Tag Archives: şiir

Köşe (III)

Şiir: Sezai Karakoç, Köşe (3/ Mayıs 1954)

Müzik: Ólafur Arnalds – Raein

Ses: Nergihan Yeşilyurt


Frankens’şiir

Eduardo Ramón-2

Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi.

Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil.

Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

***

Davud’un İnsanları’nın Aralık (2) sayısında yayınlanmıştır.

Görsel: Eduardo Ramón


Aşk Bana Göre Değişir vs. Hayriye Ünal

hayriyeün

Buraya Aşk gelecek [büyük harfle] sevgili Hayriye. Çünkü kadınlar aşık olmaz, Aşk olur. Hatta evvelâ ‘bir’ olur. Sonra sökün eder, iki. Ziyân ki daha çok söylenecek adı kastı aşanın ve dürr-i ifşâsı yedi kat gökten inecek iki kabuktan müteşekkil tekil varlığın.

Tabii ki sayfa numaralarını vermeyeceğim, alın okuyun. Ancak şunu söyleyebilirim; teknik şahanelikten öte bir şeyler var, o da kitap kadınşiir. Hani bu cinsiyet bildiren/sildiren toplumun özündeki erkekliğe çomak sokarcasına kadınşiir. [Buradan namus pazarlayıcıları rahatsız edecek bir cümle çıkarılmıştır.] Çünkü… Siz görmediniz ki hiç kendinizi severken. Yani aşk bana göre değişir.

Hayriye Ünal ise “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir”:

“ve seni

bir daha hiç görmeyeceğimi
bilsem bile bir kere…”

*

“Sense ömrünce her yerde
beni ikiye bölmenden tanınabilirsin
beni küçültür mü senin arzunu ifşa edişin
kollarımı unutmuştum on yıl önce bilmezsin
kollarımı buldum bir atıkta bir yığında yüz metrede boğul
madan bu basınçta ölebilirim”

*

“oysa ben gözü açık öpüşebilen kadın demektim
kayıp ankara dilinde”

*

“açıkları kapatmak için yetmeyecek
dozunda
bir kadın ve bir erkek olmak”

*

“ve ben aşk için düelloda kaybedenin kızıyım
kaybeden ölmeyendir kızı dul değil
-kızı derken gerçekten kızı değil
onunkisi, sevdiği, seviştiği, uğrunda belaya girdiği
ve kapı ardına kadar açık olsa ne fark eder
içerde yoksun”

*

“ve senin soyun
ikbalin için sadece endişelenerek bile
gösterilebilirdi aşk
ülkenin tüm ahalisine
onlar karşında titretilerek ve boyun eğdirilerek sana getirilirdi
sadece sevin diye
ve istersen bağışlardın her canı gösterişle
sevmediklerine de”

*

“çok uzaktan
çok uzaklardan bir bakışıla bilinir mi eğerek başı
ve süzerek gözü ve kendini yine de komik hissetmeyerek
sırtını duvara vermeyecek kadar güvenle
kendine bakmayı bir an unutabilir mi kişi
başka birine bakarak”

*

“Henüz on beş sıfır sıfır- bu davada taraf değil saatler
bu davada garip şeyler bu dava kritik
yargı yok sitem yok bu davada
ilk itaatsizlik büyük suçtu
temyiz yok bu davada yalnızız üstelik”

*

“o nasıldır şimdi kime sorulsun, iyi olsun o iyi olsun
ben nasılsam nasılım, iyi olsun
ölüm bizi götürene, iyi olsun”

*

“aşk
bir ayrılma anında kaldırımda
karşıya geçip hızla döndüğünde
gitmemiş olandır”

*

“-kadınlar var bir varlık olarak
oturan ayağa kalkan terleyen konuşan
üşüdükleri zaman güpgüzel
bir erkeğe bakarken ürkekçe
onlar var diye incinip duran bir kadın daha
bu şiire mahsus olarak

yok benden başka doğrun
nasıl iki güneş yoksa”

*

“mutlak bir yüzdeyle bilebilsem de en çok beni, ne çok beni
öyle çok beni
sevdiğini bir beni

hikâyemizi buzlar saracak”

*

“kahrettiğim sensin özlenendir hasletin
bir gün üstüne geçmez düşmediğidir dil ismin”

*

“ama 99
kerre adını söylersem o gece giriyorsun rüyama”

*

“t a n ı m ı y o r s a n   b e n i
y a n l ı ş l ı k l a  v u r a b i l i r s i n  s e v g i l i m”
*
Haşiye: İkinci kere altını çizdiklerimi paylaştım diye bir daha bunu deneyeceğim anlamına gelmez. Kitabın orasına burasına iliştirdiğim notlardan, dizelerden ötürü benden sonra kütüphaneme sahip olacaklardan özür dilesem mi, neyse.

Çünkü meryemlerden bir meryem
damarına henüz enjekte edilmiş kapıeşiği ile
döndü zamana, bir şeyler karaladı diye
karalandı henüz tutmuş, ölümün postuna…. [Diyeceğim odur; mahremi rahmet ile bırakmak gerekir, bırakmak yani, bırakmak elbet.]


Davud’un İnsanları 1-2-3-4-5

Epey zamandır burayı boşladığımı, hatta bir blogum olduğu fikrini tamamen kenara koyduğumu fark ettim. Ben bu postu yazana kadar Davud’un İnsanları 4 sayı oldu. Geç kalmış olarak da olsa buraya Davud’un İnsanları ile ilgili bir şeyler karalamak isterim. Sloganik yahut mesafeli değil…Bu dergiyi niye çıkarmaya karar verdik, kafayı mı yedik, derdimiz zorumuz neydi filan gibi şeyler işte. Ama bir fikri ortaya çıkaran o müphem anla ilgili bir şey söylemek istediğimden emin değilim.

Evet, kafayı yemiştik, sıcaktı, huzursuzduk, üst üste ölümler dünyada, nasılsa her zamanki ölümlerdi işte. Korkunçtu ama nedense bir o kadar normaldi. Her şeyin normalleşmesi kıyamet olmalı. Hem söylemek istediklerim vardı hem söylemek istemediklerim. Olabiliyor öyle şeyler. İnsanın boğazına takılan şey, gırtlağını sıkan şey olabiliyor pekala. Ruhsuz olabiliyor insan bazen. Bir başka şeye biçim verirken kendi ruhundan da vermek sanırım yaradılışla ilgili bir mizaç, bir yükümlülüğü iade etmek istercesine… Bunların dergi çıkarmakla ne alakası olabilir, değil mi. Ama var aslında. Yazmakla çizmekle ne kadar ilgisi varsa o kadar.

Çok canım sıkılıyor. Genel. Çünkü huzursuzluklardan bineği olana sıkılmak düşüyor. İlk sayımızda bu asık suratlı halimizi şerh ediyor sevgili Ingeborg. Ben bunları öylesine… Hay neyse.

Davud’un İnsanları’nın tüm sayıları burada:

1. yandex, issuu, drive

2. yandex , issuu, drive

3. yandex , issuu, drive

4. yandex, issuu, drive

5. yandex, issuu, drive

 

Bize Nasıl Ulaşırsınız?

Facebook: https://www.facebook.com/davuduninsanlari

Twitter: https://twitter.com/davudinsanlari

E-Posta: davudun.insanlari@gmail.com


“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

selcanp.jpg

Bir ilk kitabı, hakkında yazı yazmak için okumaya başladığınızda kitapla aranızda uzun bir gölge oluşur; bu ilk defa izinsiz olarak girdiğiniz komşunuzun bahçesi gibidir. Çocukça bir güdüyle dalda meyve namına bir şey bırakmak istemezsiniz, ancak sadece bahçeyi gözlerinizle okşamakla yetinirsiniz.

Todorov’a göre “edebiyat üzerine söylem, edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil, önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini, mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir.” [1] Bahçeye nazikçe göz gezdirmeyi tercih ederken de en tarafsız olanın ilk kitap narinliğine halel getirmemek olduğuna kâni oluyorum.

İlk kitaplarla ilgili olarak, hep otobiyografik bir şeyler düşünmüşümdür. Kişisel tarihin envanteri gibi gelir ilk kitaplar. Bunu herhangi bir teoriye dayandırdığımı iddia edemem, ancak Selcan Peksan Mağara Vardır isimli kitabında benim bu düşüncemi doğrular bir iç yolculuk bahsi…

Mağara Vardır, 160. Kilometre Yayınları etiketiyle 2015’in son ayında okurla buluştu. Bir ilk kitap için oldukça kalabalık olan Mağara Vardır, üç bölümden oluşuyor, kitapta toplam 50 şiir bulunuyor. Kitabın ismi, son şiir “Bırak Onlar Savaşsın”da bir mısra olarak karşımıza çıkıyor. (s.111)

İsmet Özel’in deyimiyle şiir bir kendilik bilgisi ise Selcan Peksan’ın şiirlerinde ilk arayacağımız şey kendilik sorgusu olacak. Kimi zaman sondan başa doğru gittiğimizi hissettiren şiirlerde İsmet Özel’in “Bize sanatı çekici kılan sanatçının kurduğu yapıda sadece ve bilhassa bizim için bıraktığı boş alan olsa gerek. Biz o alan içinde biricik kalarak herkesleşebiliriz” [2] sözlerini düşünüyoruz, belki bir ilk kitap olması hasebiyle bu kitapta biricikleştirecek boşluklara rastlamasak da soluklanıp kendi maceramızdan devam etme imkânı buluyoruz.

“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

Peksan’ın şiirlerine geniş bir tarihsel arka plan, şehirler, ülkeler eşlik ediyor. Yer yer Batı şiirinin klasik dönem etkileri görülüyor, “Sihr-i Helal” şiirinin isminde olduğu gibi Divan şiirine göndermeler bulunuluyor. Peksan, genel olarak klasik sayılabilecek imgelerin, tarihi karakterlerin etrafında kimi zaman ses oyunlarıyla kimi zaman da kafiye ile ritmik şiirler, lirik sayılabilecek bir şiir dili kuruyor.

“neşeli bir söğüt nedendir kurur?” (s.13)

“rüzgâr uyuyor duvarlarına
ayakları sularda kalelerin
rengi renk kokusu is
ve ardında yerin dibine
sessizce kıvrılan panter
desenli bir yılan gibi
merdivenleri,
sona gider sayalım.”
(s.43)

Peksan’ın kendi ile konuşmalarından bugünün sorunlarına çoğunlukla üstü örtük, doğrudan hedef göstermeden; bazen de alegori yardımıyla demir attığını görüyoruz. Şair dışarının huzursuzluğu ile iç huzursuzluğunu paralel düzlemlere taşıyor.

“desem ki bugün işin kolayına kaçtım
ve Filistin için ulu orta ağladım

Ve elleri kir koruyamadığımız tüm çocukların
bata çıka ilerledikleri yolları desenli
boylarından katmerli hepsinin derdi”
(s.49)

“sen uyur, ben oyalanırken onlar:
normali önce belirlediler
sonra da bize öğrettiler”
(s.22)

“sırf biz inanalım diye
terbiye edilmiş savaşçılar
başka terbiyeli savaşçılara
gel beraber barış yapalım diyorlar.”
(s.24)

Anneannesi ile beraber Peksan’ın çocukluğuna bir kıyıdan bakabiliyoruz. Tek başına “Sevgili Günlük Masalı” şiiri bile bu açıdan okunabilir.

“anneannem de benim sesimi duysun diye içimden Rabbiyesir’i
okudum”
(s.56)

“Sevgili Günlük Masalı” şiiri ile birlikte kitabın ikinci kısmı “Maceralar”da bulunan dokuz şiirde “dün gece rüyamda” diyerek söze giriyor Peksan. Bu rüya şiirlerde kitabın tamamı göz önüne alındığında imgelerin daha örtük ve kaotik bir anlatıma büründüğünü görüyoruz. Üçüncü bölüm “atlatıyorum”da ise şekiller ve simgelerle biçimsel denemelere giden şiirlerin kelime hazinesinin ve kurgusunun çok da değişmediğini görebiliyoruz. Kitabın sonlarına doğru mısralar uzuyor, hatta kimi yerde nesir şiir denebilecek uzunluklardan bahsetmek mümkün.

“ben de ayaklarımı toprağa basıp durduğum yerde düşüncelerimi
derinleştirirken, köle olarak yaşamış olanlar için üzülüyorum durduk
yere, kendime bunu meslek seçtim. duruyor ve bazen üzülüyor, bazen
de seviniyorum. Bu yolla yerimi almak istiyorum hayatta.”
(s.98)

Hece Dergisi 230, Şubat 2016, Şiir 2015 Dosyası.


[1] Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, Metis Yayınları, s.45, İstanbul 2008.
[2]İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı (Yeni Edisyon), s.90, İstanbul 2014.

 

selcan

 

Künye:

Selcan Peksan
Mağara Vardır
160. Km Yayınları
Aralık 2015
120 sayfa.


Hayalkuran Şair veya Tahayyülat

alib-yazim

“Belki o gülüşün/ Anlatır otuz iki sebebini/ kilitlenen gözlerimin.”

Bir mısra işittiğimiz zaman, bir şiiri okuduğumuzda yahut oradaki bir yargı, bir betimleme, bir sıralanış, bir kesinti ya da ne olduğunu bilemediğimiz bir şey bizde bir onama duygusu yaratır. Biz bu onamaya kelimeleri ayrıştırmaksızın, dilbilimsel hiçbir çözümlemeye başvurmaksızın sahip oluruz. Şiir bizde bir şeyle mutabakat kurmuş, insan vasıflarımızdan birine denk düşmüştür. İsmet Özel’in bu sözlerine ilaveten şiirle kurulan bu anlaşmaya göre; şiirin bizi, kelimenin dışında bir somutluğa, hatta kendimizin dışındaki bir somutluğa yerleştirir. En azından böyle iddia edebiliriz.

Peki, ilk şiirlerden, ilk kitaptan itibaren böyle bir anlaşma mümkün müdür. Ali Berkay’ın Tahayyülat’ına kulak verelim. “Hayal edilen şeyler”in şairi; kendine seslenmek, kendi ile açık-kapalı yüzleşmek, kendine diklenmek, nazlanmak; okuru kendilik penceresine dirseklerini dayamış şaşkın çocuklara çevirmek, ama belki en çok da mekanikleşen şeylerin kalbini bulup çıkarmak, Modernizmin klişeleştirerek öldürdüğü şeylere yepyeni kalpler takmakla meşgul. Uzun cümle sevmeyenler için kısa kısa şiirler geçeyim o halde:

“iq seviyesi yüksek
insanlarla ağladık
acı değişmedi.”

“bu çağ dalımıza vurduğunda
kameralar olsun
petrol sisi dağılsın
öldüğümüz yerden kalkalım”

“bir tanka taş atmadım
çok felsefi açılımlar yaptım;
erkek evlat babasından izler taşır”

Tahayyülat, “ölüm zaman rüya” üçgeninde düşünen ve konuşan şiirlerin kitabı. Kendi dilinden konuşmanın bazen tamamen kendine gömülme sakıncaları olduğu muhakkak. Ancak İsmet Özel’in açılışta da belirttiği türden hangi vasfımıza denk olduğunu anlayamadığımız mısralar, şiirler olarak karşımıza çıkıyor bu iç lisan. Ali Berkay, “ölüm zaman rüya” üçlüsüne çeşitli anlam ve şekillerde kıyafetler dikiyor. Sıradanlaştırıyor, kırıyor, yeniden kuruyor. Ancak bu kırım ve kapalılık, kendi içinde sadelikte ve naiflikte. “Hafıza aşk dil/ çok satıyormuş tezgâhlarda/ yatırmışlar rüyaya bizi.”

Tahayyülat’ta Ali Berkay, saatin –milisaniyeden evrenin bir ucuna kadar- içine büzüşen şairin, annelerin ve babaların, çocukların, kısaca tüm ölümlülerin zayıflıklarını ve kelimelerin azametini okurun gölgesiyle pay ediyor.

Modern iletişim aygıtlarının şiire iyiden iyiye girdiğini Ali Berkay’ın şiirinde de görüyoruz: “Hiç gitmiyor ki gözümün önünden/ Facebook, twitter ve Kudüs mühimdir.” Teknik kelimelerin kullanım oranı kararında görünüyor, hatta yer yer bugün eskimiş tabirlerle okuru şaşırtıyor şair. Tamamen gündelik dilin avucunun içinde bir kalem olmadığının, edebiyatın hangi kaynaklarından su içtiğinin işaretini veriyor dikkatli okura. Ancak bu okuru yanıltmasın, tek tek bütün kelimelerin kişisel bir elekten geçtiği, inceltilip şiirleştiği yerde, sadece şairin kişisel sözlüğü olarak varlık gösterdiklerini söylemek daha doğru olacak. Naif bir devinimle olması gerektiği yerde, sanki hep olması gerektiği kadar varlar.

Şairin bugünün genç şiirin battığı ironi havzasından da kararlılıkla geçtiğini görürüz: “Onlar küçücük tetikler çekecek/ patronlarının önünde el bağlayarak/ sabahtan akşama birkaç tık/ akşamdan sabaha birkaç lafla/ vakit geçiren adamlar –çok pardon.”  Toplumsal meselelerin şiire girişi, ironiden ziyade yılgın ama olgun bir sesle mümkün oluyor: “Ülke olarak büyük çaresizliğimizin/ Kitabını yazacak değilim/ Devalarımız yeni kanserler üretiyor.”

Yahut daha da derine inip felsefik bir bakışı deniyor şair: “kabuğunu soydum/ Vitamini içindeymiş insanın/ Hiçliğimin farkındayım.”

Bu kadar genç bir kalemin şiirinde coşkunlukla taşan bir aşk aramak gerekir belki. Ancak Tahayyülat’ta adını işaret edercesine hayalleşen, belirsizleşen, kimi zaman gamzesini bulduğumuz, çoğunlukla gülüşüne, ellerine denk geldiğimiz bir sevgili gezinir. Sevgiliden ziyade esinti gibidir. Derin bir kederin esintisi.

“Yanıp sönen evrende görebiliyordum
İşaretin, bir başlangıcın ve bir sonun vardı;
Tek bir kalp atışı içine sığıyorduk.”

Ali Berkay’ın Tahayyülat’ı, Hece Yayınları etiketiyle Mart sonunda raflardaki yerini aldı. 2010 kuşağı içindeki yerini zaman gösterecek elbette. Ancak bu kitapla şair; insanlarının, şairlerinin, kişisel kaosunun kimi şubelerinin öngösterimini yaptı diyebiliriz.

Yeni Şafak Kitap Eki/ Nisan 2016
Nergihan Yeşilyurt

 


Hüsn Aşk’tır Çün Aşk Hüsn’dür

Mesnevinin Kısa Özeti

542635_592879890727065_581728424_n“mef’ûlü-mefâilün-feûlün”

Hüsn ve Aşk, Beni Muhabbet kabilesinde aynı gün doğan kız ve erkek çocuklarıdır. Doğar doğmaz kabilece nişanlanan çocuklar, büyüyünce Mekteb-i Edeb adlı okula giderler. Hocaları, Mollâ-yı Cünûn’dur. Aşk’a âşık olan Hüsn, ilk başlarda aşkına karşılık alamazsa da daha sonra aralarında büyük bir aşk başlar. İkisi zaman zaman Mânâ (Ma‘nâ) gezinti yerine gidip gezinmekte, sohbet etmektedirler. Fakat Hayret, Hüsn ile Aşk’ın görüşmesine mani olur. Bir süre Sühan yoluyla mektuplaşırlar. Aşk, lalası Gayret ve hocası Mollâ-yı Cünûn’un yol göstermesiyle Hüsn’le evlenmek ister. Kabilenin ileri gelenleri Aşk’ın Hüsn’e kavuşabilmesi için Kalb Diyarı’ndaki Kimya’yı alıp getirmelerini isterler. Aşk, lalası Gayret ile bu zor ve meşakkatli yolculuğa çıkar. Hem lalası Gayret’in hem de Sühan’ın yardımlarıyla önüne çıkan engelleri (dibi olmayan kuyu, gam harabesi, ateş denizi, Zatüssuver Kalesi, devler, periler, büyüler, cadı vs.) birer birer aşan Aşk, sonunda Kalb Diyarı’na ulaşır. Burada Hüsn’ün sarayıyla karşılaşır. Bu arada Mollâ-yı Cünûn, İsmet ve Hayret ortaya çıkar. Sühan olup bitenlerin ne anlama geldiğini açıklar. Aşk Hüsn’dür, Hüsn de Aşk’tır. Aralarında ikilik yoktur, aksine “birlik”in farklı tezahürleridir. [1]

Hayal Ustası Galib

Divan şiirinin son gözde temsilcisi Şeyh Galib, Galata Mevlevihanesi civarında dünyaya gelir. Asıl adı Mehmed Es’ad olan Şeyh Galib şiirlerini 24 yaşında Divan haline getirir. Bu kadar genç yaşta Divan sahibi olan Rûmî’nin öğrencisi, bundan iki yıl kadar sonra da hem o günün hem de bugünün zirve eserlerinden biri olan Hüsn ü Aşk’ı kaleme alır. Galib’teki “zirve”nin açılımını yerli-yabancı akademisyen ve araştırmacılar tarafından Hüsn ü Aşk hakkında yazılan makalelerde bulmak mümkün. Bizi asıl ilgilendiren, Galib’te bu denli baş döndürücü hayâl ve mazmunun aynı derecede ütopik hikâyesi ile birleşince elde edilen sarhoşluğun günümüz dünyasınca nasıl sadece Divan şiiri sevdalıları ile akademik camia arasında kalmış olduğu mevzusudur. İşte benim bu şaşkınlığım, nihayet cehaletimi muhabbet ilmimin gölgesine saklayarak bu metni yazmaya itti. Öyle ki bu muhabbetten rahmet umulur…

2041 beyitlik Hüsn ü Aşk mesnevisi “Hamd ana ki kıldı halka rahmet/ Tahmîdde acze verdi ruhsat” mısralarıyla halka rahmet eden ve kendisine bu eseri yazmada ruhsat veren Allah’a, hamd ile başlıyor. Gelenek üzere bir açılışın ardından kendisine kadarki imge dünyasını alt üst edecek bir hikâye anlatmaya başlıyor Galib. Bu alegorik hikâyenin daha başında geleneğe aykırı olarak Hüsn’ü (kadını) Aşk’a (erkeğe) âşık ediyor. Ki mesnevi boyunca kadın-erkek, Allah-kul, âşık-mâşûk sürekli yer değiştirerek hakikatteki manasına “Kim Aşk Hüsn’dür ayn-ı Hüsn Aşk/ Sen râh-ı galatda eyledin meşk” beyitiyle erişiyor. Aşk, Hüsn’dür; tıpkı Hüsn’ün de Aşk olduğu gibi, sen bunu yanlış yolda öğrendin… Aşk’ın Hüsn’de bir olduğunun farkına varana kadarki yolculuğunu dünya hayatının kandırmacasına, Hüsn’de bir olmayı da Fenâfillâh’a (Hakk’ın kendinde yok olmaya) vardırıyor. Galib, Aşk’ın yolculuğunu işitilmedik manalar, taze mazmunlar peşinde ince hayallerle örüyor; dolayısıyla güçlü ve kolay nüfûz edilemeyecek bir imge dünyası inşâ ediyor okurun gözleri önünde.

26 yaşında Nâbî’nin Hayrâbâd’ından daha iyi bir eser yazacağı iddiasının ne denli gerçekleştirilmiş olduğunu, bir iki yeri dışında kendinden önce yazılmış hiçbir esere benzememesinden anlıyoruz. Sebk-i Hindî’den [2] tevarüs eden bütün imkânlar, Hüsn ü Aşk’ta yepyeni bir dil olarak ortaya çıkıyor. Ki zaten Nagehan Eke’nin de deyimiyle “Galib’in büyüklüğü hayallerinin emsalsizliğindedir.”[3] Bu emsalsiz hayallerle şiiri kurarken bir yandan hakikat kapısından bir an olsun ayrılmıyor. Çünkü “Galib, şiiri ve şiirsel imgelemi, biçim ve anlamın ‘dünyaları’ arasında bir bağlantı olarak görür… İmgelem, Galib’in -ve bütün geleneğin- hakikat diye nitelendirdiği şeye köprü görevi gören bir mevkide yer alır.” [4]

2041 beyit içinde tek başına ateş imgesi bile Galib’teki yaygın (yayılgan)[5] imgelerin ne derece güçlü olduğunun kanıtıdır.

Erzâkları belâ-yı nâgâh
Âteş yağar üstlerine her gâh

Ekdikleri dâne-i şirâre
Biçdikleri kalb-i pâre pâre[6]

(Yiyecekleri ansızın inen belalardı. Üzerlerine her an ateş yağardı. Kıvılcım tohumu ekip paramparça kalp biçerlerdi.)

Galib, kıvılcımla tohumun hem karşıt hem de benzer halleriyle kelime oyunu yaparak, bu kıvılcım tohumlarını zamanı gelince paramparça kalpler olarak biçmemize imkân verir. Bu ateş sağanağı altında kalırken biz her gâh (her an) ateş imgesinin yayılgan özelliğiyle de kıvılcımından sağanağına kadar zihnimizi tetikler. Bachelard, “bütün imgeler içerisinde alev imgelerinin- yalın olanları kadar en karmaşık olanlarının da uslu olanları kadar çılgın olanlarının da- bir şiir işareti taşıdığını” söyler. Galib, Bachelard’ın sözünü ettiği şiirselliği, ses ve mana bakımından da ulayarak yepyeni bir biçimde kullanır.

Mesnevide dikkat çeken bir nokta, Aşk’ın Hüsn’e göre daha zengin bir ateş imajıyla donatılmış olmasıdır.[7] Kimi zaman Aşk, “cehennemin alevli goncası” (gonca-i şu’le-zâr-ı dûzah) kimi zaman bir hûrînin ateş dolu kadehiyle sarhoş (Sâkî dahi kendi ol perî-veş/ Bir hûr idi kim şarâb-ı âteş) bazen de -elbette aşinası olduğumuz üzre- ateş denizini mumdan kayıkla (Mumdan gemi altı bahr-ı âteş) geçen yolcu oldu mesnevi boyunca. Galib, ateşi her eline alışta ona yeni bir şekil verdi. Onu vahdetin yakıcı ancak henüz mührü çözülmemiş goncasından ateş dolu bade ile yanmanın ilahi sırrına ve nihayet gidilecek yolun eriyip bitmekle vasla ereceğine dek şekillendirdi.

Galib, sade yayılgan imgeler için değil, felsefi söyleme uygun olanlar için bile (Batık İmge[8]) emsalsiz mısralar kurarak gerektiğinde klişeleşmiş imgeleri de kendi üslûbunun potasında eriterek mesnevinin bütününe uyumlu olacak şekilde kullanır. Bütün bunları yaparken daima bir yenilik arayışı peşindedir. Hikmeti, konu bütünlüğünü de hesaba katarsak nasıl bir şiir dehasıyla, nasıl bir hayâl ustasıyla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlayabiliriz zannediyorum.

*

sevgililerDivan şiirindeki diğer türlerin aksine mesnevi, bir hikâye anlatmak durumundadır ya da bir hikâyeyi şairinin bakışından anlatmak da denebilir buna. Örneğin, Divan şiirinde pek çok şair tarafından kaleme alınan Leylâ ve Mecnun mesnevisi mevcuttur. Dolayısıyla mükemmel imgeler vitrini kâfi olmaz, kalıbın sınırları içerisinde kıvrak hareket edebilme kabiliyeti zaten bu seviyede bir belagat için bir kıstas sayılamaz. Öyleyse şairin okuru, -bugün ‘Fantastik Edebiyat’ içinde bile yer edinebilecek denli kuvvetli bir kurguyla- kahramanının yolculuğuna katması gerekir. Hakezâ Aşk’la birlikte kendi aldanışlarımızı, kendi kuyularımızı, cadılarımızı, devlerimizi, Hûşrübâ’mızı görebilmemiz; Galib’in Aşk’ı, Hüsn’ün mehri için yola çıkardığı yüzeyden “seyr-i sülûk” anlamına inmemize de kapı açar. Hüsn ü Aşk’taki her düzeyden okur için açılmayı bekleyen anlam katmanları, eserin ne denli erişilemez bir iş yaptığının da kanıtıdır.

Şu halde Hüsn ü Aşk’ı her elime alışımda aynı hayreti belirttiğimi söylememin nedeni, bir önceki okuyuşumda bana açılmamış bir katmanının -bir diğer değişle gözümden kaçan bir anlam hâresinin- gözüme ilişmesiyle açıklanabilir. Zira Roland Barthes’e göre de “Bir anlatıyı anlamak, yalnızca bir öykünün çözülüş sürecini izlemek değil, aynı zamanda bir anlatıda ‘katlar’ın bulunduğunu görmek, anlatı ‘çizgi’sindeki yatay eklemlenişleri, örtük bir biçimde dikey olan eksene yansıtmaktır. Bir anlatıyı okumak (dinlemek), yalnızca bir sözcükten öbürüne geçmek değil, aynı zamanda bir düzeyden öbürüne geçmektir.”[9] Şu halde iyi bir eserin anlaşılması da -tarihsel süreçte dilin varlıklarını unutmuş bugünün okurunun anlamasını kastetmeyerek elbette- bütün katmanları açabilmekle ve belki de eserin alegorik dünyasının güçlüğüne göre zamanla mümkündür.

Öyleyse Galib’in nihayet bize “Mûtû kable ente mûtû” (ölmeden önce ölünüz[10]) düstûruna gönderme yapan bitişine dek Aşk’ın geçirdiği tüm evreleri, değişimleri anlamamız sadece bir hikâyenin vuslatla bittiği ile açıklanamaz.

*

Velhâsıl hiçbir özelliğine yeterince değinemeden bile Hüsn ü Aşk’ı ‘ben yazsaydım’ derdimi yeterince aşikâr ettiğimi sanıyorum. Zira Galib gibi, koşulacaksa büyük bir iddianın peşinde koşmayı, ancak tevazu ve rahmeti eserinin sahibine layık olarak mükemmele yakın bir şekilde neşretmeyi arzu ederim. Hayâllerim bu nispette büyüktür, lakin kelâmın ipine asılan birinin, devşirdiği her şeyin aynı anda Hakk tarafından halk edildiğine şehadet etmesi şaşırtıcı olmasa gerek… Galib’cileyin noktalarsak sözü:

“Feth ü teshîre yeter kişver-i hüsnü Galib

Mu’cize şi’r ü zebân tîğ ü peyember kâğıd”[11]

(Şiir bir mu’cize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir.)

Hece Dergisi, Ekim 2014, “Ben Yazsaydım” Dosyası.

Nergihan Yeşilyurt


 Dipnotlar:

[1] Ahmet DOĞAN, “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt:16, S.1, Elazığ 2006, s. 109-119.

[2] Sebk-i Hindi’yi kısaca, “bilmeceyi andıran karmaşık mazmun ve anlatımlarla oluşturulmuş, beklenmedik ve alışılmamış benzetmelerle oluşturulan şiir dili” olarak tanımlamak mümkün.

[3] Nagehan EKE, “Şeyh Galib: Hüsn ü Aşk”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, S.:39, Erzurum 2009, s.123-129.

[4] Victoria HOLBROOK, Aşkın Okunmaz Kıyıları, İletişim Yayınları, İstanbul 1998.

[5] Wells’in ‘expensive’ dediği ve dilimize yaygın olarak çevrilebilen bu imgeye Ramazan Korkmaz ‘yayılgan’ da demiştir. Yayılgan imgeleri Ahmet Doğan “Hüsn ü Aşk’ta İmgeler” makalesinde, “daha evvel söylenmemiş olanların, eskilerin ifadesiyle ‘bikr-i mana’ların, orijinal hayallerin zihinsel tasarımı olması özelliğiyle estetik açıdan makbul sayılan imge” türü olarak açıklamıştır.

[6] Şeyh Galib, Hüsn ü Aşk (Haz: Muhammed Nur Doğan),Yelkenli Yayınevi, İstanbul 2008.

[7] Şener DEMİREL, “Hüsn ü Aşk’ta Ateşle İlgili Teşbih Unsurları”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 15, S. 2, Elazığ 2005, s. 81-105.

[8] Ahmet DOĞAN, a.g.m., s.109-119.

[9] Roland Barthes’ın Göstergebilimsel Serüven kitabından alıntılanmış bu paragrafa, bu yazının yazılmasına da ilham olan hocam Prof. Dr. Yavuz Bayram’ın şu künyeli makalesinde rastladım: Yavuz BAYRAM, “Tahkiye Esaslı Metinlerin Çözümünde Biçimbilimsel Yöntem ve Hüsn ü Aşk Örneği”, Journal of Turkish Studies=Türklük Bilgisi Arastırmaları Cem Dilçin Özel Sayısı, Ed.Zehra Toska, Harvard University Department of Near Eastern Languages and Civilizations, s.33/1 2009, s. 87-103.

[10] Bu fikre ilham veren makale şöyledir: Mehmet Celal VARIŞOĞLU, “ ‘Öl ve Ol’ Fikri Çerçevesinde Hüsn ü Aşk Kahramanı Aşk’ın Kendisini Bulma ve Tanıma Süreci”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s. 6(2), s. 101-112, Gaziantep 2007.

[11] Şeyh Galib, a.g.e.


%d blogcu bunu beğendi: