Tag Archives: köşe

Köşe (III)

Şiir: Sezai Karakoç, Köşe (3/ Mayıs 1954)

Müzik: Ólafur Arnalds – Raein

Ses: Nergihan Yeşilyurt


İnsan düğmesi I

insan-dugmesi-1
Başlamanın ‘Conditio Sine Qua Non’u*


“Bu öfkeli sondacılar, herkese yönelik öldürücü tehdidin altındaki bu asık suratlı ruhsuzlar, ısrarla katı tutumlarından vazgeçmemekteler ve ayrım güdülmeksizin, sonuna kadar herkesin korkusuzca yaşayabilmesini, çalışabilmesini, karnını doyurabilmesini ve uyuyabilmesini ve onlar için bu da olmazsa olmaz bir koşul niteliğini taşıdığı için, barışın sürdürülmesinden kaynaklanan güçlüklere gelişigüzel kısmi çözümler, duygusal çözümler, uzun vadeli tehlikeli ve kısa vadeli çırpıştırma çözümler bulunmamasını isteyebilmeliler.”
**Ingeborg Bachmann

Söze nasıl başlanır… Unutkanlığımdan hayıflanırken Pavese’den aldığı ilhamla “Başlamak mutluluktur” diyor bir dostum.*** Modern zamanların dişlileri iyi sıkılmamış günlerinde dağılan bizim için “mutluluk”tan bahsetmek ancak bir oyuna başlarsak mümkün. Bachmann’ın bahsettiği dünyayı kotaracak “asık suratlı ruhsuzlar”** sanatın toprağını sürekli kaldıranlar değil midir oysa? Garabetlerle dolu oyunun mızıkçı oyuncuları… Boşvermişliğin kaygan zemininde kelimeyle, boyayla, notayla, vesair malzeme ve yöntemle gidemeyişe –belki bir geri dönüşe- başka başka somurtanlar sanat icracıları değil midir? O huzursuzlar, asık suratlı ruhsuzlar?

Sanatın insan olmanın önündeki mekanikleşen varsayımlarla başa çıkabileceğine, bizi yeniden kendilik gizemine kavuşturacağına, toplu kıyımlardan düzenli yok etmelere kadar her türlü caniliğin huzursuz çanı olacağına inancım öyle büyük ki sevgili Inge’nin de dediği gibi “inanmasam yaşayamam”.  Ya da neyse…

Hiçbir kültür-sanat köşesi, bunca uzun bir alıntıyla bu denli huzursuzluğa neden olarak açılmamasına kâni olmuş olacağım ki “başlamak mutluluktur” sözünün altını çizdim. Ama öyle olmuyor, olamadı elbet.

Dağılan zihnin sürek avı, şehir insanının her günkü yıkımından sıyrılıp tiyatrolara doluşmasını, kitaplara dalıp zehir zemberek aforizmalar devşirmesini yahut bir melodinin kerpetenle söktüğü kalbî dişlerimizin (klavye düşlerimiz diye tamamladıysa da olur) yasını tutmamızı bekleyemiyor. Olmuyor. Ölümü, ölümü, ölümü göz ardı ederek olmuyor. Öldürmeyi en kötüsü de. Her gün öldürmeyi… Estetiğe yontulmuş gözlerimizin billûrunu kıyımdan temizlemek için, saf bir dil icadına, bir kalkışmaya –ancak sokakların bile kaldıramayacağı denli bir büyük kalkışmaya- varsayın kaçışa, sanatın defterinden bir sayfa ile mi başlayacağız? Ne diyemiyorum ben böyle.

* Conditio Sine Qua Non: Latince, “olmazsa olmazı” anlamında bir tabir.

** Ingeborg Bachmann, Güncesinden.

*** “Başlamak Mutluluktur” yazısı için bakınız: http://www.nurdaldurmus.com

Modern Çağın Hastalığı: Gizemli Hiçbir Şey Bırakmayın!

Tam da bir dizisi yapılmayan sen mi kalmıştın Leonardo demişken. Biri de çılgın Dali’ye bulaşsa da televizyon tarihi kapansa filan. Neyse haberimiz şöyle: Leonardo da Vinci’nin Mona Lisa’sının gizemini çözmeye çalışan sanat dedektifleri(!) yine iş başında… Gerçi günümüzde yalnızca Popstarların yahut film yıldızlarının magazini yapılmıyor, ölü-diri ne yaptığına vakıf olduğumuz-olmadığımız pek çok sanatçının magazin malzemesi haline getirildiğine hemen hepimiz hemfikiriz.

İtalyan araştırmacılar, Leonardo da Vinci’nin ‘Mona Lisa’sına kimin modellik yaptığını öğrenmeye adım adım yaklaştıklarını öne sürmüşler.  Kendilerini sanat tarihi hafiyesi olarak tanımlayan Silvano Vincenti ve ekibi ‘Mona Lisa’nın modelinin kim olduğunu bulmaya yönelik önemli bir adım attıklarını’ iddia etmiş. Bunun için Floransa’da şehitlerin gömüldüğü Santissima Annunziata Bazilikası’na girilmiş, orada “Mona Lisa” olduğu tahmin edilen kadının eşi ve çocuklarından alınan DNA örneği ile yüz yeniden çizilecek ve tablo ile karşılaştırılacakmış. Tabi başka başka kadınlar için de bu iddialar geçerli olabilir, bunun için ne kadar mezar varsa açılacak mı bilinmez elbet. Bilim destekli magazinin kurbanı, asırlar önce terk-i diyar eylemişlerin toprağa emanet edilmiş bedenleri. Bilim ile yapılsa bile magazinde etik aramak, sanatın algısı dışında kalıyor.

Floransalı Mona Lisa gibi müphem bir ifade takınmak da onu öyle hayal etmesi de sanatkârın, modern insanın elinde kurcalanmadan durmayacak elbet. İyi mi etti acaba da Vinci…

***

Satış Hilesi mi Romancıya Özgürlük mü?

Harry Potter serisi ile ünlenen Rowling, isminin ve şöhretinin baskısından mı olacak yoksa yayıncısının satış stratejisinden mi Robert Galbraith müstearı ile “The Cuckoo’s Calling” adlı bir roman kaleme aldı. Önceleri kitap, haftada sadece 43 adet satılırken, yazarın gerçek kimliğini ortaya koymasının ardından talep patlaması yaşadı ve 14-20 Haziran tarihleri arasında 17 bin 662’lik satış rakamına ulaştı. Polisiye türde kaleme alınmış kitabın konusunu merak edenler için “Afganistan’da yaralanan ve özel dedektif olan eski asker Cormoran Strike’ın, bir mankenin intiharını araştırması” üzerine kurulduğunu söylemekle yetiniyorum. (Ne kadar da Hollywood diyesi gelmiyor değil insanın…)

Bizde de işte şairler-yazarlar ölünce çok satıyor kitaplar…

***

Kütüphane Bağışlarına Açığım

Kütüphanemi henüz bırakmayı düşünmüyorum, mülk sevdasından korusun bizi hep koruyan. Lâkin bırakın yazarı, iyi bir okuyucu için bir müddet sonra kütüphanesi ile arasında organik bir bağ oluşuyor, anıları bir şeylere yükleme merakımız yüzünden belki de. Yine de yazarın/ okuyucunun bin bir emekle elde ettiği kitapları bağışlaması büyük bir olay olsa gerek. (Kitap verme hususunda kırk dereden su getirenler derneğindenim.)

Yazar Pınar Kür, kütüphanesindeki yaklaşık 3 bin kitabı Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Kütüphanesine bağışladı.

İlk defa kitaplarını bağışlayan Kür, bu kararında ÇOMÜ Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner’in Çanakkale Savaşlarının 100. Yılında ÇOMÜ Kütüphanesinde 1 Milyon Kitap kampanyasını etkili olduğunu belirtmiş. Kitapların yazarın vefatıyla dağılıp gitmesindense bu şekilde bağışlanarak geniş bir kesimin istifadesine açılması pek güzel elbette.

Bu haber aklıma Sanat Tarihçisi ve yaşayan en önemli Bizantologlardan biri olan Prof. Dr. Semavi Eyice’nin Pera Vakfı tarafından alınan, dünyada bile alanında tek ve nadide kitapları barındıran kütüphanesini getirdi. Kendisiyle çalıştığım kısa süre zarfında o kütüphanenin aynı zamanda onun zihninde de yaşadığını görmüştüm. Bizim gibi Google gençliği için bir anlamı yok belki ama matbuatın aracı olmaktan başka ne gibi işlevi olmadığının ispatı idi Semavi Eyice. Semavi hocaya uzun ömürler dilerim, Pınar Kür’e de.

***

Önce Leyla Erbil, ardından Ahmet Erhan… Mevsimler ne hızlı değişiyor, hep güze… Burada ölümler üzerine bir müddet susularak… Ve biraz da şiirin rüzgârından yana açtığımdan yelkenimi…

55 yaşında şiirini sonsuzluk şehrine terk eden şaire selamla:

“O zaman açıyorum

Bütün perdeleri

O zaman yakıyorum

Bütün ışıkları

Camları darmadağın ediyorum

Yüzünü avuçlarıma alıyorum

Alnını öpüyorum

Dünyayı öper gibi” Ahmet Erhan.

Bu Ara Okumak İstediklerim:

1. Bütün Yort Savul’lar, Ece Ayhan.

2. Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa.

3. Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri, Walter Benjamin.

İnsan Düğmesi: Bir nergihanca kültür-sanat köşesi olarak her iki ayda bir Mahalle Mektebi’nde yayımlanmaktadır. Bu yazı “İnsan Düğmesi” yazılarının ilkidir. Yazıların ismi yine “İnsan Düğmesi” adlı şiirden araklamadır.


%d blogcu bunu beğendi: