Davud’un İnsanları 1-2-3-4-5

Epey zamandır burayı boşladığımı, hatta bir blogum olduğu fikrini tamamen kenara koyduğumu fark ettim. Ben bu postu yazana kadar Davud’un İnsanları 4 sayı oldu. Geç kalmış olarak da olsa buraya Davud’un İnsanları ile ilgili bir şeyler karalamak isterim. Sloganik yahut mesafeli değil…Bu dergiyi niye çıkarmaya karar verdik, kafayı mı yedik, derdimiz zorumuz neydi filan gibi şeyler işte. Ama bir fikri ortaya çıkaran o müphem anla ilgili bir şey söylemek istediğimden emin değilim.

Evet, kafayı yemiştik, sıcaktı, huzursuzduk, üst üste ölümler dünyada, nasılsa her zamanki ölümlerdi işte. Korkunçtu ama nedense bir o kadar normaldi. Her şeyin normalleşmesi kıyamet olmalı. Hem söylemek istediklerim vardı hem söylemek istemediklerim. Olabiliyor öyle şeyler. İnsanın boğazına takılan şey, gırtlağını sıkan şey olabiliyor pekala. Ruhsuz olabiliyor insan bazen. Bir başka şeye biçim verirken kendi ruhundan da vermek sanırım yaradılışla ilgili bir mizaç, bir yükümlülüğü iade etmek istercesine… Bunların dergi çıkarmakla ne alakası olabilir, değil mi. Ama var aslında. Yazmakla çizmekle ne kadar ilgisi varsa o kadar.

Çok canım sıkılıyor. Genel. Çünkü huzursuzluklardan bineği olana sıkılmak düşüyor. İlk sayımızda bu asık suratlı halimizi şerh ediyor sevgili Ingeborg. Ben bunları öylesine… Hay neyse.

Davud’un İnsanları’nın tüm sayıları burada:

1. yandex, issuu, drive

2. yandex , issuu, drive

3. yandex , issuu, drive

4. yandex, issuu, drive

5. yandex, issuu, drive

 

Bize Nasıl Ulaşırsınız?

Facebook: https://www.facebook.com/davuduninsanlari

Twitter: https://twitter.com/davudinsanlari

E-Posta: davudun.insanlari@gmail.com


Dimdik Şiirlere Doğru, Marş Marş

Kıymetli kardeşim, şair Yağız Gönüler Otomatların Marşı için Ruhunakitap‘ta bir yazı kaleme almış, varolsun, çok mutlu oldum!

“Hem içeriyi, hem de dışarıyı dinlemek istiyorum,
Senin içini, dünyanın ve ormanların.”

– Rainer Maria Rilke

IMG_9970
Şiirlerini uzun yıllardır takip ettiğim, dizelerine kıymet verdiğim ve kadın şairlerimiz arasında kendine biçilmiş rolleri elinin tersiyle itmiş bir Maçkalı’nın ilk kitabını selamlıyoruz: Otomatların Marşı.

İsminden de anlaşılacağı gibi geçip gitmekte olduğumuz zamanların ve mekanların gölgesinde; insanın çoktan vazgeçtiği duyguları, nelere kıymet vermesi gerektiği konusundaki çarpıklıklarını, bazen geçim bazen de gönül sıkıntılarını bir arada okuyucusunun yüreğine sunuyor Nergihan Yeşilyurt. Hece Yayınları‘ndan çıkan kitapta şairin Hece, Mahalle Mektebi, Hacı Şair, Sahte Vefa, İzdiham gibi dergilerde yayımlanmış şiirleri yer alıyor. Şu sıralar Davud’un İnsanları adlı internet dergisinin yayın yönetmenliğini yapan Nergihan; güzel şiir okuyan şairler arasında yer alıyor hiç şüphesiz. Misaller için ilki burada, ikincisi şurada.

İlk bölümü “Nûn“, ikinci bölümü ise “Elveda Boynu Vurulmuş Güneş” adıyla toplam 27 şiiri barındıran kitabını annesinin şahsında bütün kadınlarına ithaf etmiş Nergihan. “Bir sabah / ceviz saydım, kedi saydım, kendimi saymadım / annem çeyiz dizmeye babam emekli çalışır mıymış diye sızlanmaya devam etti” diyerek başlıyor şiir sayfaları. Bir alçalıyor bir yükseliyor ritim ama hep günden bahsediyor, gündemden değil. Bu da Nergihan’ın şiirindeki samimiyeti ve gerçekçiliği hem yukarıda tutuyor. “Çünkü güneşe doğru gülümseyen / kimse yok, bronz heykellerden başka” derken halkın görüş (ya da göremeyiş) nabzını tutarken diğer yandan ise “referanslar dökülüyor bıyıklı amcaların ceplerinden / bilmez miyim sen yarım ekmek arası / kimin paspasının üzerinde incinmiş oturuyorsun / henüz bitirilmiş yalanlarımın” diyerek okları kendine çeviriyor şair.

Hız sonucun nedene karşı zaferidir” der süper adam Jean Baudrillard. Dijital Çağda Müslüman Kalmak kitabında Nazife Şişman ise “İşitmenin yerini görmenin aldığı, görüntünün gerçekten daha gerçekmiş gibi kabul gördüğü bir dünyada feraseti ve basireti nasıl kuşanacağız?” diye son derece kritik bir soru sorar. Bu sorunun cevabı yahut cevaplarından biri şiirdir. Mevcudun tenkidini yapabilmek için şiir insan öldürmeyen tek silahtır, o aksine insan yapar, daha da insan:

“Sayfayı yenile
Kavminizin etiketlerinde küfür ve kalp taşınıyor

İnsan halkı olamadık’ı düşünmedi kimse
Yazdın sildin geri dönemezsin’i

Her şey listeleniyor kutsal köşelerinde uzayın
Bir milyon lanet ediyoruz grubuna dahil olabilirsiniz
Kapı komşunun mangal görsellerini beğendikten hemen sonra
Her şey neyse de bu kadar duygulanım nereden.”

Kalabalığın içindeki yalnızlıktan, yalnızlığın içindeki kalabalıktan, esnek çalışma saatlerinden, asansörde selamlaşmayan ama sık sık birbirlerine e-posta gönderen iş arkadaşlarından, kornalardan, ev taksitlerinden, faturalardan, sosyal mecralardan, gündelik yaşamın bozgunluğundan bıkmış ama bunu şiirine bir kayıt misali düşmüş bir şair Nergihan. Duyarlılıklarını tüm şiirlerinde göstermekten geri kalmıyor.

Modern şairin en büyük eksikliği ontolojiden uzak durması. Varoluşunu sorgulamayan, kof bir efkar ve kendine zarar verecek boyutta bir öfke biçim veriyor modern şaire. Nergihan bunlardan uzak bir şair. “Ölmek düz bir çizgi tıp literatüründe” yahut “Genişliyor boşlukla ilgili bilgi” dizeleri bunun ispatı. Paranoya, depresyon ve panikatak gibi hastalıkların artışıyla insanların insanlara katlanmasının küçük ve renkli haplarla sağlandığı bir toplumun kaydını şair şöyle yapıyor:

“İnsanları tanımak için çeşitli kimyasallar
Bulunduruyoruz
Mazur görmek yan etkisi.”

Kentleşmenin şehirleşmeyi yendiği, evlerde birbirine sırtını dönmüş odaların arttığı fakat iletişimin koptuğu bir çağın da sesi yine Nergihan’ın bir şiirinde şöyle yer buluyor:

“Üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kendimi
Bir odadan bir odaya
Trenler icat ediyorum.”

Otomatların Marşı, bilhassa genç kadın şairler için bir kılavuz olabilecek seviyede. Çünkü hem Türkçe’nin esnekliğinden istifade etmiş buna rağmen kelimelerle fazla oynamadan söylemek istediğini birçok sosyal alandan yararlanarak söylemiş bir şairin, tecrübeli (yaralı/bekleyen) bir şairin emekleri var bu kitapta. Esasen yaşadığı çağın tenkidini yapamayıp şiir yazdığını zanneden er kişilerin de nasiplenmesi gereken dizeler bol miktarda var Otomatların Marşı’nda:

“Namaz beş vakittir, çünkü insan ahmaktır
Pavlov’un köpeği gibi ezberletmek gerekir.
Çığlık biriktirdim üç kâğıt imzalayıp
Ruhumun sesini kafesleyen puştlar
Gidip gelip nane verdiler, boğaz ağrıma
Paralarını sayıp aptallara nane yeter dediler.”

Okuyucusunun bol olmasını temenni ediyorum ve şimdiden Nergihan’ın gelecek dönem şiirlerine duyduğum merakı da artırıyorum.

Yağız Gönüler


Otomatların Marşı Çıktı!

HECE_otomatlarin_Marsi_3B

Merhaba! Benden bu kadar. Yani ikinci kitaba kadar.

Buradan bu kitabı yazmaya karar verdiğim 97 baharına selâm göndermek istiyorum. O kadar mı eski, evet o kadar eski. Sevgili Neclâ Özel öğretmenimin Pollyanna’sına ve sevgili Güner Özen öğretmenimin gülümseyen gözlerine selâm! Kitabımı ithaf ettiğim [annemin şahsında bütün kadınlarıma] başkahramanlardan ikisi. Bu hanımefendiler olmasaydı, o kitapları belki okurdum belki okumazdım; ama kesinlikle bildiğim bir şey var; yazmaya beni iten, bana yazmayı sevdiren bu iki kadında gördüğüm menevişlerdir. O ışıklar hep hatırımda yanıp söndüler. Bir deniz feneri gibi…

Bir kelimenin buldurduğu Öznur Tunç; bir kelime icat ettiren kardeşlik Nilüfer Varmış; okuduğu mektuba ağlayan Emine Eroğlu; bir yerlerde duasında olduğum Hatice Meyrili; güzel ablalar Handan Öz, Şükran Akgören, Aycan Aşkım Saroğlu; ilk okur, ilk eleştirmen, hem abla hem kardeş hem de dost, bütün kahrın lütuf çiçeği Mihriban Yeşilyurt Akbay hanımefendiler…

… ve Rasûl-ü Server Efendim’in de buyurduğu gibi, annem annem annem…

Kitaba bu kadar genişletilmiş ithaf koyamazdım. Aslında bi sürü isim var, hayatımda her biri nadide bir isme sahip, çok güçlü ve güzel kadınlar oldu, çok şükür. Dost, abla Esra Ceceli, anılar defterinde gül yaprağı Melek Zeynep Bulut, Davud’un İnsanları’nın güzel hanımefendileri Ayşe Şeyma Bilgen ve Gökçe Özder, Şule Bakırtaş ve Hatice Sarı hanımefendiler, Full As’ın ikisi Sema Kuruahmet ve Betül Kaymaz hanımefendiler, kocaman kalpleriyle uzak ve yakın Cansu Demir ve Elif Nihan Akbaş hanımefendiler, daha ismini sayamadığım bir sürü güzel kadın…

Son olarak bu kitabı bu aşamaya getirmemde ve bana her türlü destekte bulunan şu üç ismi de zikretmezsem olmaz: Hayriye Ünal, Zeynep Arkan hanımefendiler ve Ertuğrul Rast beyfendinin güzel yönlendirmeleri için şükranla.

İşte şimdi… Haziran ayı itibariyle ilk kitabım Hece Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Şimdilik şuralarda ve D&R’larda bulabilirsiniz!

Hece, İmge, Babil, İdefix, Kitap Yurdu, Eganba, Kabalcı, D&R

*Yeri geldikçe buraya diğer bulunabilecek linkleri de ekleyeceğim. 
** Kardeş kadrosu sizi seviyorum.

HECE_otomatlarin_Marsi.jpg

BASIN BÜLTENİ

Nergihan Yeşilyurt, Otomatların Marşı’ında medeniyetin kırık dökük dişlilerinden ormanlar devşiren mısralar kuruyor, okura bakıyor, okuru okuyor, okura huysuzlanıyor. Yerini yadırgıyor, yerinizi yadırgatıyor. Naif söyleyişlerin ardından patlayan tokatların, kapanan kapıların şiiri Otomatların Marşı.

 Şairin birbirine değdiği andan itibaren ayrılmaya başlayan iki şey hakkında konuşması: Cesaretli, haklı ve narin. İki bölüm, 27 şiirden oluşan kitapta beş duyudan fazlası var; deneyimlerin ve düşünce devinimlerinin her birinden birer dokunuş bulmak mümkün. Şair “Sahi insanın kaç kere beyaz bir şeyi olur ki beyaz kalabilen” sorusuna okurlarıyla birlikte hayattan bir yanıt bekliyor.

Şiirin sarsıp silkeleyen ritmini yakından duyacağınız Otomatların Marşı, şairden okurlara bir yaz hediyesi…

 Ben küçükken yaban keçisiydim, karışmak topluma
bir onmaz ihmaldi aslında biliyorsun
çünkü evcil ve medeni olan ne varsa
sürüyordu bir uçuruma gülen ve ağlayan maskeleri

[23 Haziran 2016, Perşembe]


Köşe (III)

Şiir: Sezai Karakoç, Köşe (3/ Mayıs 1954)

Müzik: Ólafur Arnalds – Raein

Ses: Nergihan Yeşilyurt


Frankens’şiir

Eduardo Ramón-2

Ciddi bir giriş cümlesi için çok çaba harcadım, ciddi bir söz söylemek için genel olarak. Sonra aklımdaki kuyruksuz tilkiler ciddileştikçe gülünçleşen hâller silsilesine benzedi.

Sevgili okur –mu demeliyim- yazmayı ciddiye alıyor muyum, soruyor muyum, düşünüyor muyum, bu şiir nedir, nereden geldi buldu beni, on yaşında bir minibüs; on bir yaşında bir devlet kurumu, kırmızı bir radyo –anteni bile var, şimdi antensiz işitiyoruz içşarkılar- on sekizinde birden intihar mektupları, yirmisinde aşka batmış Romantizmi bir edebi tür olarak biliyor hâlâ, yirmi beşinde birden şair yahut müteşabih. Otuzdan bahsetmek istemiyorum. Romantizm de diğer akımlar kadar.

Aslında bir şiir yazısı olacaktı bu, şiiri yazıcısına bitişik. Klişe bir soru soracaktım kendime. Neden şiir yazdığıma dair. Güntan’ın Fayrap Dergisi’nde yayınlanan İmkânların Efendisi iç diyalogundan bir güzel alıntı, hani sürekli yer değiştiriyoruz’la devam eden. (Sayı:19) “Bu durumda en akıllı insan, dünya ile ilgilenmeyi kesmiş olan insan” olacaktı. Ama sonra diyecektim ki Ludwig hani Wittgenstein olan “dünya bütün olup bitendir” diyordu, olup bitene eğilmeden nasıl duracaktı şair. Her şeyin dışına çıkmadan. Bizim küçük topluluğumuzun –siz ona edebiyat camiası da diyebilirsiniz- hiçbir halkaya benzememesinden dert yanacaktım. Aslında dert yanmaktan ziyade bir şeyle ilgiliydi sanatçı. Ancak ben ilgime değer bir şey bulamıyorum diyecektim sevgili oku-r-. Belki camianın neden dairesel ve bütünleşik şeyleri çağrıştırdığı üzerine bir şiir yazılabilir, ama bizim konumuz bu değil. Bizim konumuz sanki bir atlasmışçasına hepimizin sarınmak istediği kelime kumaşı da değil. Öznenin özgürlüğünün, onun öznelik halini yok ettiği de değil. Belki biraz bu. Sınırları olmayan, şekilsiz bir canavar da değil şiir. Yahut hepten el işi, dikile söküle mükemmelleştirilen bir ceset de değil.

Hâl böyle olunca aklıma Frankenstein yahut Modern Prometheus’un hikâyesi geliyor, yazarını kimse hatırlayamadığı için neredeyse anonimleşmiş bir kitap. Ana hikâyeyi herkes az çok bilir de canavarın değil, onu yaratanın adının Victor Frankenstein olduğunu pek çok kimse bilmez. Frankenstein, bir canavarın ismi olarak hafızalarımıza yerleşmiştir. Bir insan benzeri olarak, ruhsuz bir et yığını, bir katil olarak yaratıcısının ismiyle anılması ne kadar da ironik aslında. Bazen okuduğumuz şiirlerin kendi hüviyetlerini bulamadığımızda hissettiğimize benzer bir şey bu. Falancanın şiiri. Kiminin mükemmel cesetleri var, kiminin metafizik ötesinden gelen gölgesi. Ancak vecd ve histeri dışında, göstergeleri zorladığımda düşünmeyen şiirler görmekten duyduğum usancı bir yere sığdıramıyorum. Düşünmeyen şiir, düşünmeyen şekil.

Duvarlarına vura vura genişlettiğimiz et yığınının sınırlarını arayan düşünce olmadan şiir? Örtük ve çıplak anlamlar olmaksızın. Deşmeyen, deriyi zorlamayan şiir? Buraya kadar iyi güzel hoş da ne diyecek bu şimdi. Yani tamam şiir düşünsün, göstergeleri bozuk ya da değil, düşünsün. Bir bedeni olsun, bir güzel giyebileceği, ancak soyununca da bedeninden kara delik görmeyelim. Bir başka zaman sizi ne çok okuyorum alıntılarına boğup birkaç şiirden örnekle neden bu kadar usanç duyduğumu da anlatabilirim. O zamana kadar bu:

“Her türlü anlam sadece bir misafirdir” Rilke

***

Davud’un İnsanları’nın Aralık (2) sayısında yayınlanmıştır.

Görsel: Eduardo Ramón


Aşk Bana Göre Değişir vs. Hayriye Ünal

hayriyeün

Buraya Aşk gelecek [büyük harfle] sevgili Hayriye. Çünkü kadınlar aşık olmaz, Aşk olur. Hatta evvelâ ‘bir’ olur. Sonra sökün eder, iki. Ziyân ki daha çok söylenecek adı kastı aşanın ve dürr-i ifşâsı yedi kat gökten inecek iki kabuktan müteşekkil tekil varlığın.

Tabii ki sayfa numaralarını vermeyeceğim, alın okuyun. Ancak şunu söyleyebilirim; teknik şahanelikten öte bir şeyler var, o da kitap kadınşiir. Hani bu cinsiyet bildiren/sildiren toplumun özündeki erkekliğe çomak sokarcasına kadınşiir. [Buradan namus pazarlayıcıları rahatsız edecek bir cümle çıkarılmıştır.] Çünkü… Siz görmediniz ki hiç kendinizi severken. Yani aşk bana göre değişir.

Hayriye Ünal ise “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir”:

“ve seni

bir daha hiç görmeyeceğimi
bilsem bile bir kere…”

*

“Sense ömrünce her yerde
beni ikiye bölmenden tanınabilirsin
beni küçültür mü senin arzunu ifşa edişin
kollarımı unutmuştum on yıl önce bilmezsin
kollarımı buldum bir atıkta bir yığında yüz metrede boğul
madan bu basınçta ölebilirim”

*

“oysa ben gözü açık öpüşebilen kadın demektim
kayıp ankara dilinde”

*

“açıkları kapatmak için yetmeyecek
dozunda
bir kadın ve bir erkek olmak”

*

“ve ben aşk için düelloda kaybedenin kızıyım
kaybeden ölmeyendir kızı dul değil
-kızı derken gerçekten kızı değil
onunkisi, sevdiği, seviştiği, uğrunda belaya girdiği
ve kapı ardına kadar açık olsa ne fark eder
içerde yoksun”

*

“ve senin soyun
ikbalin için sadece endişelenerek bile
gösterilebilirdi aşk
ülkenin tüm ahalisine
onlar karşında titretilerek ve boyun eğdirilerek sana getirilirdi
sadece sevin diye
ve istersen bağışlardın her canı gösterişle
sevmediklerine de”

*

“çok uzaktan
çok uzaklardan bir bakışıla bilinir mi eğerek başı
ve süzerek gözü ve kendini yine de komik hissetmeyerek
sırtını duvara vermeyecek kadar güvenle
kendine bakmayı bir an unutabilir mi kişi
başka birine bakarak”

*

“Henüz on beş sıfır sıfır- bu davada taraf değil saatler
bu davada garip şeyler bu dava kritik
yargı yok sitem yok bu davada
ilk itaatsizlik büyük suçtu
temyiz yok bu davada yalnızız üstelik”

*

“o nasıldır şimdi kime sorulsun, iyi olsun o iyi olsun
ben nasılsam nasılım, iyi olsun
ölüm bizi götürene, iyi olsun”

*

“aşk
bir ayrılma anında kaldırımda
karşıya geçip hızla döndüğünde
gitmemiş olandır”

*

“-kadınlar var bir varlık olarak
oturan ayağa kalkan terleyen konuşan
üşüdükleri zaman güpgüzel
bir erkeğe bakarken ürkekçe
onlar var diye incinip duran bir kadın daha
bu şiire mahsus olarak

yok benden başka doğrun
nasıl iki güneş yoksa”

*

“mutlak bir yüzdeyle bilebilsem de en çok beni, ne çok beni
öyle çok beni
sevdiğini bir beni

hikâyemizi buzlar saracak”

*

“kahrettiğim sensin özlenendir hasletin
bir gün üstüne geçmez düşmediğidir dil ismin”

*

“ama 99
kerre adını söylersem o gece giriyorsun rüyama”

*

“t a n ı m ı y o r s a n   b e n i
y a n l ı ş l ı k l a  v u r a b i l i r s i n  s e v g i l i m”
*
Haşiye: İkinci kere altını çizdiklerimi paylaştım diye bir daha bunu deneyeceğim anlamına gelmez. Kitabın orasına burasına iliştirdiğim notlardan, dizelerden ötürü benden sonra kütüphaneme sahip olacaklardan özür dilesem mi, neyse.

Çünkü meryemlerden bir meryem
damarına henüz enjekte edilmiş kapıeşiği ile
döndü zamana, bir şeyler karaladı diye
karalandı henüz tutmuş, ölümün postuna…. [Diyeceğim odur; mahremi rahmet ile bırakmak gerekir, bırakmak yani, bırakmak elbet.]


“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

selcanp.jpg

Bir ilk kitabı, hakkında yazı yazmak için okumaya başladığınızda kitapla aranızda uzun bir gölge oluşur; bu ilk defa izinsiz olarak girdiğiniz komşunuzun bahçesi gibidir. Çocukça bir güdüyle dalda meyve namına bir şey bırakmak istemezsiniz, ancak sadece bahçeyi gözlerinizle okşamakla yetinirsiniz.

Todorov’a göre “edebiyat üzerine söylem, edebiyatla aynı yerden çıkmıştır ve söz konusu olan şey herhangi bir düzen icat etmek değil, önümüzde duran çeşitli ihtimallerden birini, mümkün olan en tarafsız şekilde seçmektir.” [1] Bahçeye nazikçe göz gezdirmeyi tercih ederken de en tarafsız olanın ilk kitap narinliğine halel getirmemek olduğuna kâni oluyorum.

İlk kitaplarla ilgili olarak, hep otobiyografik bir şeyler düşünmüşümdür. Kişisel tarihin envanteri gibi gelir ilk kitaplar. Bunu herhangi bir teoriye dayandırdığımı iddia edemem, ancak Selcan Peksan Mağara Vardır isimli kitabında benim bu düşüncemi doğrular bir iç yolculuk bahsi…

Mağara Vardır, 160. Kilometre Yayınları etiketiyle 2015’in son ayında okurla buluştu. Bir ilk kitap için oldukça kalabalık olan Mağara Vardır, üç bölümden oluşuyor, kitapta toplam 50 şiir bulunuyor. Kitabın ismi, son şiir “Bırak Onlar Savaşsın”da bir mısra olarak karşımıza çıkıyor. (s.111)

İsmet Özel’in deyimiyle şiir bir kendilik bilgisi ise Selcan Peksan’ın şiirlerinde ilk arayacağımız şey kendilik sorgusu olacak. Kimi zaman sondan başa doğru gittiğimizi hissettiren şiirlerde İsmet Özel’in “Bize sanatı çekici kılan sanatçının kurduğu yapıda sadece ve bilhassa bizim için bıraktığı boş alan olsa gerek. Biz o alan içinde biricik kalarak herkesleşebiliriz” [2] sözlerini düşünüyoruz, belki bir ilk kitap olması hasebiyle bu kitapta biricikleştirecek boşluklara rastlamasak da soluklanıp kendi maceramızdan devam etme imkânı buluyoruz.

“biz, hepimiz, elbette layığımızca utanıyoruz”

Peksan’ın şiirlerine geniş bir tarihsel arka plan, şehirler, ülkeler eşlik ediyor. Yer yer Batı şiirinin klasik dönem etkileri görülüyor, “Sihr-i Helal” şiirinin isminde olduğu gibi Divan şiirine göndermeler bulunuluyor. Peksan, genel olarak klasik sayılabilecek imgelerin, tarihi karakterlerin etrafında kimi zaman ses oyunlarıyla kimi zaman da kafiye ile ritmik şiirler, lirik sayılabilecek bir şiir dili kuruyor.

“neşeli bir söğüt nedendir kurur?” (s.13)

“rüzgâr uyuyor duvarlarına
ayakları sularda kalelerin
rengi renk kokusu is
ve ardında yerin dibine
sessizce kıvrılan panter
desenli bir yılan gibi
merdivenleri,
sona gider sayalım.”
(s.43)

Peksan’ın kendi ile konuşmalarından bugünün sorunlarına çoğunlukla üstü örtük, doğrudan hedef göstermeden; bazen de alegori yardımıyla demir attığını görüyoruz. Şair dışarının huzursuzluğu ile iç huzursuzluğunu paralel düzlemlere taşıyor.

“desem ki bugün işin kolayına kaçtım
ve Filistin için ulu orta ağladım

Ve elleri kir koruyamadığımız tüm çocukların
bata çıka ilerledikleri yolları desenli
boylarından katmerli hepsinin derdi”
(s.49)

“sen uyur, ben oyalanırken onlar:
normali önce belirlediler
sonra da bize öğrettiler”
(s.22)

“sırf biz inanalım diye
terbiye edilmiş savaşçılar
başka terbiyeli savaşçılara
gel beraber barış yapalım diyorlar.”
(s.24)

Anneannesi ile beraber Peksan’ın çocukluğuna bir kıyıdan bakabiliyoruz. Tek başına “Sevgili Günlük Masalı” şiiri bile bu açıdan okunabilir.

“anneannem de benim sesimi duysun diye içimden Rabbiyesir’i
okudum”
(s.56)

“Sevgili Günlük Masalı” şiiri ile birlikte kitabın ikinci kısmı “Maceralar”da bulunan dokuz şiirde “dün gece rüyamda” diyerek söze giriyor Peksan. Bu rüya şiirlerde kitabın tamamı göz önüne alındığında imgelerin daha örtük ve kaotik bir anlatıma büründüğünü görüyoruz. Üçüncü bölüm “atlatıyorum”da ise şekiller ve simgelerle biçimsel denemelere giden şiirlerin kelime hazinesinin ve kurgusunun çok da değişmediğini görebiliyoruz. Kitabın sonlarına doğru mısralar uzuyor, hatta kimi yerde nesir şiir denebilecek uzunluklardan bahsetmek mümkün.

“ben de ayaklarımı toprağa basıp durduğum yerde düşüncelerimi
derinleştirirken, köle olarak yaşamış olanlar için üzülüyorum durduk
yere, kendime bunu meslek seçtim. duruyor ve bazen üzülüyor, bazen
de seviniyorum. Bu yolla yerimi almak istiyorum hayatta.”
(s.98)

Hece Dergisi 230, Şubat 2016, Şiir 2015 Dosyası.


[1] Tzvetan Todorov, Poetikaya Giriş, Metis Yayınları, s.45, İstanbul 2008.
[2]İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı (Yeni Edisyon), s.90, İstanbul 2014.

 

selcan

 

Künye:

Selcan Peksan
Mağara Vardır
160. Km Yayınları
Aralık 2015
120 sayfa.


%d blogcu bunu beğendi: