerinde başka kuklalarla oyuna sokuyor. Kimi zaman şiirin sarp kıyılarını yazılarının dilinde bir keskinlik suretinde görüyoruz. Ancak dilindeki şiirsellik ise bir dezavantaj değil, aksine düşüncenin boyutlarında girift şekillere bürünüyor. Böylelikle kimi zaman bir satıra takılıp yazarla birlikte -benim yaptığım gibi- bir minibüsün camından şehrin kalabalıklarına dalabilir, bir sorgudan başka bir sorguya dönerken yorgun düşebilirsiniz. Zaten yazar da şiirin bir yol olduğundan bahsedecektir az sonra: “Şiir ölümlüler için dönüş yoludur; yeryüzünde bir yaşam sürdürmeyi mümkün kılmak için. Şiir açıklıktan gelen, düşünce açıklığa yol alan [ya açıklıkta gizlenen] bir patikadır.”(s. 24)

Höderlin’den Zarifoğlu’na

Hoelderlin_1792Kitapta sık sık Zarifoğlu’na rastlamak…

Hölderlin’in kederli ve anlaşılmamış –anlaşılmayınca delidir her şey, özellikle şey, evet- çıktığı yol, kıvrılarak Zarifoğlu’nun “Dokunmayın Şiire” diye daldığı mahalleye çıkıyor: “Gelirken savaşçı gibi gelmiştir; yenik değildir dönerken; küçük bir filozof olmuştur. Cahit Zarifoğlu’dur bu. Hiç büyümez bu çocuk, hiç terk etmez onu; yaşamak arzusunun önüne geçerek, bütün geleceğini açlıkla ondan önce yaşayıp bitirerek.”(s. 19)

sonbahar-huznunu-icinde-barindiran-sozler-8Bir başka yerde “…içe dönük, kendi üzerine kurulan/ yıkılan bir şiir söylemez o.”(s. 92) diye işaret ettiği de Zarifoğlu’nun ta kendisidir.

Akbulut, başka bir bakışla merkez-taşra ilişkisinde şiirin yerini sorguluyor, kendisi haddi olmadığını iddia etse de aslında “şiirin topografyası”nı belirlemenin kimi yeni sorgularla mümkün olacağı fikri aşikârdır ve bu fikre katılmamak elde değil. Merkezi elinde tutan hâkim söylemin “şiirin neliğiyle ilgili, şiirin özünü asla tartışmaya, aramaya açmayan öngörüsü/ propagandasıyla” oluşan şiirin ne olduğu sorgusunun imkânsızlığı iddiaları aslında bir merkez olduğu tezini de çürütüyor, diyecek denli düşüncemizi havalandıran söylemlere giriyor yazar.

“Baş Göz Üstüne” yazısında ise “kelime”nin kökeninden yola çıkıyor, çok garip yerlere varıyor, ama nasılsa kaybolmuyoruz. Tekno-bilimle doğan “stratejik şairlik”ten bahsediyor; bu doğumun vahametinden… Bu uzun yazıda, bir öngösterime sığmayacak denli ilginç tespitler var, bir yerden sonra görsel şiirle ilgili cümleler paragraflara evriliyor… Bununla beraber iki uzun yazı daha; “Karga için İade-i İtibar” ve “Asa Kimin Elinde” yazıları kitabın ağırlık noktasını oluşturuyorlar. İbni Arabi’den Mantıku’t-Tayr’a, Octavia Paz’dan Derrida’ya kadar pek çok ilginç karakteri olan Asa Kimin Elinde bizi zorluyor; şiir hakkında ve ezberler hakkında düşünmeye zorluyor. Yazar kendi soru(n)larına bizi de dahil ediyor. Bilhassa “şairin gecekondusu yok artık” diye başlayan “Asa Kimin Elinde” yazısında şiir ve şairin üzerinden modern zaman taşlaması yapıyor ki bu asla eski sevicilik değil, önce de değindiği “stratejik şairlik” ve görüntüsevicilik eşelemesi daha çok…

Hâsılı, Ali Ömer Akbulut Asa Kimin Elinde kitabında, şiir için, şiirin içinden; şaire ve okura bir şeyler anlatmak niyetinde. Bütün o sayfaların sonunda klasik dönemden günümüze, şiir üzerine az da olsa -belki de bakılacak-okunacak ne çok şey var türevinden- bir şeyler ele geçmiş oluyor…

Hece Dergisi, Nisan 2015.

Nergihan Yeşilyurt


77 Yaşın Pastoral Baharı: Bir Adın Yolculuktu

18684958bbca1c7b75fca564b66abb25“Bütün şiir yazanlara, edebiyat yazanlara hatırlatmak gerekir: Şiir çıkmazdadır. Çünkü insan çıkmazdadır, sorunlar çıkmazdadır. Toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri ve sorunları değişiyor… Şiirin en azından bir avunma, oyalanma değil, bir saptama, belki bir önerme olduğu anlaşılıyor.” [1]

Yeni bir şey yapmıyorsak hiçbir şey yapmıyor sayılır mıyız? ‘Yenilik’ kavramını yahut eskinin yıkımını fetişleştirmeden ve eskiden kopmanın mümkün olmadığı düşüncesini de büyütmeden klişenin şairi ve de şiiri ihtiyarlatan bir şey olduğunu söylemek mümkün. Bu ihtiyarlık, tedbirli olmak anlamındadır artık. Hâlbuki şairin yaşlandıkça dil içerisindeki tecrübesinin büyümesi, olanaklar ufkunun ardını görebilecek yücelikte bir yere gelmiş olması gerektir.

“Güneşin altında yeni bir söz yok” sözü klişeye tapanların anayasasının ilk maddesinde yazıyor” deniyordu klişe üzerine bir bahiste.[2] Hakikaten güneşin altında deveran etmemiş ve yeniden yapılandırılmamış hiçbir söz yoksa her yüzyıl ‘öldü’ denilen şiir neden bitimsiz kıyafetli bir huri gibi soyundukça giyinen bir hâl alıyor? Yoksa dilin yaşıyor olması mıdır onunla ne yapılabileceğinin kestirilemiyor oluşu? “Dil, dünyayı resmeder” diyen Wittgenstein’ı anacak olursak şairlerin dünyayı olduğu, göründüğü hatta istediği gibi aktarmasının sonsuz yolunun bulunduğunu söyleyebiliriz. Şairin dilinin sınırlarını çizen kimdir?

Bütün bu cevap beklemeyen sorularla elimize aldığımız Bir Adın Yolculuktu kitabı Virgül’ün Başından Geçenler’in şairi Ülkü Tamer’in ömrünün belki de son çeyreğinde tedbirli olmanın güvenilir ancak sükûn bulmuş kıyısında neden durduğunu anlamamıza yardımcı olacağı aşikârdır. Bütün bir ömrü şiirle hemhâl olmuş bir adamın bütün hikâyesine sondan başa doğru gitmek hiç kolay değil ve bu bazen hayal kırıklıklarına neden olabilir. Çeviriler yaparak Türkçeye kazandırdığı eserlerde dile hâkimiyetini ve Türkçe bilgisini ispatlayan Ülkü Tamer’in şiirlerinde de berrak bir dilin çağıltısını duymuşuzdur. Fakat bahsi geçen hayal kırıklığı, olgunluk çağının yorgun ruhunu sırtlanıp kâğıda döken şairin yaşadığı çözülmede ortaya çıkabilir.

Bir Adın Yolculuktu; aynı isimli uzun bir şiirle açılıyor, Anadolu şehirlerini geziyorsunuz bu şiirde, mitolojik unsurla bezeli isimler eski zamanlara gönderme yapıyor. Bugün bu göndermenin izlerini arayabilir; Cumhuriyetin ilk yıllarının Yunan mitoslarına merakını bu şiirle yâd edebilirsiniz.

“Başpınar’da konaklar mıydı Odysseus
Penelope kurar mıydı tezgâhını Kayacık’ta”

Ardından “Neslihan’a Şiirler” bölümü başlıyor… Kitabın tamamına hâkim pastoral renkler, bu bölümde büyük oranda ilk çağrıştırdıkları hâlleriyle tebarüz etmiştir.

“Seninle duydum yağmurun sesini
dalların hışırtısını
bir bulutun savurduğu köpükleri gökyüzünde
ve içimde gümbür gümbür patlamasını
tomurcukların.”

Şairin halk şiirinin basmakalıp motifleriyle harmanladığı kitabın son bölümü klişe ile ilgili hiçbir sıkıntısı olmadığını gösteriyor.

“Su başında bir gül açar
Dikenine sorar seni”
(8’li Hece Ölçüsü)

HAYDAR1Klişe imge ve söylemlerin kitabın bütününde oluşturduğu etki öyle büyük ki zaman zaman görünen şaşırtıcı mısralar kuyuya atılan taş gibi küçük ve uzak hareler oluşturmaktan öteye gidemiyor. “Her şey ne kadar durgun/ şiirin damarında” derken aslında belki de şair kımıltısız şiirinin farkındalığının da altını çiziyordur. Yorgunluğunun farkında oluşunun…

Ülkü Tamer’in “göl, gök, nehir, güneş, deniz, orman, dağ…” gibi pastoral ögelerle donattığı, lirizme boğulmuş şiirlerine bakarak ikinci yeninin önemli isimlerinden biri sayılmış şairin bugünün şiiriyle pek de ilgilenmediğini söyleyebiliriz. Turgut Uyar’ın sözlerine atıfla (Uyar’ın kendisi de hayatının son dönemlerinde yukarıdaki tezinin aksi istikamette çözülme göstermiş, şiirindeki gerilim sükûnla son bulmuştur.) Ülkü Tamer’in, şiirin bir avuntu ve teselli olduğu inanışının dışına çıkmadığını da iddia edebiliriz. Şekil ve konu açısından da yeniliğe ihtiyaç duymamış şairin, sevgilisi için kitap bastıran genç bir delikanlı olarak karşımıza çıkışı tıpkı şöyledir:

“Kendi kendine dağılan çocuk
film bittiği zaman beyazperdede.”

 Hece Dergisi, Aralık 2014, 216, “2014 Şiir Kitapları”

Nergihan Yeşilyurt


Kaynakça:

1. Turgut Uyar, Sonsuz ve Öbürü, Broy Yayınları, 1. Basım, 1985.
2. Enis Akın, “Birinci Sınıf Şiirleri Birinci Sınıf Şairler Yazar”, Hece, Yıl:11 S.132, s. 79-80, Aralık 2007.


%d blogcu bunu beğendi: