Tag Archives: nergihan yeşilyurt

Köşe (III)

Şiir: Sezai Karakoç, Köşe (3/ Mayıs 1954)

Müzik: Ólafur Arnalds – Raein

Ses: Nergihan Yeşilyurt

Reklamlar

Frankens’şiir

Eduardo Ramón-2

Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi.

Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil.

Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

***

Davud’un İnsanları’nın Aralık (2) sayısında yayınlanmıştır.

Görsel: Eduardo Ramón


Aşk Bana Göre Değişir vs. Hayriye Ünal

hayriyeün

Buraya Aşk gelecek [büyük harfle] sevgili Hayriye. Çünkü kadınlar aşık olmaz, Aşk olur. Hatta evvelâ ‘bir’ olur. Sonra sökün eder, iki. Ziyân ki daha çok söylenecek adı kastı aşanın ve dürr-i ifşâsı yedi kat gökten inecek iki kabuktan müteşekkil tekil varlığın.

Tabii ki sayfa numaralarını vermeyeceğim, alın okuyun. Ancak şunu söyleyebilirim; teknik şahanelikten öte bir şeyler var, o da kitap kadınşiir. Hani bu cinsiyet bildiren/sildiren toplumun özündeki erkekliğe çomak sokarcasına kadınşiir. [Buradan namus pazarlayıcıları rahatsız edecek bir cümle çıkarılmıştır.] Çünkü… Siz görmediniz ki hiç kendinizi severken. Yani aşk bana göre değişir.

Hayriye Ünal ise “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir”:

“ve seni

bir daha hiç görmeyeceğimi
bilsem bile bir kere…”

*

“Sense ömrünce her yerde
beni ikiye bölmenden tanınabilirsin
beni küçültür mü senin arzunu ifşa edişin
kollarımı unutmuştum on yıl önce bilmezsin
kollarımı buldum bir atıkta bir yığında yüz metrede boğul
madan bu basınçta ölebilirim”

*

“oysa ben gözü açık öpüşebilen kadın demektim
kayıp ankara dilinde”

*

“açıkları kapatmak için yetmeyecek
dozunda
bir kadın ve bir erkek olmak”

*

“ve ben aşk için düelloda kaybedenin kızıyım
kaybeden ölmeyendir kızı dul değil
-kızı derken gerçekten kızı değil
onunkisi, sevdiği, seviştiği, uğrunda belaya girdiği
ve kapı ardına kadar açık olsa ne fark eder
içerde yoksun”

*

“ve senin soyun
ikbalin için sadece endişelenerek bile
gösterilebilirdi aşk
ülkenin tüm ahalisine
onlar karşında titretilerek ve boyun eğdirilerek sana getirilirdi
sadece sevin diye
ve istersen bağışlardın her canı gösterişle
sevmediklerine de”

*

“çok uzaktan
çok uzaklardan bir bakışıla bilinir mi eğerek başı
ve süzerek gözü ve kendini yine de komik hissetmeyerek
sırtını duvara vermeyecek kadar güvenle
kendine bakmayı bir an unutabilir mi kişi
başka birine bakarak”

*

“Henüz on beş sıfır sıfır- bu davada taraf değil saatler
bu davada garip şeyler bu dava kritik
yargı yok sitem yok bu davada
ilk itaatsizlik büyük suçtu
temyiz yok bu davada yalnızız üstelik”

*

“o nasıldır şimdi kime sorulsun, iyi olsun o iyi olsun
ben nasılsam nasılım, iyi olsun
ölüm bizi götürene, iyi olsun”

*

“aşk
bir ayrılma anında kaldırımda
karşıya geçip hızla döndüğünde
gitmemiş olandır”

*

“-kadınlar var bir varlık olarak
oturan ayağa kalkan terleyen konuşan
üşüdükleri zaman güpgüzel
bir erkeğe bakarken ürkekçe
onlar var diye incinip duran bir kadın daha
bu şiire mahsus olarak

yok benden başka doğrun
nasıl iki güneş yoksa”

*

“mutlak bir yüzdeyle bilebilsem de en çok beni, ne çok beni
öyle çok beni
sevdiğini bir beni

hikâyemizi buzlar saracak”

*

“kahrettiğim sensin özlenendir hasletin
bir gün üstüne geçmez düşmediğidir dil ismin”

*

“ama 99
kerre adını söylersem o gece giriyorsun rüyama”

*

“t a n ı m ı y o r s a n   b e n i
y a n l ı ş l ı k l a  v u r a b i l i r s i n  s e v g i l i m”
*
Haşiye: İkinci kere altını çizdiklerimi paylaştım diye bir daha bunu deneyeceğim anlamına gelmez. Kitabın orasına burasına iliştirdiğim notlardan, dizelerden ötürü benden sonra kütüphaneme sahip olacaklardan özür dilesem mi, neyse.

Çünkü meryemlerden bir meryem
damarına henüz enjekte edilmiş kapıeşiği ile
döndü zamana, bir şeyler karaladı diye
karalandı henüz tutmuş, ölümün postuna…. [Diyeceğim odur; mahremi rahmet ile bırakmak gerekir, bırakmak yani, bırakmak elbet.]


“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

selcanp.jpg

Bir ilk kitabı, hakkında yazı yazmak için okumaya başladığınızda kitapla aranızda uzun bir gölge oluşur; bu ilk defa izinsiz olarak girdiğiniz komşunuzun bahçesi gibidir. Çocukça bir güdüyle dalda meyve namına bir şey bırakmak istemezsiniz, ancak sadece bahçeyi gözlerinizle okşamakla yetinirsiniz.

Todorov’a göre “edebiyat üzerine söylem, edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil, önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini, mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir.” [1] Bahçeye nazikçe göz gezdirmeyi tercih ederken de en tarafsız olanın ilk kitap narinliğine halel getirmemek olduğuna kâni oluyorum.

İlk kitaplarla ilgili olarak, hep otobiyografik bir şeyler düşünmüşümdür. Kişisel tarihin envanteri gibi gelir ilk kitaplar. Bunu herhangi bir teoriye dayandırdığımı iddia edemem, ancak Selcan Peksan Mağara Vardır isimli kitabında benim bu düşüncemi doğrular bir iç yolculuk bahsi…

Mağara Vardır, 160. Kilometre Yayınları etiketiyle 2015’in son ayında okurla buluştu. Bir ilk kitap için oldukça kalabalık olan Mağara Vardır, üç bölümden oluşuyor, kitapta toplam 50 şiir bulunuyor. Kitabın ismi, son şiir “Bırak Onlar Savaşsın”da bir mısra olarak karşımıza çıkıyor. (s.111)

İsmet Özel’in deyimiyle şiir bir kendilik bilgisi ise Selcan Peksan’ın şiirlerinde ilk arayacağımız şey kendilik sorgusu olacak. Kimi zaman sondan başa doğru gittiğimizi hissettiren şiirlerde İsmet Özel’in “Bize sanatı çekici kılan sanatçının kurduğu yapıda sadece ve bilhassa bizim için bıraktığı boş alan olsa gerek. Biz o alan içinde biricik kalarak herkesleşebiliriz” [2] sözlerini düşünüyoruz, belki bir ilk kitap olması hasebiyle bu kitapta biricikleştirecek boşluklara rastlamasak da soluklanıp kendi maceramızdan devam etme imkânı buluyoruz.

“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

Peksan’ın şiirlerine geniş bir tarihsel arka plan, şehirler, ülkeler eşlik ediyor. Yer yer Batı şiirinin klasik dönem etkileri görülüyor, “Sihr-i Helal” şiirinin isminde olduğu gibi Divan şiirine göndermeler bulunuluyor. Peksan, genel olarak klasik sayılabilecek imgelerin, tarihi karakterlerin etrafında kimi zaman ses oyunlarıyla kimi zaman da kafiye ile ritmik şiirler, lirik sayılabilecek bir şiir dili kuruyor.

“neşeli bir söğüt nedendir kurur?” (s.13)

“rüzgâr uyuyor duvarlarına
ayakları sularda kalelerin
rengi renk kokusu is
ve ardında yerin dibine
sessizce kıvrılan panter
desenli bir yılan gibi
merdivenleri,
sona gider sayalım.”
(s.43)

Peksan’ın kendi ile konuşmalarından bugünün sorunlarına çoğunlukla üstü örtük, doğrudan hedef göstermeden; bazen de alegori yardımıyla demir attığını görüyoruz. Şair dışarının huzursuzluğu ile iç huzursuzluğunu paralel düzlemlere taşıyor.

“desem ki bugün işin kolayına kaçtım
ve Filistin için ulu orta ağladım

Ve elleri kir koruyamadığımız tüm çocukların
bata çıka ilerledikleri yolları desenli
boylarından katmerli hepsinin derdi”
(s.49)

“sen uyur, ben oyalanırken onlar:
normali önce belirlediler
sonra da bize öğrettiler”
(s.22)

“sırf biz inanalım diye
terbiye edilmiş savaşçılar
başka terbiyeli savaşçılara
gel beraber barış yapalım diyorlar.”
(s.24)

Anneannesi ile beraber Peksan’ın çocukluğuna bir kıyıdan bakabiliyoruz. Tek başına “Sevgili Günlük Masalı” şiiri bile bu açıdan okunabilir.

“anneannem de benim sesimi duysun diye içimden Rabbiyesir’i
okudum”
(s.56)

“Sevgili Günlük Masalı” şiiri ile birlikte kitabın ikinci kısmı “Maceralar”da bulunan dokuz şiirde “dün gece rüyamda” diyerek söze giriyor Peksan. Bu rüya şiirlerde kitabın tamamı göz önüne alındığında imgelerin daha örtük ve kaotik bir anlatıma büründüğünü görüyoruz. Üçüncü bölüm “atlatıyorum”da ise şekiller ve simgelerle biçimsel denemelere giden şiirlerin kelime hazinesinin ve kurgusunun çok da değişmediğini görebiliyoruz. Kitabın sonlarına doğru mısralar uzuyor, hatta kimi yerde nesir şiir denebilecek uzunluklardan bahsetmek mümkün.

“ben de ayaklarımı toprağa basıp durduğum yerde düşüncelerimi
derinleştirirken, köle olarak yaşamış olanlar için üzülüyorum durduk
yere, kendime bunu meslek seçtim. duruyor ve bazen üzülüyor, bazen
de seviniyorum. Bu yolla yerimi almak istiyorum hayatta.”
(s.98)

Hece Dergisi 230, Şubat 2016, Şiir 2015 Dosyası.


[1] Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, Metis Yayınları, s.45, İstanbul 2008.
[2]İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı (Yeni Edisyon), s.90, İstanbul 2014.

 

selcan

 

Künye:

Selcan Peksan
Mağara Vardır
160. Km Yayınları
Aralık 2015
120 sayfa.


Anılar Koleksiyoncusu

Değersiz görünen, küçük ayrıntılara inanmaya ne zaman başladık? O küçük çöplükler neden sımsıkı sarıldığımız cevherler gibi göründü gözümüze?

İlk biriktirmeye başladığım şeyi çok iyi hatırlıyorum. İlkokul sıralarında zarif çizimli kokulu not defterlerinden birer sayfa alabilmek için birbirimize leblebi tozu ısmarlardık. Kimisi en özel parça yalnız bende olsun der, kimseyle paylaşmak istemezdi… 8-10 yaşlarında onun da bir piyasası vardı. Ardından resim derslerinde tamamladığımız kartpostallar birikmeye, toplanılan çiçekler kurutulup kitap arasında “solgun bir bahçe” olmaya başladı. İlk gençlik yıllarında, kimse neden başladığını bilmez, bir davetiye furyası sardı herkesi; ardından kitapların sonsuz iklimine ayraçlardan bir köprü ile geçilir, buna inandık. Sultanahmet Kitap Fuarı’nda ilk ayraçlarım için kitap aldığım almadığım bütün yayınevlerini gezdiğimi hatırlıyorum.

Yıllar geçtikçe başka şeyler biriktirmeye, başka amaçlarla biriktirmeye devam ettim. İnanıyordum ki bize hızla akan şehirlerden kalan yalnızca bu değersiz kâğıt parçalarıydı.

İlk sinema bileti, ilk oyun, müze… Sonra dostlarla yenilen bir yemeğin fişi; restoranın reklamı olan ıslak mendil paketleri, çiçeklerin içine iliştirilmiş pusulalar, çiçekçi kartları hatta tren, uçak, otobüs biletleri… Bir de daha çocukluk kokan biriktirmeler vardı doğru; şekerli sakızların içinden çıkan kâğıtlar, çokomel folyoları… Benim hayatımda bu örneklediğim kesitlerden, çöplerimi değer atfettiğim anlara iliştirme çabam oldu. Siz kendi küçük çöplüğünüzü bir düşünün.

Sevgilisinden gelen pusulaları saklayan ilk kadından bugüne, tarihin en büyük efemera koleksiyoncularının kadınlar olduğunu iddia etsem, çok büyük konuşmuş olur muyum? Duygu durumlarımıza göre bazı anları sıkıca tutmak anlamına gelen o küçük kâğıt parçaları, biletler, yemek fişleri, hatta kurutulup iki boyutlu hale getirilmiş ilk çiçekler kişisel tarihimiz açısından ne kadar önemliyse diğerleri için o kadar anlamsız birer çöp olduğu aşikârdır. Walter Benjamin’in değişiyle “hazzın nesneleri”dir geriye kalan bu atıklar.

Bu yazıda efemeranın tanımına girmeyeceğim. Ancak tarihin en eski ve en büyük efemera koleksiyoncularının sevgilisinin pusulalarını duvardaki oynak taşın, tahta tarabanın arkasında biriktiren kadınlar olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Bu duvar içlerinde biriken anıların bugünün efemera koleksiyonerleri için bir anlamı olmayabilir. O zaman dolapların içinde bir türlü atılamayan ayakkabı kutularına bakmalarını önereceğim. Bu ayakkabı kutularının gündem teşkil edemeyecek denli masum kâğıt parçalarını sakladığını göreceksiniz. Öteki için bir anlam ifade etmeyen bu kargo makbuzları (yazar burada kendi ıvır zıvırlarına göndermede bulunuyor), tek kullanımlık şehir içi biletler, yemek fişleri, çiçekçi kartları, kâğıt peçeteler anılar ağını zihnin boşluğuna bir güzel örerler. Bütün bunlar müzayedelere konu olmaz, ancak onlar “ıvır zıvır” ürünler olarak görülüp küçümsenmekle, dayanaksız ve günlük yaşamın bölük pörçük parçaları olmakla[1] çoktan efemeranın tanımı içindeki yerini alırlar.

Peki… “Nedir bu kıymetsizliğin koleksiyonculuğu? Geriye kalan bir bellek, bir arşiv. (Ali Akay, “Sanatın Dışkı-Atıklarla Başkaldırısı”, Cogito, sayı: 43) Duygu durumlarına göre değişkenlik gösteren bu biriktirme (ya da atma) neyin göstergesidir?

Baudelaire, modernliğin geçiciliğini ve uçuculuğunu vurgularken tam da geriye kalacak olanın bu küçük değersiz kâğıt yığınlarından geçtiğinden mi bahsediyordu. Sanatın doğasındaki gibi bir direnç kurmaktan bahsetmiyorum elbette. Zamanın silahlarına, göreli olarak hafızadan daha geç solacak, maddi dayanaklarla karşı durabilmek mi anı koleksiyoncusunun gayesi? Sanatçı çoktan istenmeyen, artık ederi olmayan bir şeyin peşine düşebilir, onu yeniden parlatıp kendi hazinesi içinde değerli kılabilir. Çünkü çöp yalnızca işlevsiz olan değildir, bir nedenden ötürü gözden düşmüş olandır, görmek istemediğimiz şeydir de. Peki, gündelik yaşamında insan neden çoktan pratik anlamını yitirmiş bir kâğıt parçasına, ıslak mendile, kurutulup iki boyuta indirgenmiş kırmızı güle yeniden ihtiyaç duyabileceğini düşünür. Nedir hafızayı bu denli güvenilmez kılan? Ya da nedir yaşananları somutlamaktaki bu ısrar?

Amelié’nin yolculuğunu başlatan sahneyi anımsarız (2001): Lady Diana trafik kazasında ölmüştür; şaşkınlıktan küçük dilini yutan Amelié Poulain, elinden kolonyasının kapağını düşürür. Duvardaki küçük karolardan birini yerinden oynatan bu küçük kapak sayesinde bir hazine keşfeder, senarist bu sahneyi bize şöyle anlatır: “Sadece Tutankamon’un mezarına ilk giren kişi Amelié’nin küçük bir çocuğun 40 yıl kadar önce sakladığı hazineyi bulduğunda yaşadığı heyecanı anlayabilir.” Amelié içinde çocukluktan kalma hatıraların, ıvır zıvırların bulunduğu bu kutunun sahibini ne olursa olsun bulacak ve kutuyu ona geri verecektir. Kutu üzerine araştırma yapmaya başlamazdan evvel bahçe sahnesinde babasıyla yaptığı konuşma bizi farklı bir yere götürür: “Söylesene baba, çocukken bir hazine kadar çok değer verdiğin bir şey bulsaydın nasıl hissederdin? Mutlu, üzgün, nostaljik, ne hissederdin?”

Bretodeau, kutusuna kavuştuğunda hatıraların tesiri ile ağlamaya başlar… Amelié’nin sorusu bir şekilde yanıtlanmış olur, ancak bu cevap bizim için yeterli mi? Hayatımızdaki kısa zamanlı işlevlerini yerine getirdikten sonra, anılar koleksiyonumuza giren bu ıvır zıvırlar, gün gelip bizi mutlu mu eder, hüzünlendirir mi, nostaljik mi hissettirir? Peki, bugün kenara köşeye sıkıştırdığımız o yemek fişi, on yıl sonra bizi ağlatacaksa, bunu kat’i olarak bilmek de mümkünse neden kendimize bunu yapıyoruz? Neden iyi-kötü bir duyguları hatırlamak ve yeniden yaşamak isteriz? Ya da ister miyiz? Çünkü belki bu biriktirmeler bir gün “atmalar”a da neden olacak ve artık gözden/  gönülden uzak olması istenen hazineden çöp hanesine hızla düşüş gösterecektir.

Nihayet, madde bizde temsillerin oluşmasının sebebidir, fakat kendisi temsil değildir. Bergson maddeyi “kendinde var olan bir imge” (une image qui existe en soi) olarak ele almayı önerir. Bunun sebebi madde ile ilişkimizin algı tarafından kuruluyor olmasıdır.[2] Bizi maddeye yüklediğimiz imajlar açısından ilgilendiren bu sava göre diyebiliriz ki: Bir kâğıt parçası göreli ve zamandan bağımsız olamadığı gibi, bir hakikatin mecazı, sahnenin dekoru olabilir. Yahut bütün dekoru yıkmak isteyebiliriz de.

Biriktirmekten, efemeradan bahsederken yalnızca biriken iki boyutlu materyalden değil, aynı zamanda hafızanın güvenilmezliği (ya da desteklenmesi gerekliliği) ile akli dengesizlikler sınırında gidip gelmesinden de bahsediyoruz elbette. Koleksiyoner nerede başlıyor hasta nerede? Bunun ayrımına varabiliyor muyuz? Biriken ıvır zıvırın hangi noktadan sonra kişinin ruhsal hasarları tarafından kontrol edilmeye başlar? Mesela neye göre bir biriktirme türü normaldir, neye göre değildir. Yoksa hepimiz anılarımızı somutlamaya çalışalım derken gerçeklik sınırını kaybeden çatlaklar mıyız? Son olarak bu soruları da psikiyatrı bilime paslayalım. Ya da aslında işin ticari hâle geldiği dünya efemera piyasasını düşünelim (bunun için efemera müzayedelerine bakılabilir): Anı koleksiyonundan ne ara zamanın ve nadirliğin kıymetlendirdiği bir ticaret metaına dönüştü bizim kişisel çöplüğümüz? Neden her şeyin ederi ennihaye banknotlara evrilmek zorunda olsun ki? Siz iyisi mi, çikolata kaplı marşmelovların kâğıtlarını düzeltip yine kitaplarınızın arasına koyun. Varsın dünyada pullar, eski zaman afişleri, bilmem hangi müzenin kataloğu fahiş fiyatlara alıcı bulsun…

Hece Dergisi 226, Ekim 2015, Efemera Dosyası.

[1] Ş. Nihal Somer, İshak Keskin, “Bir Bilgi Kaynağı Olarak Efemera ve Türleri”, Bilgi Dünyası, sayı: 13

[2] Bergson, Madde ve Bellek, Dost, 2007.


Hayalkuran Şair veya Tahayyülat

alib-yazim

“Belki o gülüşün/ Anlatır otuz iki sebebini/ kilitlenen gözlerimin.”

Bir mısra işittiğimiz zaman, bir şiiri okuduğumuzda yahut oradaki bir yargı, bir betimleme, bir sıralanış, bir kesinti ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir şey bizde bir onama duygusu yaratır. Biz bu onamaya kelimeleri ayrıştırmaksızın, dilbilimsel hiçbir çözümlemeye başvurmaksızın sahip oluruz. Şiir bizde bir şeyle mutabakat kurmuş, insan vasıflarımızdan birine denk düşmüştür. İsmet Özel’in bu sözlerine ilaveten şiirle kurulan bu anlaşmaya göre; şiirin bizi, kelimenin dışında bir somutluğa, hatta kendimizin dışındaki bir somutluğa yerleştirir. En azından böyle iddia edebiliriz.

Peki, ilk şiirlerden, ilk kitaptan itibaren böyle bir anlaşma mümkün müdür. Ali Berkay’ın Tahayyülat’ına kulak verelim. “Hayal edilen şeyler”in şairi; kendine seslenmek, kendi ile açık-kapalı yüzleşmek, kendine diklenmek, nazlanmak; okuru kendilik penceresine dirseklerini dayamış şaşkın çocuklara çevirmek, ama belki en çok da mekanikleşen şeylerin kalbini bulup çıkarmak, Modernizmin klişeleştirerek öldürdüğü şeylere yepyeni kalpler takmakla meşgul. Uzun cümle sevmeyenler için kısa kısa şiirler geçeyim o halde:

“iq seviyesi yüksek
insanlarla ağladık
acı değişmedi.”

“bu çağ dalımıza vurduğunda
kameralar olsun
petrol sisi dağılsın
öldüğümüz yerden kalkalım”

“bir tanka taş atmadım
çok felsefi açılımlar yaptım;
erkek evlat babasından izler taşır”

Tahayyülat, “ölüm zaman rüya” üçgeninde düşünen ve konuşan şiirlerin kitabı. Kendi dilinden konuşmanın bazen tamamen kendine gömülme sakıncaları olduğu muhakkak. Ancak İsmet Özel’in açılışta da belirttiği türden hangi vasfımıza denk olduğunu anlayamadığımız mısralar, şiirler olarak karşımıza çıkıyor bu iç lisan. Ali Berkay, “ölüm zaman rüya” üçlüsüne çeşitli anlam ve şekillerde kıyafetler dikiyor. Sıradanlaştırıyor, kırıyor, yeniden kuruyor. Ancak bu kırım ve kapalılık, kendi içinde sadelikte ve naiflikte. “Hafıza aşk dil/ çok satıyormuş tezgâhlarda/ yatırmışlar rüyaya bizi.”

Tahayyülat’ta Ali Berkay, saatin –milisaniyeden evrenin bir ucuna kadar- içine büzüşen şairin, annelerin ve babaların, çocukların, kısaca tüm ölümlülerin zayıflıklarını ve kelimelerin azametini okurun gölgesiyle pay ediyor.

Modern iletişim aygıtlarının şiire iyiden iyiye girdiğini Ali Berkay’ın şiirinde de görüyoruz: “Hiç gitmiyor ki gözümün önünden/ Facebook, twitter ve Kudüs mühimdir.” Teknik kelimelerin kullanım oranı kararında görünüyor, hatta yer yer bugün eskimiş tabirlerle okuru şaşırtıyor şair. Tamamen gündelik dilin avucunun içinde bir kalem olmadığının, edebiyatın hangi kaynaklarından su içtiğinin işaretini veriyor dikkatli okura. Ancak bu okuru yanıltmasın, tek tek bütün kelimelerin kişisel bir elekten geçtiği, inceltilip şiirleştiği yerde, sadece şairin kişisel sözlüğü olarak varlık gösterdiklerini söylemek daha doğru olacak. Naif bir devinimle olması gerektiği yerde, sanki hep olması gerektiği kadar varlar.

Şairin bugünün genç şiirin battığı ironi havzasından da kararlılıkla geçtiğini görürüz: “Onlar küçücük tetikler çekecek/ patronlarının önünde el bağlayarak/ sabahtan akşama birkaç tık/ akşamdan sabaha birkaç lafla/ vakit geçiren adamlar –çok pardon.”  Toplumsal meselelerin şiire girişi, ironiden ziyade yılgın ama olgun bir sesle mümkün oluyor: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin/ Kitabını yazacak değilim/ Devalarımız yeni kanserler üretiyor.”

Yahut daha da derine inip felsefik bir bakışı deniyor şair: “kabuğunu soydum/ Vitamini içindeymiş insanın/ Hiçliğimin farkındayım.”

Bu kadar genç bir kalemin şiirinde coşkunlukla taşan bir aşk aramak gerekir belki. Ancak Tahayyülat’ta adını işaret edercesine hayalleşen, belirsizleşen, kimi zaman gamzesini bulduğumuz, çoğunlukla gülüşüne, ellerine denk geldiğimiz bir sevgili gezinir. Sevgiliden ziyade esinti gibidir. Derin bir kederin esintisi.

“Yanıp sönen evrende görebiliyordum
İşaretin, bir başlangıcın ve bir sonun vardı;
Tek bir kalp atışı içine sığıyorduk.”

Ali Berkay’ın Tahayyülat’ı, Hece Yayınları etiketiyle Mart sonunda raflardaki yerini aldı. 2010 kuşağı içindeki yerini zaman gösterecek elbette. Ancak bu kitapla şair; insanlarının, şairlerinin, kişisel kaosunun kimi şubelerinin öngösterimini yaptı diyebiliriz.

Yeni Şafak Kitap Eki/ Nisan 2016
Nergihan Yeşilyurt

 


Ebced Hesabıyla 256*

Epiphanic_Bird_by_sesfitts
Demirden dövülmüş ayaklarımızla
izin verildiği ölçüde sevinebiliriz
uzanılamayan vişnenin dalı cehennem, bir kuş cehennem
kökünden kararlılıkla geçilebiliyor
nihayet süreceğim bütün bahçeler senindir

Devamı için: Kasım 2014, Hece Dergisi, Nergihan Yeşilyurt.


%d blogcu bunu beğendi: